Stephan A. Mitchell, psikanalitik kuramın Batı düşünce tarihinin en parçalı kuramlarından biri olduğunu ifade eder. Nesne İlişkileri kuramı, psikanalitik düşünce geleneğinin en önemli damarlarından biridir. Nesne İlişkileri kuramı yalnızca psikanalitik bakışı derinleştirmekle kalmamış, psikanaliz dışındaki geleneksel ve çağdaş birçok psikoterapi kuramını da etkilemiştir. Ben, Şema Terapi’den İntegratif Terapi’ye kadar birçok terapötik düşünce geleneğinin nesne ilişkileri kuramından derin bir biçimde etkilendiğini düşünüyorum.
Nesne İlişkileri kuramının kurucu metinleri —özellikle Melanie Klein ve Fairbairn’in eserleri— kolay anlaşılır ya da kolayca “metabolize edilebilir” metinler değildir. Diğer yandan, nesne ilişkileri kuramından derinden etkilenmiş çağdaş kuramcılar olan Kernberg ve Thomas Ogden’ın metinlerinin de bu erken dönem kuramcıların metinlerinden aşağı kalır bir yanı yoktur. Elinizdeki yazı, okuyucu için tam da bu zorluğu aşmayı hedefliyor. Nesne İlişkileri kuramının kurucu kuramcılarının ve çağdaş temsilcilerinin metinlerini okuma hevesiyle yola çıkan, ancak karşısındaki külliyat karşısında nefesi kesilen öğrencilerin ve meslektaşlarımın bu metinden yararlanmasını umut ediyorum.
Elinizdeki metin, en temelde nesne kavramının doğuşundan bugüne kadarki gelişimini, olabildiğince psikanalitik jargondan arındırılmış bir biçimde okuyucuya sunmayı hedefliyor.
Yazıya başlamadan önce bir itirafta bulunmak istiyorum. Öğrencilik hayatım boyunca ve mesleğe ilk atıldığım yıllarda nesne ilişkileri kuramında kullanılan kelime seçimi beni hep hayrete düşürmüştü. Hayatımızdaki insanların, yani ötekilerin, içsel dünyamızdaki temsilleri fikri üzerine inşa edilmiş bir kuram neden “ötekinin temsili” için nesne kelimesini seçmiştir? Psikanalizin en önemli damarlarından biri olan bir ekol neden nesne kelimesiyle anılmaktadır?
Bu sorunun cevabını anlayabilmek için nesne kavramının doğuşuna doğru bir yolculuk yapmak durumunda kaldım. İsterseniz nesne kavramının doğuşuna birlikte göz atalım.
Nesne Kavramının Doğuşu

Psikanalitik düşünce geleneğinde nesne kavramı Freud’la birlikte sistematik bir kuramsal anlam kazanmıştır ve Freud’un libido kuramının bir öğesidir. Freud, dürtünün belirli bir kaynaktan çıktığını, belirli bir basınçla bir nesneye yöneldiğini ve bir hedefi olduğunu iddia eder. Libidonun hedefi doyumdur. Freud’a göre dürtünün nesnesi, dürtünün diğer öğelerine kıyasla en değişken olanıdır ve doyum sağlamaya uygun olduğu ölçüde dürtüyle ilişkilendirilir. Bu nedenle Freud’a göre herhangi bir şey dürtülerin doyumunu sağlayan bir nesneye dönüşebilir.
Freud 1915 yılında şöyle der:
“Bir dürtünün nesnesi, dürtünün amacını gerçekleştirmesine hizmet eden herhangi bir şeydir.”
Doğumda annenin memesi, anal dönemde dışkı, bir fetişist için bir ayakkabı, bir faşizm sempatizanı için Hitler figürü ya da bir milliyetçi için vatan ülküsü bir nesne olabilir. Görüldüğü gibi nesne fikri ilk ortaya çıktığında, nesne bir insan ya da onun bir parçası olarak kurgulanmaz. Freud’un anlayışına göre önemli olan nesnenin kendisi değil, dürtünün doyumudur. Nesne, dürtünün doyumuna hizmet ettiği ölçüde dürtüyle ilişkilendirilebilir.
Freud bunu şöyle ifade eder:
“Bir dürtünün nesnesi, o dürtünün amacına ulaşmasını sağlayan ya da aracılık eden şeydir. Dürtüyle ilgili unsurlar arasında en değişken olanıdır; dürtüye başlangıçtan gelen bir bağla bağlı değildir, aksine doyum sağlamaya olan özel uygunluğu nedeniyle dürtüye sonradan tahsis edilir.”
Freud’un kuramında ilk olarak dışsal olarak tanımlanan nesnenin içe alınmasıyla ilgili kuramsal bir bakış da vardır. Freud, üst-benin oluşumu sürecinde ödipal çatışmanın önemini vurgularken bizler için evrensel bir senaryo çizer. Karşı cins ebeveyne duyulan arzu ile hemcins ebeveynle yaşanan rekabet arasında sıkışan her ‘küçük insanın’, bu çatışmayı çözebilmek için hemcins ebeveyni ve onun yasasını içselleştirdiğini, yani benliğinin bir parçasının onunla özdeşleşerek ona dönüştüğünü ileri sürer. Freud’a göre bu özdeşim, içimizdeki kültürün yasaklayıcı sesine ve yön gösterici pusulasına dönüşür.
Diğer yandan Freud, Yas ve Melankoli makalesinde yaşadığımız kayıplarla başa çıkmak için iki farklı yol izlediğimizi ileri sürer: ya kaybettiğimiz nesneden yavaş yavaş vazgeçeriz ya da o nesneyi içimize alarak onunla özdeşleşiriz.
Artık kuramda dışsal olan nesne içsel bir sese dönüşmüştür.
Nesne İlişkileri Kuramının Annesi: Melanie Klein

Melanie Klein, nesne kavramını Freud’un bıraktığı yerden ele alır ve bu kavrama yeni bir anlam kazandırarak insan yavrusunu ve insanın ruhsal dünyasını anlamamızı sağlayan zengin bir kuramsal külliyat oluşturur. Bugün bizlere Melanie Klein’dan önemli bir düşünsel miras kalmıştır. Bu miras Kernberg gibi önemli çağdaş kuramcıların kuramsal anlayışında ve çoğu zaman farkında olmasak da terapi odası içindeki formülasyonlarımızda yaşamaktadır.
Klein’ın en önemli katkılarından biri, nesne kavramına kazandırdığı yeni anlamdır. Klein’a göre nesne, dürtülerimizi doyurabilecek herhangi bir şey değildir. Nesne, bizim duygusal ilişki içinde olduğumuz bir öteki, ötekinin bir parçası ya da onun bütünsel ya da parça temsilleridir.
Peki bu ne demektir?
En anlaşılır biçimde ifade etmek gerekirse, nesne mutlaka duygusal bir bağ kurduğumuz bir ötekidir; sevdiğimiz, nefret ettiğimiz, özlediğimiz, haset duyduğumuz ya da imrendiğimiz biri ya da onun bir parçasıdır. Örneğin bebek için nesne, onu doyuran ya da aç bırakan annenin memesidir. Klein’a göre bu dışsal nesne içe alınarak ruhsal dünyamızın yapı taşlarını oluşturmaya başlar.
Klein’ın kuramındaki radikal dönüşüme dikkat çekmek isterim. Klein, doğumdan itibaren bebeğin yalnızca dış dünyadaki ötekilerin içsel temsillerini kurduğunu değil, aynı zamanda ben ile öteki arasındaki ilişkinin temsilini de içe aldığını ileri sürer. Bizi inşa eden yapı taşlarının ben ile nesne arasındaki ilişki temsilleri olduğu fikri, psikanaliz düşünce tarihinde gerçek bir düşünsel sıçramadır.
Bu noktada Klein, Freudcu kuramdan belirgin biçimde ayrılır. Freud için doğumda insan esas olarak bir dürtü yumağıdır ve dış dünya bu dürtülerin doyumuna hizmet eden nesnelerden oluşur. Klein ise insan yavrusunun en başından itibaren ilişkisel bir dünyada yaşadığını ileri sürer.
Diğer yandan Klein, ruhsal gelişimin merkezini ödipal süreçteki arzu ve yasak arasındaki gerilimde gören Freud’dan da ayrılır. Klein’a göre pre-ödipal süreç, en az ödipal süreç kadar, hatta ondan daha merkezi bir öneme sahiptir.
Klein’ın kuramı, yeni doğan bebeğin nesne ile kurduğu ilişki üzerinden kendi iç dünyasını nasıl şekillendirdiğini tasvir eder. Bir ayağı Freudcu dürtü kuramında olan Klein, bebeğin dış dünyada kendisine bakım veren anneyi ve onun parçalarını (özellikle onu besleyen ve haz veren memesini) nasıl içsel bir temsile dönüştürdüğünü irdeler. Klein, dış dünyadaki nesnenin bebeği etkilediği kadar, bebeğin içsel dünyasının dürtüsel yapısının da nesneyi bir temsil olarak iç dünyasına alırken onu dönüştürdüğünü iddia eder.
Bu ne demektir?
En basit anlatımla, bebeğin sadece dış dünyada kendisine bakım veren annesini ‘pasif’ bir nesne olarak iç dünyasına almadığını; aksine, kendi gelişimsel düzeyi ve agresif eğilimleri aracılığıyla onu aktif bir biçimde dönüştürerek içselleştirdiğini ifade eder. Buradaki agresyon kelimesi dikkat çekmiş ya da şaşırtıcı olmuş olabilir. Klein, insan yavrusunun gelişiminde saldırganlık dürtüsünün yaşamın ilk günlerinden itibaren belirleyici olduğunu düşünür.
Klein’a göre bebek, hayal kırıklığı yaşadığı anlarda uyanan saldırganlığıyla başa çıkabilecek gelişimsel bir olgunlukta olmadığı için bu saldırganlığı annesine yansıtır (projekte eder) ve onun kendisine zarar vermesinden korkar. Ancak Klein’a göre bu süreç yalnızca basit bir projeksiyon değildir. Bebek aynı zamanda kendi iç dünyasına ait bu saldırgan parçayı sanki annenin içine yerleştirmiş gibi deneyimler ve onunla bu yolla ilişki kurmaya devam eder.
Klein bu daha karmaşık savunma mekanizmasına projective identification (projektif özdeşim) adını verir. Yani bebek arkaik bir savunma olarak saldırganlığını annesine yansıtır; fakat aynı zamanda annesine yerleştirdiğini düşündüğü bu saldırganlık aracılığıyla kendi saldırganlığını dolaylı biçimde deneyimlemeye devam eder.
Bu çerçevede Klein’a göre en arkaik korku, yok olmak ya da yok edilmek korkusudur. Klein bu pozisyona paranoid-şizoid pozisyon adını verir. Freud’un gelişimsel evreler fikrinden bütünüyle kopmamakla birlikte, Klein bebeğin gelişimini daha çok nesneyle kurduğu ilişki üzerinden tarif eder. Bu nedenle gelişimi evrelerden ziyade pozisyonlar kavramı aracılığıyla açıklar; yani ben ile nesne arasındaki ilişkinin örgütlenişi bağlamında ortaya çıkan psikolojik konumlar olarak düşünür.
Klein’a göre paranoid-şizoid pozisyondaki bir bebek, annenin kendisine iyi deneyimler yaşatan yönü ile kötü deneyimler yaşatan yönünün aslında aynı annenin iki farklı yönü olduğunu henüz anlayamaz. Nesneyi, yani ötekini, bölerek (splitting) algılar. Sanki bir iyi anne ve bir de kötü anne varmış gibi deneyimler. Aynı şekilde onu doyuran meme ile içinden süt gelmeyen ve onu aç bırakan meme de bebeğin deneyiminde iki ayrı memedir.
Klein’a göre nesne temsili, aynı zamanda o nesneyi deneyimleyen öznenin yaşadığı deneyimin temsilinden ayrı düşünülemez. Bu çerçevede bebek, kendisini doyuran iyi meme ile doyumlu ve iyi kendilik temsilini eşleştirir. Buna paralel olarak kötü meme de, kötü kendilik temsiliyle eşleştirilir. Klein bu iki temsilin entegre edilme kapasitesinin gelişimsel olgunlaşmayla mümkün olduğunu söyler.
Klein’a göre paranoid-şizoid pozisyon bebeğin erken ruhsal örgütlenmesini tanımlar. Ancak gelişim ilerledikçe bebeğin hem kendilik deneyimini hem de nesneyi algılayış biçiminde önemli bir dönüşüm gerçekleşir. Bölme yoluyla ayrı tutulan iyi ve kötü nesne temsilleri yavaş yavaş bir araya gelmeye başlar. Böylece bebek, daha önce birbirinden ayrılmış olan iyi ve kötü deneyimlerin aslında aynı nesneye ait olabileceğini fark etmeye doğru ilerler.
Klein’a göre bebek yaklaşık altıncı aydan itibaren hem kendilik deneyimlerini hem de nesneyi içsel dünyasında bir bütünün parçaları olarak algılamaya başlar. Artık anne, çoğu zaman sevgi dolu ama bazen de kendisini hayal kırıklığına uğratan tek bir insan olarak deneyimlenir. Annenin memesi çoğu zaman sütle dolu ve doyurucu, ancak süt gelmediğinde hayal kırıklığı yaratan aynı nesnenin iki farklı deneyimi olarak algılanır. Klein bu daha olgun örgütlenmeye depresif pozisyon adını verir.
Çağdaş bakış açımızdan bu adlandırma ilk bakışta tuhaf görünebilir. Ancak Klein’ın vurguladığı şey, bebeğin psikolojik örgütlenmesinde meydana gelen önemli bir dönüşümdür. Artık benlik kendisini dünyanın merkezi ve anneyi de kendi uzantısı gibi algılamamaktadır. Bebek, tümgüçlülük fantezilerinden kademeli olarak uzaklaşır ve agresyonun kendisine ait olduğunu fark etmeye başlar.
Bu nedenle korku da dönüşür: Artık nesnenin kendisine zarar vermesinden değil, kendisinin sevdiği nesneye zarar vermiş olabileceğinden kaygı duymaktadır. Bu pozisyonda bebek nesneyi sevebilmekte, onun kusurlarını tolere edebilmekte ve kendi saldırgan fantezilerinin yarattığı içsel hasarı iç dünyasında onarma yönünde bir eğilim geliştirebilmektedir.
Peki, Klein patolojiyi nasıl tanımlar?
Klein’a göre patoloji büyük ölçüde içsel nesne temsillerinin örgütlenişiyle ilgilidir. İyi ve kötü nesne temsillerinin yeterince bütünleştirilememiş olması, iyi nesnenin aşırı idealize edilmesi ya da kötü nesnenin aşırı saldırganlaştırılarak dışlanması, iyi nesnenin kişinin iç dünyasında yeterince kök salamaması ve kişinin nesneyi onarma kapasitesinin yeterince gelişmemiş olması olası patolojik örgütlenmelere işaret eder.
Klein bu çerçevede psikoterapötik müdahaleyi; nesne temsillerinin daha bütünleşmiş hale gelmesine yardımcı olmak, iyi nesnenin iç dünyada kök salmasını desteklemek, nesneyi onarma kapasitesini geliştirmek, paranoid-şizoid düzeydeki ilksel kaygılarla başa çıkabilme becerisini artırmak ve nihayetinde nesneyle ilişkide ambivalansı tolere edebilme kapasitesini güçlendirmek olarak tanımlar.
Jargondan arındırılmış bir ifadeyle bu süreç; aynı insana yönelik hem sevgi hem de hayal kırıklığını birlikte deneyimleyebilmeyi, insanları kusurlarıyla birlikte affedebilmeyi, iyi nesnelerle özdeşleşebilmeyi, başkalarının bizi yok edeceği ya da bize zarar vereceği korkusundan kademeli olarak uzaklaşmayı ve kendi içsel dünyamızın parçalarını başkalarına yansıtma ihtiyacının azalmasını öğrenmek anlamına gelir.
Klein şöyle der: “Sevgi ve nefretin karşılıklı etkileşimi ve bunun doğurduğu kaygılar yaşam boyunca sürer; ancak depresif konumda bu duygular ve kaygılar birlikte yaşanır ve aynı nesneyle ilişkilidir.”
Klein’dan Bize Kalan Miras
Bugün bizlere Klein’dan önemli bir miras kalmıştır. Klein, bebeğin erken dönemde anneyle yaşadığı duygusal deneyimlerin, ileriki kişilik ve ilişkilerin temelini oluşturduğunu vurgulayan ilk analistlerden biridir. Ona göre insanlar, yalnızca çevrelerindeki kişilere değil, bu kişilerin içsel temsillerine de tepki verirler; bu yaklaşım, çağdaş terapi ekollerinin gelişimini derinden etkilemiştir. Bağlanma teorisi, ilişkisel psikanaliz ve mentalizasyon kuramları, Klein’ın içsel nesne ve erken ilişki kavramlarından etkilenmiştir.
Klein, sağlıklı ruhsallığın, iyi ve kötü nesne temsillerini ve onlara eşlik eden sevgi–nefret duygularını aynı ruhsal alan içinde taşıyabilme kapasitesine bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, günümüzde kullanılan “duygusal entegrasyon”, “affekt regülasyonu” ve “koherens” gibi kavramların temelini oluşturur. Ayrıca Freud’un lineer gelişimsel evreler yaklaşımı yerine, dönülebilen “pozisyonlar” kavramını geliştirmiştir.
Klein’ın tanımladığı ilkel savunma mekanizmaları olan bölme ve yansıtmalı özdeşleşme, özellikle zorlayıcı ilişkisel dinamikleri anlamada hâlâ temel kavramlar olarak kullanılır; borderline ve narsisistik örgütlenmelerin anlaşılmasında güncel kuramlar bu kavramlardan yararlanmaya devam etmektedir. Kernberg’den modern nesne ilişkileri kuramına kadar birçok yaklaşım, Klein’ın yapısal kavramlarını temel alarak geliştirilmiştir.
Sessiz bir Devrimci: Nesne İlişkileri Kuramının Babası Fairbairn
‘Herhangi bir kişinin — normal, nevrotik veya psikotik olsun — işleyişi, şu faktörlere bağlıdır: Bilinçdışına kötü nesnelerin ne ölçüde yerleştiği ve bu nesnelerin ne derece kötü olarak nitelendirildiği. Egonun, içselleştirilmiş kötü nesnelerle ne ölçüde özdeşleştiği. Egonun bu nesnelerden korunmasını sağlayan savunma mekanizmalarının gücü.’
RONALD Fairbaırn

Klein’ın kuramı, insan yavrusunun doğumdan itibaren nesnelerle kurduğu içsel ilişkilerin önemini ortaya koymuş olsa da, psikanalitik düşünce tarihinde nesne kavramının en radikal yeniden yorumlarından biri W. R. D. Fairbairn tarafından yapılacaktır.
Fairbairn’i “sessiz bir devrimci” olarak tanımlamamın en temel nedeni, ne psikanaliz tarihi içinde ne de halk arasında hakkının yeterince teslim edilmemiş olmasıdır. Psikanalitik geleneği radikal bir biçimde farklı bir izleğe taşıyan Fairbairn, oldukça özgün bir kuramcıdır. Bu özgünlüğün nedenlerinden biri, kıta Avrupa’sından uzak, İskoçya’da görece izole bir ortamda yaşamış, çalışmış ve üretmiş olmasıdır.
Freud’dan farklı olarak Fairbairn, yoksul semtlerde ve dezavantajlı ailelerden gelen çocuklar ile yetişkinlerle çalışmış ve bir süre sonra terapi odasında gözlemledikleriyle Freud’un kuramının örtüşmediğini fark etmiştir. Fairbairn, çocukların deneyimledikleri istismar ve ihmale rağmen ebeveynlerine bağlandıklarını; onları kötü olarak algılamak yerine, kendilerinin kötü olduğuna dair bir inanca saplandıklarını fark etmiştir. Bu inancın, uzun yıllara yayılan analiz sürecinde dahi kolayca alt-üst edilememesi, Fairbairn’i derinden etkilemiştir. Sonunda, libidonun haz değil, nesne aradığı sonucuna ulaşmıştır.
Fairbairn’e göre insan yavrusu, Freud’un iddiasının aksine, doğuştan ilişkisel bir varlıktır. Haz arayışı ikincildir; temel motivasyon, ilişki arayışıdır. Bu ilişkiyi koruyabilmek için, çocuk her türlü acıyı göğüslemeye ve kendisini kötü görmeye hazırdır.
Fairbairn radikal bir biçimde şöyle ifade eder:
“Libido, egonun bir işlevidir; gerçeklik odaklıdır ve bağlanmayı destekler… Freud’un tasarladığı anlamda bir ‘id’ yoktur ve libido haz arayışında değil, nesne arayışındadır.”
Fairbairn’e göre patoloji, erken çocuklukta yaşanan tatmin edilmemiş nesne ilişkilerinin içselleştirilmesi ve egonun bu içsel nesnelerle kurduğu ilişkilerin sonucu olarak ortaya çıkar. Bu noktada Fairbairn, Freud’dan radikal biçimde ayrılır. Ona göre dürtüler ikincil öneme sahiptir; temel olan, bireyin içinde bulunduğu ilişkisel bağlam ve bu bağlamda yaşanan hayal kırıklıklarıdır.
Fairbairn, çocuğun hayal kırıklığı yaratan nesnelerle ilişkiyi sürdürebilmek için egosunun bölündüğünü ileri sürer. Çocuk, ebeveyninin umut veren ancak gerçek doyum sunmayan yönüyle bağını koruyabilmek için iç dünyasında belirli bir nesne-kendilik temsili oluşturur. Buna karşılık, ebeveynin cezalandırıcı, acı veren ya da istismar edici yönüyle ilişkiyi sürdürebilmek için farklı bir nesne-kendilik temsili daha geliştirir.
Bu iki temsil zamanla birbirinden kopar. Daha anlaşılır bir ifadeyle, çocuk ebeveyninin umut vaat eden fakat doyum sunmayan yönü ile acı veren yönünü iki ayrı kişi gibi deneyimler. Bu iki farklı ilişkiyi sürdürebilmek için de egonun farklı parçaları devreye girer.
Kuramsal olarak anlatıldığında karmaşık gibi görünen bu model, özünde şunu ifade eder: Terapi odasında bir danışan “Onu istiyorum ama nefret ediyorum.”, “Gitmek istiyorum ama kopamıyorum.” ya da “Bir yanım seviyor, bir yanım aşağılıyor.” derken Fairbairn’in bahsettiği ego bölünmesini deneyimlemektedir. Danışanın bir parçası nesneye karşı umut ve arzu doludur; diğer parçası ise korku ve öfke ile yanıt verir. Bir yanıyla sevgi gösterirken, diğer yanıyla aynı nesneden nefret eder.
Fairbairn, bu iki egoyu libidinal ve anti-libidinal ego olarak adlandırır. Buna ek olarak, bilinçdışında birbirinden kopmuş bu iki egoyu yöneten bilinçli merkezi bir egodan söz eder. Tanımladığı bu merkezi ego, akılcı kararlar alan, değerlendirmeler yapan ve dış dünyadan bakıldığında insanların gözünde görünen egomuz olarak düşünülebilir. Oysa bir rasyonel egonun derinliklerinde, çelişkili ihtiyaçları ve mesajları taşıyan, birbirinden kopmuş iki ego parçası vardır.
Bu çerçevede Fairbairn’e göre çatışma, insanın dürtüsel ve vicdani yanı ile bunları dengelemeye çalışan egosu arasında değildir. Asıl çatışma, birbirine zıt ihtiyaçları ve mesajları olan ego ve nesne temsilleri arasındadır.
Fairbairn’e göre analitik terapinin amacı, bilinçdışını bilince çıkarmak veya içsel çatışmaları azaltmak değildir. Terapinin esas hedefi, bireyin içsel nesne ilişkilerini fark etmesi ve yeniden düzenlemesi, böylece daha sağlıklı ilişki kurma kapasitesini geliştirebilmesidir. Bu yaklaşım, çağdaş terapi ekollerinin birçok öncülünü oluşturmuştur. Bu noktada, Fairbairn’in kuramında çok önemli bir paradigmatik sıçramadan bahsetmek gerekir. Ona göre terapötik olan sadece aktarımın çözülmesi değil, analistle kurulan ilişkinin danışana yeni bir nesne deneyimi sunmasıdır. Terapötik işbirliği, bölünmüş ego parçalarının entegrasyonunu mümkün kılabilir. Bu fikir, ortaya atıldığı dönem için oldukça radikal bir yaklaşım olup, günümüzdeki modern terapi anlayışının öncüllerinden biridir.
Fairbairn’in Bize Bıraktığı Miras
İnsanın davranışlarının, duygularının ve ilişkilerinin erken dönemde içselleştirilen nesnelerle kurulan bağlar ve bu nesnelerle sürdürülen içsel ilişkiler tarafından şekillendiği; ruhsal bozuklukların ise dürtü çatışmalarından değil, yetersiz ya da kesintiye uğramış erken bağlanma ve ilişkilerden kaynaklandığı görüşü, günümüz psikoterapi anlayışının önemli kuramsal pusulalarından biridir. Faribairn’de psikanalitik terapi, bireyin içsel nesne ilişkilerini fark etmesine ve yeniden düzenlemesine odaklanır; bu yaklaşım modern psikoterapi ekollerinde yaşamaya devam etmektedir.
Fairbairn kendisinden sonra gelen iki devrimci kuramcıyı da derinden etkilemiştir. Bunlardan birisi Bağlanma Kuramının babası Bowlby. Bir diğeri de Winnicott’tur. Bowbly, Fairbairn’in mirasına saygı duruşu niteliğinde şöyle der: “Psikanalistler arasında Fairbairn, klasik dürtü kuramından en açık biçimde kopan ve onun yerine nesne ilişkilerinin birincil olduğu bir kuram koyan kişiydi.”
Winnicott ve Nesne İlişkileri Kuramı
Bebek diye bir şey yoktur. Sadece anneyle birlikte bir bebek vardır.’
donald WINNICOTT

Donald Winnicott, Klein ve Fairbairn’in Nesne İlişkileri Kuramı’na yaptığı katkıların bıraktığı zengin temelin üzerine kendi özgün perspektifini inşa etmiş önemli bir kuramcıdır. Klein erken dönemdeki içsel nesne temsillerinin önemini vurgularken, Fairbairn patoloji ve terapötik süreçte ilişkisel bağlanmanın rolüne dikkat çekmiştir. Winnicott ise bu kuramsal temelleri, bireyin gelişiminde ilişkinin ve ilişkisel alanın belirleyici önemini vurgulayarak genişletmiştir.
Ben, Winnicott’un kuramını bir tür alan kuramı olarak düşünmeyi seviyorum. Winnicott, nesne ilişkilerini yalnızca kişinin zihninde olup biten bir süreç olarak değil, iki insan arasında ortaya çıkan ve gelişen bir oyun alanı olarak ele alan öncü bir kuramcıdır.
Klein ve Fairbairn’den farklı olarak Winnicott’un daha kolay anlaşılabilen yazım dili, onun diğer nesne ilişkileri kuramcılarına kıyasla daha geniş bir okur kitlesine ulaşabilmesine katkıda bulunmuştur. Klein ve Fairbairn’in kuramsal olarak daha yoğun ve sindirilmesi güç kavramlarının aksine Winnicott, bebeğin, çocuğun ve bireyin içsel deneyiminin fenomenolojisini tasvir eden son derece anlaşılır kavramlar geliştirmiştir.
‘Tutan Ortam’
Donald Winnicott’un ortaya koyduğu holding environment (tutan ortamı) kavramı, bebeğin psikolojik gelişiminin güvenli bir ilişkisel zemin içinde gerçekleştiğini anlatır. Winnicott’a göre yaşamın erken dönemlerinde bebeğin benliği henüz bütünleşmiş değildir ve dış dünyayla baş edebilmesi, bakım veren kişinin onu hem fiziksel hem de duygusal olarak “tutabilmesine” bağlıdır. Bu tutma yalnızca bebeği kucakta taşımayı değil, aynı zamanda onun ihtiyaçlarını zamanında fark etmeyi, aşırı uyarımdan korumayı ve duygusal durumlarını düzenleyebilmesini sağlayan güvenli bir ilişki atmosferi yaratmayı ifade eder. Yeterince iyi bir bakım veren tarafından sağlanan bu ortamı sayesinde bebek, dünyayı tehdit edici bir yer olarak değil, keşfedilebilir ve güvenilebilir bir alan olarak deneyimlemeye başlar; böylece benliğin bütünleşmesi ve gerçek kendiliğin gelişimi mümkün hale gelir.
Geçiş Nesneleri Fikrinin Doğuşu
Winnicott’un en özgün katkılarından bir diğeri de, çocuğun içsel ve dışsal dünyası arasında bir ara-öznel alan olduğunu öne sürmesidir. Winnicott bu alana ‘potential space’ adını verir. Bu alan, çocuğun gerçek ve hayali arasında oynadığı, yaratıcı deneyimler geliştirdiği ve nesnelerle ilişki kurduğu güvenli bir “orta alan”dır. Geçiş nesneleri (transitional objects, örneğin battaniye veya oyuncak) bu alanın somut örnekleridir. Çocuk, bu alan sayesinde hem bağımsızlığını hem de bağlanma ihtiyacını dengeler, gerçek dünya ile içsel dünyası arasındaki köprüyü inşa eder.
Winnicott’a göre bebek, doğumdan itibaren hem gerçek nesnelerle hem de kendi yarattığı geçici nesneleriyle ilişkilenir. “Geçiş nesnesi” kavramı, çocuğun dış dünyayla ve içsel dünyasıyla güvenli bir biçimde etkileşim kurmasına aracılık eder; çocuk, bu nesneler sayesinde bağımsızlık ve özerklik duygularını deneyimlerken, aynı zamanda sevgi ve güven ilişkilerini de içselleştirir. Bu yaklaşım, Klein’in içsel nesne temsilleri ve Fairbairn’in ilişkisel bağlanma fikirlerinden farklı olarak, dış gerçekliğin somut deneyimlerinin psikolojik gelişimdeki merkezi rolünü öne çıkarır.
Yeterince İyi Annelik
Winnicott ayrıca, “yeterince iyi anne” kavramıyla bakımın işlevini yeniden tanımlamıştır. Ona göre annenin veya birincil bakım verenin mükemmel olması gerekmez; yeterince iyi olması, çocuğun hem bağımlılık hem de özerklik duygularını güvenli bir şekilde deneyimlemesine olanak sağlar. Bu, terapötik bağlamda da önemlidir. Analist, danışana güvenli ve istikrarlı bir ilişki ortamı sunarak, içsel nesne dünyasının dengelenmesini ve ego parçalarının bütünleşmesini destekler. Winnicott’un bu yaklaşımı, özellikle çocuklukta yaşanan deneyimlerin yetişkin yaşamına etkisini anlamada terapistler için somut ve uygulanabilir bir rehber sunar.
Nesnenin Kullanımı
Winnicott, çocuğun dış dünyadaki nesneleri yalnızca “haz veren veya tehdit eden nesneler” olarak değil, kendi psikolojik gelişimi için aktif olarak kullandığı araçlar olarak gördüğünü belirtir. Örneğin, bebek annesinin memesini yalnızca beslenme için kullanmaz; aynı zamanda güven, bağlılık ve kendi kendini düzenleme süreçlerinde bu nesneyi içsel bir referans olarak kullanır.
Winnicott’ta nesne çocuğun kendilik ve dünyayla ilişkisini düzenleyen bir araçtır. Ara-öznel alan ise, içsel ve dışsal gerçeklik arasında bir yaratıcı ve güvenli köprü işlevi görür. Bu fikirler, özellikle çağdaş psikanalitik terapi ekollerindeki araöznellik fikrinin öncülüdür.
Karşı Aktarımın Önemi
Winnicott’a göre terapist, danışanla kurduğu ilişki sırasında sadece sevgi, ilgi veya şefkat gibi olumlu duyguları değil, nefret, öfke ve hayal kırıklığı gibi olumsuz duyguları da deneyimler. Bu olumsuz duygular, terapistin kendi içsel dünyasından kaynaklanabileceği gibi, danışanın daha önce yaşadığı hayal kırıklıkları, öfke ve saldırganlık ile ilgili de olabilir. Winnicott, bu duyguların bastırılması veya yok sayılmasının terapötik süreci sınırlayacağını vurgular.
Terapide karşı aktarımın fark edilmesi ve bilinçli kullanılması, hem danışanın hem de terapistin içsel nesne ilişkilerini anlamada kritik bir araçtır. Winnicott, karşı aktarımın sadece terapistin sorununu değil, aynı zamanda danışanın içsel deneyimlerini yansıtan ve ortaya çıkaran bir ayna olduğunu söyler. Örneğin, danışanın bilinçdışı nefretini veya hayal kırıklığını terapist hissediyorsa, bu durum terapistin dikkatli gözlemiyle, danışanın daha önce deneyimlediği ilişkisel yaraların anlaşılmasına ve işlenmesine hizmet edebilir.
Winnicott ayrıca, karşı aktarımdaki nefretin terapötik işlevini, danışanın kendi saldırganlık ve öfke duygularını güvenli bir şekilde ifade etmesi ve bu duygularıyla başa çıkma kapasitesini geliştirme olarak tanımlar. Yani terapist, kendi deneyimlediği nefret aracılığıyla danışana içsel çatışmalarını fark etme ve yeniden bütünleştirme fırsatı sunar. Bu yaklaşım, Fairbairn’in “ego parçalarının entegrasyonu” ile doğrudan bağlantılıdır; karşı aktarım, terapötik ilişkinin bir tür “yaşayan nesne deneyimi” olarak işlev görmesini sağlar.
Winnicott’un bakış açısında, karşı aktarımın nefret gibi olumsuz yönleri bastırılmamalı, bilinçli bir şekilde terapötik süreçte kullanılmalıdır. Bu sayede danışan, kendi içsel çatışmalarını güvenli bir bağlamda deneyimler ve ilişkisel nesne deneyimleri aracılığıyla psikolojik bütünleşmesini ilerletebilir.
Winnicott’un Mirası
Winnicott’un çalışmaları, Klein ve Fairbairn’in kuramsal temellerini tamamlayıcı niteliktedir. Klein, içsel nesne temsillerinin karmaşık yapısını ve erken dönemdeki hayal kırıklıklarının etkisini ortaya koymuş, Fairbairn ise bu hayal kırıklıklarının ego ve içsel nesne örgütlenmesinde nasıl yapısal bir rol oynadığını göstermişti. Winnicott, bunların üzerine, çocukların gerçek nesnelerle kurdukları deneyimlerin ruhsal gelişimdeki somut işlevini, geçiş nesneleri aracılığıyla bağımsızlık kazanma süreçlerini ve güvenli bağlanmanın önemini eklemiştir. Bu perspektif, terapötik süreçte de merkeze alınarak, danışanın hem geçmiş deneyimlerini fark etmesine hem de sağlıklı ilişkiler kurma kapasitesini geliştirmesine olanak sağlar.
Winnicott, Nesne İlişkileri Kuramına, yaptığı en önemli katkı, ruhsal gelişimi yalnızca bireyin zihnindeki içsel nesne temsilleri üzerinden değil, bakım veren ile çocuk arasında oluşan ilişkisel ortam üzerinden düşünmesidir.
Nesne İlişkileri Kuramının Çağdaş Temsilcisi Otto Kernberg

Otto Kernberg, bugün psikanalizin yaşayan efsanesi olarak görülmektedir. Yüz yaşına yaklaşan analist, psikanalitik kuramın gelişime tanıklık etmiştir. Kernberg 1928 yılında doğduğunda, Freud’un halen hayatta olduğunu hatırlamakta yarar var.
Otto Kernberg, nesne ilişkileri kuramını ego psikolojisiyle sentezleyerek özellikle ağır kişilik patolojilerini anlamaya yönelik yapısal bir model geliştirmiştir. Kernberg’e göre erken dönemde içselleştirilen kendilik ve nesne temsilleri yeterince bütünleşemediğinde, birey iyi ve kötü temsilleri bir araya getiremez ve bu durum bölme (splitting) gibi ilkel savunmaların baskın olduğu bir kişilik örgütlenmesine yol açar. Bu çerçevede Kernberg, özellikle borderline kişilik örgütlenmesini açıklayan kuramsal modeli ve geliştirdiği aktarım odaklı psikoterapi yaklaşımıyla nesne ilişkileri kuramına önemli bir klinik katkı sunmuştur.
Kişilik Organizasyonunu Anlamak
Klein, bireyin erken dönemdeki içsel nesne temsillerine ve arkaik savunma mekanizmalarına odaklanarak, hayal kırıklıkları ve saldırganlığın içsel nesne ilişkilerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koymuştur. Fairbairn ise, bireyin hayal kırıklığı yaratan nesne ilişkileri ile başa çıkma biçimlerini ego ve içsel nesne örgütlenmesi bağlamında açıklamış, terapötik sürecin bu örgütlenmeleri fark ettirme ve yeniden düzenleme işlevi olduğunu vurgulamıştır. Kernberg, bu kuramsal mirası, kişilik organizasyonu (personality organization) kavramıyla klinik olarak yapılandırmıştır. Ona göre, kişilik organizasyonu, bireyin içsel nesne temsillerini ve ego bütünlüğünü sürdürme kapasitesine bağlı olarak üç temel boyutta incelenebilir:
- İçsel nesne ilişkilerinin bütünlüğü: Bireyin nesne temsilleri arasındaki entegrasyon ve idealize ile değersizleştirilmiş temsillerin dengesi.
- Savunma mekanizmaları: Kişinin stres ve çatışmalarla başa çıkma biçimleri; örneğin bölme, yansıtmalı özdeşleşme gibi arkaik savunmaların kullanımı.
- Gerçeklik testi kapasitesi: Ego’nun dış gerçekliği algılama, değerlendirme ve buna göre yanıt verme yeteneği.
İçsel nesne ilişkilerinin bütünlüğünü daha iyi anlamak için Kernberg’e kulak verebilirsiniz:
Kernberg’in kişilik organizasyonu sınıflandırması, nevrotik, borderline ve psikotik olmak üzere üç düzeyde yapılır. Nevrotik örgütlenmede ego bütünlüğü korunmuş ve içsel nesne temsilleri genellikle entegredir; borderline örgütlenmede idealize ve değersizleştirilmiş içsel nesneler arasındaki hızlı geçişler ve arkaik savunmalar belirgindir; psikotik örgütlenmede ise ego bütünlüğü ciddi şekilde zayıf, gerçeklik testi bozulmuş ve parçalanmış nesne temsilleri yoğundur.
Aşağıdaki tablo, Otto Kernberg’in Nesne İlişkileri Kuramı çerçevesinde geliştirdiği kişilik örgütlenmesi modelini özetlemektedir. Grafikte dikey eksen, bireyin gerçekliği değerlendirme yeteneği ve kimlik bütünlüğüne göre belirlenen psikolojik gelişmişlik düzeyini (Nevrotik, Borderline ve Psikotik) gösterirken; yatay eksen ise kişinin sosyal enerjisinin yönünü, yani içe dönüklük (introversion) ile dışa dönüklük (extraversion) arasındaki konumunu temsil etmektedir. Tablonun sağ tarafındaki dikey ok ise semptomların şiddetini ve ciddiyetini vurgular; yukarıdan aşağıya inildikçe (Nevrotikten Psikotiğe doğru) kişinin ego fonksiyonları zayıflar, savunma düzenekleri ilkel bir hal alır ve kişilik bozukluğunun ağırlığı artar. Kısacası bu şema, çeşitli kişilik bozukluklarını hem “ne kadar ağır olduklarına” hem de “karakteristik sosyal tutumlarına” göre bir harita üzerine yerleştirmektedir.

Saldırganlığın Rolü
Kernberg’in kuramında saldırganlığın merkezi bir rol oynadığını hatırlamamız gerekir. Saldırganlık, bireyin idealize ve değersizleştirilmiş nesne temsilleri arasındaki geçişleri, parçalanmış ego yapısını ve ilişkisel çatışmaları anlamada anahtar bir göstergedir. Terapötik süreçte saldırganlık, bastırılacak veya yargılanacak bir özellik olarak görülmez; aksine danışanın içsel çatışmalarını fark etmesini, saldırganlık ve sevgi duygularını ayırt etmesini ve bu duyguları güvenli bir bağlamda bütünleştirmesini sağlamak için kullanılır. Terapist, karşı aktarım ve dyad deneyimini bilinçli bir şekilde yöneterek, danışanın saldırganlık enerjisini hem kendini koruma hem de ilişki kurma kapasitesine dönüştürmesine yardımcı olur.
Terapötik Dyad ve Terapötik Hedef
Terapötik dyad, danışan ve terapist arasında kurulan bir “yaşayan nesne deneyimi”dir. Bu dyad, danışanın içsel çatışmalarını güvenli bir biçimde deneyimlemesine ve yansıtmasına olanak verir. Aynı zamanda danışanın işlevsellik düzeyi değerlendirilir; bu değerlendirme kriz toleransı, gerçeklik testi kapasitesi ve ilişkisel düzenleme becerisini dikkate alarak terapistin müdahale stratejilerini belirlemesine yardımcı olur.
Kernberg’in terapötik hedefi, danışanın parçalanmış ego ve içsel nesne temsillerini bütünleştirmesi, idealize ve değersizleştirilmiş temsiller arasındaki çatışmayı fark etmesi ve saldırganlık ile sevgi duygularını daha dengeli bir biçimde deneyimleyebilmesidir. Bu süreç, danışanın hem içsel dünyasında hem de dış dünyayla kurduğu ilişkilerde daha sağlıklı bir psikolojik bütünleşme geliştirmesini mümkün kılar.
Kernberg bu kuramsal yaklaşımı klinik uygulamaya özellikle Transferans Odaklı Psikoterapi (Transference-Focused Psychotherapy – TFP) yöntemiyle taşımıştır. Bu yaklaşımda terapötik ilişkide ortaya çıkan aktarım dinamikleri dikkatle incelenir ve danışanın bölünmüş kendilik ve nesne temsilleri terapötik dyad içinde görünür hale gelir. Terapist, bu aktarım örüntülerini yorumlayarak danışanın içsel dünyasındaki iyi ve kötü temsilleri giderek daha bütünleşmiş bir yapıya doğru organize etmesine yardımcı olur.
Kernberg, Klein ve Fairbairn’in kuramsal mirasını sahiplendiği gibi, bunu saldırganlık, kişilik organizasyonu, dyadlar ve işlevsellik boyutlarıyla sistematik bir terapötik modele dönüştürerek nesne ilişkileri kuramını modern psikoterapinin merkezine taşımıştır. Bu yaklaşım hem teorik hem de klinik açıdan, danışanın içsel dünyasını bütünleştirme ve daha sağlıklı ilişkiler kurma sürecinde önemli bir rehber sunmaktadır.
Psikanalizin Şairi: Thomas Ogden
“Hayal kurmak, zihnimizin yapısını yaratmamıza ve sürdürmemize olanak tanır.”
thomas ogden

Son sözü, psikanalizin şairi olarak nitelendirdiğim Thomas Ogden’a bırakmak istiyorum. Ogden, Nesne İlişkileri Kuramına, Kernberg’in yaptığı gibi kuramsal bir katkı sunmak yerine, kurama yöntemsel ve klinik bir katkı getirmiştir.
Thomas Ogden, özellikle analistin içsel deneyimi ve bilinçdışı süreçleri fark etme kapasitesine odaklanarak nesne ilişkileri kuramını genişletmiştir. Ogden’e göre, terapist sadece danışanın aktarımlarını çözmekle kalmaz; aynı zamanda kendi içsel dünyasında ortaya çıkan duygu, imge ve düşünceleri aracılığıyla deneyimler. Bu deneyime Ogden, reverie adını veriyor. Reverie, terapistin danışanın bilinçdışı duygu ve çatışmalarını “taşıdığı” ve duyumsadığı yaratıcı, yansıtıcı bir süreçtir.
Ogden’in vurguladığı nokta, terapistin bu düşlemsi yansıtmayı kullanarak, danışanın içsel nesne ilişkilerini anlamasına ve bütünleştirmesine yardımcı olabileceğidir. Analist, reverie aracılığıyla hem danışanın bilinçdışı iletişimlerini “görebilir” hem de terapötik dyad içinde güvenli bir alan yaratarak içsel deneyimlerin yeniden düzenlenmesine aracılık eder.
Ogden’in katkısı, nesne ilişkileri kuramını terapistin içsel deneyimlerinin aktif bir araç olarak kullanıldığı yaratıcı ve interaktif bir süreç ile zenginleştirmesidir. Reverie, klasik nesne ilişkileri kuramının içsel nesne ve ego temsilleri anlayışını, terapötik deneyimin canlı ve ilişkiselleşmiş boyutuna taşır.
Son Söz
Klinik psikolog Oktay Şılar şöyle der:
‘İnsanın iç dünyası, doğduğu andan itibaren gelip yerleşenler, çıkıp gidenler ya da içeride kalanlardan müteşekkil bir ruhsal mezarlıktır. Tüm bu kayıplar, ölüm, ayrılık vb yaşantılar, ilişkisel ve ontolojik tortular bırakırlar. Bu tortular kendilerini Hayalet olarak ifşa ederler. Kimi hayaletler özgürleştirici bir etki yaratırken kimi hayaletler bizi, zaman ve tarih dışı bir noktaya hapsedip, alacaklarını tahsil etmek için defalarca geri dönerler. İnsanlığın tarihi, bir bakıma hayaletlerin tarihidir.’
Nesne İlişkileri Kuramı, içimizdeki bu hayaletlerin tarihini anlamamıza imkân veren en kapsamlı kuramsal çerçevelerden biridir.
Okuduğunuz bu metnin, 125 yılı aşkın bir süredir gelişen Nesne İlişkileri Kuramı’nın karmaşık ve derin metinlerine açılan kapıyı size bir parça olsun aralayabilmiş olmasını umuyorum.
Not: Video YouTube’dan alınmıştır. Tüm hakları içerik üreticisine aittir.


