Menu
DENEMELER

Yapılardan Süreçlere: İnsan Ruhsallığını Düşünme Biçimimiz Nasıl Değişti?

Bazı psikoloji ve psikoterapi kuramlarını şematize etmek görece kolaydır. Bu, söz konusu kuramların basit olduğu anlamına gelmez. Freud’dan Klein’a, Bowlby’den Kohut’a uzanan kuramsal geleneklerin her biri son derece karmaşık düşünce sistemleridir. Ancak bu kuramların bazı temel kavramları birbirinden ayrılabilir, adlandırılabilir ve bir şema üzerinde gösterilebilir. Freud denildiğinde dürtü, çatışma ve bilinçdışı; Klein denildiğinde iyi ve kötü nesne, paranoid-şizoid ve depresif konum; Bowlby denildiğinde bağlanma; Kohut denildiğinde aynalanma ve kendiliknesnesi; Kernberg denildiğinde kimlik bütünlüğü, ilkel savunmalar ve gerçekliği değerlendirme gibi kavramsal eksenler oluşturmak mümkündür.

Daniel Stern’de bunu yapmak çok daha zordur. Bebeğin Kişilerarası Dünyası’nı okurken insan bir süre sonra tuhaf bir güçlükle karşılaşır. Kavramların hiçbiri tek başına özellikle anlaşılmaz değildir: beliren kendilik, çekirdek kendilik, olumsallık, duygulanımsal uyumlanma, canlılık duygulanımları, öznelerarasılık… Asıl güçlük bunları zihinde sabit ve kolayca şematize edilebilir bir modele dönüştürmeye çalıştığımız anda başlar. Kavramları kutulara yerleştirdikçe Stern’ü daha iyi anlamak yerine bazen ondan uzaklaşırız.

Belki de sorun yalnızca Stern’ün kuramının karmaşıklığı değildir. Sorun, bizim düşünme alışkanlıklarımızla Stern’ün tarif etmeye çalıştığı gerçeklik arasındaki uyumsuzlukta yatıyor olabilir. Çünkü Stern’de çok görünür hale gelen daha geniş bir dönüşüm vardır: İnsan ruhsallığını birtakım yapılardan ve içeriklerden oluşan bir şey olarak düşünmekten, zaman, beden ve ilişki içinde sürekli örgütlenen bir süreç olarak düşünmeye doğru bir hareket.

Bu hareket Stern’le başlamaz. Psikanalizin kendi tarihi içinde çok daha erken dönemlerden itibaren izlerini görmek mümkündür. Stern’ün özgünlüğü belki de süreç düşüncesini icat etmekten çok, onu gelişim araştırmaları, anne-bebek gözlemleri, mikro-zamanlama ve karşılıklı düzenleme düzeyine taşımasında yatar.

Psişeyi Bir Ev Gibi Düşünmek

Psikanaliz, doğduğu dönemin bilimsel tahayyülünden bağımsız değildir. Freud’un ruhsal aygıtı anlatırken kullandığı dilde 19. yüzyıl fiziğinin ve özellikle enerji modellerinin izleri açıkça görülebilir. Ruhsal enerji birikir, boşalır, bastırılır, yer değiştirir; farklı kuvvetler birbirleriyle çatışır ve sistem belirli bir dengeyi korumaya çalışır. Topografik modelde bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı; yapısal modelde ise id, ego ve süperego vardır. Ruhsallık, farklı bölümleri ve bu bölümler arasında dolaşan kuvvetleri bulunan karmaşık bir aygıt gibi düşünülebilir.

Freud’un modelini yalnızca mekanik olarak nitelendirmek elbette haksızlık olur. Çatışma, uzlaşma oluşumları, aktarım ve yineleme gibi kavramların kendileri zaten son derece dinamiktir. Yine de ruhsal yaşantıyı içeride bulunan yapılar, güçler ve temsiller üzerinden düşünmek, daha sonraki psikoloji ve psikoterapi kuramlarında da güçlü biçimde devam etmiştir. İçimizde nesne temsilleri, şemalar, ego durumları, kendiliknesnesi ihtiyaçları, içselleştirilmiş ilişkiler veya çeşitli kendilik durumları bulunur.

Bunların hepsi son derece verimli düşünsel araçlardır. Sorun varlıklarında değil, kolaylıkla şeyleştirilebilmelerinde ortaya çıkar. Bir kavrama isim verdiğimiz anda onu sınırları belirli, kendi başına var olan bir yapı gibi düşünmeye başlayabiliriz. “Bir şemamız vardır”, “bir savunmamız vardır”, “bir içsel nesnemiz vardır.” Böyle düşünmek zihinsel olarak da ekonomiktir. Dünyayı şeylere ayırabilir, onlara isim verebilir, sınıflandırabilir ve bir şema üzerinde gösterebiliriz.

Fakat insan ruhsallığı yalnızca “şeylerden” mi oluşur? Yoksa şey olarak adlandırdığımız bazı yapılar aslında zaman içinde tekrar tekrar ortaya çıkan ve bu tekrar sayesinde görece kalıcı hale gelen örüntüler olabilir mi?

20. yüzyıl boyunca giderek güçlenen soru budur. “Ruhsallığın içinde ne var?” sorusu ortadan kalkmaz; fakat yanına başka bir soru gelir: “Deneyim nasıl oluşuyor?”

Bu küçük değişiklik, dikkatimizi içerikten sürece, yapıdan harekete, tekil bireyden ilişkiye ve “ne?” sorusundan “nasıl?” sorusuna doğru kaydırır.

Süreç Düşüncesi Stern’le Başlamadı

Bu dönüşümü eski ve yeni kuramlar arasında keskin bir karşıtlık gibi anlatmak yanıltıcı olur. Psikanalizin kendi tarihinde süreç düşüncesinin çok önemli öncüleri vardır.

Melanie Klein’ın paranoid-şizoid ve depresif örgütlenmeler için “evre” yerine “konum” sözcüğünü tercih etmesi önemlidir. Konum, bir kez geçilip geride bırakılan gelişimsel bir basamak değildir. İnsan yaşam boyunca farklı koşullarda bu ruhsal örgütlenme biçimleri arasında hareket edebilir. Klein’ın kuramı içsel nesneler açısından kolaylıkla şeyleştirilebilse de, ruhsal yaşamı aynı zamanda sürekli hareket eden bir süreç olarak düşünür.

Winnicott bu hareketi başka bir yönde ileri götürür. Onun düşüncesinde bebeği bakımverenden tamamen bağımsız bir birim olarak ele almak giderek anlamsızlaşır. Ruhsal gelişim, bebeğin içinde tek başına gerçekleşen bir süreç değildir; tutan çevre, yeterince iyi bakım, geçiş alanı ve oyun gibi kavramların tamamı deneyimin ilişki içinde meydana geldiğini vurgular. Kendilik yalnızca içeride keşfedilecek bir yapı değil, belirli bir çevresel karşılaşma içinde yaşayabilir hale gelen bir deneyimdir.

Bion’da da benzer bir dönüşüm vardır. Kapsayan-kapsanan ilişkisi yalnızca iki sabit ruhsal öznenin ilişkisini anlatmaz; ham duygusal deneyimin düşünülür hale gelmesinin ilişkisel sürecini tarif eder. Düşünme bile hazır bulunan bir yeti olmaktan çıkarak belirli bir ilişkisel işlem içinde oluşan bir kapasite haline gelir.

Bowlby ise bağlanmayı yalnızca çocuğun içinde bulunan bir özellik olarak değil, yakınlığı ve güvenliği düzenleyen davranışsal ve ilişkisel bir sistem olarak ele alır.

Dolayısıyla Stern birdenbire ortaya çıkarak “statik psikanalizi” dinamik hale getirmiş değildir. Daha doğru ifade şudur: Psikanalizin içinde uzun süredir gelişmekte olan süreç ve ilişki düşüncesini, gelişim araştırmalarının sağladığı yeni bir gözlem çözünürlüğüne taşımıştır.

Stern ve Mikro-Dünyanın Keşfi

Stern’ün bebeği dünyaya tamamlanmış bir kendilikle gelmez; fakat tamamen örgütsüz bir varlık da değildir. Bebek örüntüleri algılar, zamanlamaları ayırt eder, kendi hareketi ile ortaya çıkan sonuç arasındaki olumsallığı fark eder, farklı duyusal alanlar arasında benzerlikler yakalar ve başka insanlarla ritmik düzenlemeler kurar.

Kendilik böylece içeride duran sabit bir yapıdan çok, deneyimin belirli biçimlerde örgütlenmesi olarak düşünülmeye başlanır.

Bu nedenle Stern’ün beliren kendilik, çekirdek kendilik, öznel kendilik, sözel kendilik ve anlatısal kendilik gibi kavramları kolaylıkla yanlış anlaşılabilir. Zihnimiz bunları hemen bir gelişim merdivenine dönüştürmek ister: Önce beliren kendilik vardır, ardından çekirdek kendilik, sonra öznel, sözel ve anlatısal kendilik gelir.

Stern’ün 1985 tarihli kitabındaki gelişimsel kronoloji de böyle bir okumayı kolaylaştırmıştır. Fakat Stern daha sonra bu alanların birbirlerinin yerini alan gelişim evreleri gibi düşünülmesine karşı çıkar. Yeni bir deneyim örgütlenme alanı ortaya çıktığında önceki ortadan kalkmaz. Beliren deneyim, çekirdek kendilik deneyimi, öznelerarası deneyim, sözel ve anlatısal deneyim yaşam boyunca birlikte varlığını sürdürür.

Yetişkin bir insan bir anda deneyimini sözcüklerle ve anlatıyla örgütleyebilir; başka bir anda bütünüyle sözel olmayan, bedensel ve duygulanımsal bir düzeyde yaşayabilir. Aynı kişi, aynı ilişkide bile farklı deneyim örgütlenme biçimleri arasında hareket edebilir.

Tam burada Stern’ü şematize etmek zorlaşır. Çünkü artık elimizde katlardan oluşan bir bina yoktur. Birbiriyle etkileşen, zaman içinde değişen ve bağlama göre farklı biçimler alan hareketli bir sistem vardır.

Kendilik Bir İsimden Fiile Dönüşür

Belki Stern’ün düşüncesindeki en radikal hareketlerden biri, kendiliği bir isim olmaktan çıkarıp neredeyse bir fiile dönüştürmesidir. İnsan yalnızca “bir kendilik” değildir; sürekli olarak kendisini, bedenini, duygulanımını ve ötekini belirli biçimlerde deneyimlemekte ve bu deneyimi örgütlemektedir.

Üstelik bunu tek başına yapmaz. Bir bebek ile bakımveren birbirlerinin zamanlamasına uyum sağlar. Biri ses çıkarır, diğeri karşılık verir; biri hareket eder, diğeri ritmini değiştirir; biri yaklaşır, diğeri kendi yoğunluğunu buna göre ayarlar. Karşılık ne tamamen aynıdır ne de bağımsızdır. İki ayrı organizma, ayrılıklarını kaybetmeden birbirlerinin durumlarını sürekli olarak etkiler.

Olumsallık (contingency) burada merkezi bir önem kazanır. Bebek kendi hareketlerinin doğrudan sonuçlarıyla, başka bir insanın kendisine verdiği yüksek fakat hiçbir zaman kusursuz olmayan karşılık arasındaki farkı algılayabilir. Böylece “ben” ile “öteki” arasındaki ayrım yalnızca sonradan edinilmiş düşünsel bir bilgi olarak değil, yaşanan deneyimin ritmi ve zamanlaması içinde örgütlenir.

Duygulanımsal uyumlanma da yalnızca “annenin bebeği anlaması” değildir. Bakımveren bebeğin davranışını birebir taklit etmek zorunda değildir. Bebeğin yaşantısındaki yoğunluğu, ritmi veya hareket biçimini başka bir duyusal kanaldan karşılayabilir. Bebek beden hareketiyle heyecanını gösterirken bakımveren bunu sesinin yükselen melodisiyle karşılayabilir. Paylaşılan şey davranışın kendisinden çok, yaşantının biçimidir.

Bu noktada ilişki, önceden tamamlanmış iki kendiliğin sonradan karşılaşması olmaktan çıkar. Kendilik deneyiminin kendisi ilişkisel süreç içinde biçimlenmektedir.

Duygunun İçeriğinden Deneyimlenme Biçimine Geçiş

Stern’ün sonraki çalışmalarında bu süreç düşüncesi daha da belirgin hale gelir. Stern giderek yalnızca hangi duygunun yaşandığıyla değil, deneyimin nasıl hareket ettiğiyle ilgilenmeye başlar. Canlılık duygulanımları ve daha sonra canlılık biçimleri dediği kavramlar tam olarak bu alana işaret eder.

Öfke yalnızca öfke değildir. Bir anda patlayabilir, yavaşça kabarabilir, giderek sertleşebilir, keskin biçimde kesilebilir veya sessizce sönebilir. Kaygı birden yükselebilir, dalga halinde gelebilir veya kişinin bütün deneyimini giderek daraltabilir. Sevinç patlayabilir, genişleyebilir veya yumuşak biçimde yayılabilir.

Burada yaşantının “ne olduğu” kadar “nasıl olduğu” önemlidir.

İki insan aynı duyguyu yaşadığını söyleyebilir ve buna rağmen yaşantılarının biçimi bütünüyle farklı olabilir. Aynı şekilde terapist danışanın söylediği sözcükleri doğru anlayabilir fakat onun yaşantısının ritmine hiç temas edemeyebilir. Sözel içerik anlaşılmış, fakat deneyimin canlılık biçimi kaçırılmış olabilir.

Psikoterapide konuşmanın temposu, duraksamalar, ses tonundaki yükselme ve alçalmalar, yaklaşmalar, uzaklaşmalar, sessizlikler ve bedenin gerilmesi veya gevşemesi böylece “asıl içeriğin” yanında duran önemsiz ayrıntılar olmaktan çıkar. Bunların kendileri ilişkisel bilginin parçalarıdır.

Sabit Yapılardan Dinamik Sistemlere

Bu değişimi anlamak için dinamik sistemler yaklaşımı iyi bir örnek sunar. Dinamik sistemlerde bir sistemi anlamak için yalnızca onu oluşturan parçaları bilmek yeterli değildir. Parçaların zaman içinde birbirlerini nasıl etkilediğine, sistemin hangi örüntülere doğru yöneldiğine ve küçük değişikliklerin farklı koşullarda nasıl farklı sonuçlar doğurabildiğine de bakmak gerekir.

İnsan ilişkileri de benzer biçimde yalnızca iki kişinin özelliklerinin toplamından ibaret değildir. Aynı insan farklı ilişkilerde farklı biçimlerde örgütlenebilir. Üstelik A kişisinin davranışı B kişisinin davranışını, B’nin davranışı da yeniden A’nın davranışını değiştirir. Böylece doğrusal bir “A, B’ye neden oldu” modelinin yerine karşılıklı etkileşim döngüleri ortaya çıkar.

“Kendilik nedir?” sorusu böylece yerini giderek “Kendilik deneyimi bu anda nasıl örgütleniyor?” sorusuna bırakır. “Bu insan nasıl biridir?” sorusunun yanına “Bu insan bu kişiyle birlikteyken nasıl biri haline geliyor?” sorusu gelir.

Postmodernizm, Sosyal İnşacılık ve Anlatısal Dönüşüm

Süreç düşüncesinin gelişimini yalnızca postmodernizmin sonucu olarak görmek de doğru olmaz. Gelişim araştırmaları, sistem kuramları, bağlanma araştırmaları ve psikanalizin kendi içindeki ilişkisel dönüşüm farklı düşünsel kaynaklardan beslenmiştir. Bununla birlikte 20. yüzyılın ikinci yarısında sosyal bilimlerde ortaya çıkan daha geniş epistemolojik değişimle aralarında önemli paralellikler vardır.

Sabit özler, evrensel gelişim anlatıları ve tekil hakikat iddiaları giderek daha fazla sorgulanırken dil, kültür, tarih, bağlam, anlatı, ilişki ve gözlemcinin konumu daha görünür hale gelmiştir. Sosyal inşacı yaklaşımlar “kendilik” dediğimiz şeyin bile içinde yaşadığımız kültürden bağımsız düşünülemeyeceğini ileri sürdüler. Anlatısal yaklaşımlar ise kişinin yaşamını yalnızca yaşamadığını, aynı zamanda onu sürekli anlattığını ve yeniden anlattığını vurguladılar.

Bu düşünce psikoterapide önemli bir değişiklik yarattı. Kişinin geçmişinde “gerçekte ne olduğunu” araştırmak önemini kaybetmedi; fakat artık tek soru bu değildi. Kişinin geçmişi bugün nasıl hatırladığı, yaşantısını hangi anlatılar içinde örgütlediği, hangi deneyimlerini anlatısına dahil edip hangilerini dışarıda bıraktığı ve bu anlamların ilişkiler içinde nasıl yeniden üretildiği de önem kazandı.

Geçmiş vardır ve önemlidir. Fakat geçmişe tamamen aracısız ulaşamayız. Geçmiş, bugünün ruhsal örgütlenmesi içinden hatırlanır, anlatılır ve yeniden anlamlandırılır. Dolayısıyla “Ne oldu?” sorusunun yanına “Yaşanmış olan bugün nasıl yaşanıyor?” sorusu gelir.

Gözlemci Sistemin Dışında Değildir

Bu dönüşüm terapistin konumunu da değiştirmiştir. Klasik bilim idealinde gözlemleyen kişi ile gözlemlenen nesne birbirinden ayrıdır. Gözlemci mümkün olduğunca nötr kalır ve gözlemlediği sistemin işleyişine müdahale etmemeye çalışır.

Psikanalizin erken dönemindeki analist ideali de bundan bütünüyle bağımsız değildir. Fakat Winnicott, Bion, kişilerarası psikanaliz ve daha sonra ilişkisel ve öznelerarası yaklaşımlarla birlikte analistin tamamen sistem dışında kalabileceği varsayımı giderek daha fazla sorgulanmıştır.

Terapist odaya girdiği anda ilişkinin parçasıdır. Sessizliği, konuşması, yüz ifadesi, temposu, merakı, mesafesi ve hatta neye dikkat edip neyi görmediği bile oluşan ilişkisel alanı etkiler.

Dolayısıyla “Danışan bunu yapıyor” cümlesinin yanına başka bir soru gelir: “Danışan ve ben birlikte nasıl bir örüntü oluşturuyoruz?”

Hatta daha rahatsız edici ve belki daha verimli bir soru sorulabilir: “Bu danışanın yanında ben nasıl bir terapiste dönüşüyorum?”

Bir danışanın yanında sürekli açıklama yapma ihtiyacı mı hissediyorum? Bir başkasının yanında gereğinden fazla sessizleşiyor muyum? Birini kurtarmak, diğerinden uzaklaşmak, bir başkasına kendimi kanıtlamak mı istiyorum? Danışanın ilişkisel dünyası yalnızca anlattığı hikâyelerde değil, benimle birlikte oluşturduğu mikro ilişkisel düzende de görünür hale gelebilir.

Böylece terapistin deneyimi yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir “karşıaktarım sorunu” olmaktan çıkar; dikkatle düşünüldüğünde klinik bilginin kaynaklarından biri haline gelir.

Bilmekten Yaşamaya

Bu dönüşüm terapötik değişimi nasıl düşündüğümüzü de etkiler. Psikanalizin temel keşiflerinden biri, bilinçdışı olanın bilinçli hale gelmesinin değişim yaratabileceğidir. Kişi çatışmasını, savunmasını ve tekrarlarını gördükçe farklı davranabilme imkânı kazanır.

Bu önemini kaybetmez. Fakat her zaman yeterli değildir.

Bir insan neden terk edilmekten korktuğunu son derece iyi biliyor olabilir. Çocukluğundaki ilişkileri ayrıntılı biçimde anlatabilir, hangi örüntüyü tekrarladığını görebilir ve kullandığı savunmaları isimlendirebilir. Buna rağmen yakın bir ilişkide aynı bedensel ve duygusal tepki tekrar tekrar ortaya çıkabilir.

Çünkü ilişkiler hakkında bildiğimiz her şeyi sözcüklerle bilmiyoruz. İnsan yalnızca ilişkiler hakkında düşünmez; ilişkilerin içinde nasıl olunacağını da bilir. Bu bilgi çoğu zaman örtük, bedensel ve duygulanımsaldır. Öteki uzaklaştığında peşinden gitmek, öteki gerildiğinde hemen ortamı yatıştırmak, yakınlık arttığında geri çekilmek veya çatışma ihtimali belirdiğinde karşıdaki insan daha tepki vermeden kendi davranışını değiştirmek bilinçli kararlar olmayabilir. Bunlar yıllar içinde öğrenilmiş ilişkisel hareket biçimleridir.

Bu durumda değişim de yalnızca yeni bir açıklama edinmekle gerçekleşmez. İnsan bazen yeni bir ilişki deneyimine ihtiyaç duyar. Öfkesinin ilişkiyi yok etmediğini, sessizliğinin tolere edilebildiğini, yanlış anlaşılmanın ardından ilişkinin tamir edilebildiğini veya ötekinin hareketini önceden tahmin edip kontrol etmek zorunda kalmadan bekleyebildiğini deneyimlemesi gerekebilir.

Yeni bilgi böylece yalnızca düşüncede değil, ilişkinin içinde öğrenilir.

Neden Bazı Kuramları Şematize Etmek Daha Kolaydır?

Psikoloji kuramlarının akademik ve klinik önemleri ile popüler psikoloji kültüründeki görünürlükleri aynı şey değildir. Stern gelişim psikolojisi, bebek araştırmaları, psikanaliz ve ilişkisel düşünce üzerinde son derece etkili bir isimdir. Dolayısıyla Stern’ün “popüler olmadığı” şeklinde genel bir iddia doğru olmaz.

Fakat Stern’ün kavramlarının popüler psikoloji diline, bazı başka kuramların kavramları kadar kolay girmediği söylenebilir.

Bunun nedenlerinden biri kuramının şematize edilmeye dirençli oluşu olabilir.

Bağlanma kuramı birkaç bağlanma örüntüsüyle popülerleştirilebilir. Transaksiyonel Analiz ebeveyn, yetişkin ve çocuk ego durumlarını üç daireyle gösterebilir. Şema Terapi belirli şemaları sınıflandırabilir. İçsel Aile Sistemleri yaklaşımı farklı “parçalar” metaforuyla gündelik dile kolaylıkla aktarılabilir.

Bunların hiçbiri söz konusu kuramların basit olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, popüler versiyonları çoğu zaman özgün kuramların karmaşıklığını ciddi ölçüde azaltır. Fakat bir kuramın şematize edilebilmesi, onun hatırlanmasını ve yayılmasını kolaylaştırır.

Stern bu tür bir indirgemeye direnmektedir. Beş kendilik alanını basamaklar halinde görselleştirirsek gelişim evrelerine dönüştürürüz. Duygulanımsal uyumlanmayı empati olarak özetlersek zamanlama, yoğunluk ve farklı duyusal alanlar arasındaki eşleşme boyutunu kaybederiz. Olumsallığı “annenin bebeğe cevap vermesi” diye tarif edersek faillik ve kendilik-öteki ayrımının önemli bir bölümünü görünmez hale getiririz. Öznelerarasılığı “iki kişinin birbirini anlaması” olarak tarif ettiğimizde karşılıklı düzenleme, mikro-zamanlama ve bedensel iletişim kolaylıkla ortadan kaybolur.

Stern’ün kuramının kolayca çizilebilecek bir logosu yoktur. Çünkü esas nesnesi sabit şeylerden çok, şeyler arasında ve zaman içinde meydana gelen süreçlerdir.

Belki de bu nedenle Stern’ün düşüncesi akademik ve klinik dünyada son derece etkili olduğu halde popüler psikolojinin kolay tüketilebilir kavramlarına dönüşmekte daha fazla direnç göstermiştir.

Dinamik Formülasyon Bir Hareket Haritasına Dönüşürse

Bu epistemolojik değişimin klinik sonucu dinamik formülasyonda çok açık görülebilir. Bir danışanı “terk edilme korkusu olan, bölme kullanan, kaygılı bağlanan kişi” olarak formüle etmek mümkündür. Bunların her biri klinik açıdan değerli bilgiler olabilir. Fakat henüz o kişinin kendine özgü ilişkisel dünyasını anlatmazlar.

Süreç perspektifi başka sorular sorar. Bu kişi terk edilme ihtimalini nasıl algılıyor? Ötekinin uzaklaşmasını ne kadar erken seziyor? Uzaklaşma gerçekten gerçekleşmeden önce ne yapıyor? Karşısındaki insanı hangi pozisyona itiyor? İlişkinin zamanlamasını kontrol etmeye çalışıyor mu? Beklemeye tahammül edebiliyor mu? Ötekinin davranışını önceden tahmin etmek zorunda mı hissediyor? Yanlış anlaşılmaya dayanabiliyor mu? Ve bütün bunlar terapi odasında terapistle birlikte nasıl yeniden ortaya çıkıyor?

Bu noktada formülasyon, kişinin içinde bulunan yapıların ve sorunların listesinden çıkarak bir hareket haritasına dönüşmeye başlar.

Aynı terk edilme korkusuna sahip iki insan artık birbirine benzemez. Biri ötekine yapışabilir, diğeri ilişkiyi önce kendisi bitirebilir, bir başkası hiçbir şeye ihtiyaç duymuyormuş gibi davranabilir. Bir diğeri ise karşısındaki insanın ses tonundaki, yüzündeki veya bedenindeki en küçük değişikliği algılayarak daha kriz ortaya çıkmadan ortamı düzenlemeye başlayabilir.

İçerik aynı görünse bile süreç farklıdır.

Ve belki de iyi bir formülasyonu jenerik bir formülasyondan ayıran şey tam olarak budur.

“Ne?”den “Nasıl?”a

İnsan ruhsallığını düşünme tarihini, eski statik kuramların yerini yeni dinamik kuramların aldığı doğrusal bir ilerleme hikâyesi olarak anlatmak yanlış olur. Süreç, ilişki ve hareket Freud’da da vardır; Klein’da, Winnicott’ta, Bion’da ve Bowlby’de giderek daha görünür hale gelir. Stern bu hareketin başlangıç noktası değildir.

Fakat Stern’de önemli bir şey olur: Gözlem çözünürlüğü değişir.

Artık yalnızca kişinin hangi içsel nesneye sahip olduğunu, hangi savunmayı kullandığını veya hangi bağlanma örüntüsünü gösterdiğini sormayız. Bir deneyimin saniye saniye nasıl örgütlendiğine, iki kişinin birbirlerinin zamanlamasını nasıl değiştirdiğine, duygulanımın hangi biçimde hareket ettiğine ve kendilik deneyiminin bir başka insanın varlığında nasıl farklılaştığına da bakmaya başlarız.

Bu nedenle belki Stern’ü anlamaya çalışırken “Stern’ün kuramı nedir?” sorusu tek başına yeterli değildir. Bu soru bizi kolaylıkla kavramları kutulara yerleştirmeye götürür. Daha verimli soru şudur: Stern bize neye bakmayı öğretiyor?

İnsanların yalnızca ne olduklarına değil, birbirlerinin yanında nasıl olduklarına bakmayı; yalnızca ne hissettiklerine değil, duygularının zaman içinde nasıl hareket ettiğini izlemeyi; yalnızca ne söylediklerine değil, sözcüklerin altında bedenlerin, ritimlerin ve duygulanımların birbirlerini nasıl düzenlediğini görmeyi öğretir.

Geçmişte ne olduğunu araştırmayı bırakmayız. Fakat geçmişin şu anda iki insan arasında nasıl yeniden meydana geldiğini de izlemeye başlarız.

Belki insan ruhsallığını düşünme biçimimizdeki büyük dönüşümü en iyi anlatan hareket budur: içerikten sürece, nesneden ilişkiye, yapıdan oluşa, tekil özneden öznelerarasılığa ve “Ne?” sorusundan “Nasıl?” sorusuna doğru genişleyen bir bakış.

Bu dönüşüm eski kavramları değersizleştirmek. Yapıya da ihtiyacımız vardır, sürece de; içeriğe de, ilişkiye de. Asıl değişiklik belki bunlardan birini seçmek değil, sabit sandığımız yapıların bile zaman, beden ve ilişki içinde nasıl tekrar tekrar üretildiğini görebilmektir.

Stern’ün kuramının gücü de belki tam burada yatmaktadır. Bize yalnızca yeni kavramlar sunmaz. Çok daha zahmetli bir şey talep eder: Baktığımız şeyi değil, bakma biçimimizi değiştirmemizi.

Görsel Henri Matisse’e aittir.