1992 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduğumda, Türkiye’de ruh sağlığı alanındaki mesleki çatışmalar karşısında yaşadığım şaşkınlığı bugün hâlâ çok net hatırlıyorum. İnsanlara yardım etme motivasyonu üzerine inşa edilmesi beklenen bir alanda, mesleki unvanlar, akademik hiyerarşiler ve terapi ekolleri üzerinden yürütülen mücadele beni dehşete düşürmüştü. Herkesin kendi unvanına ve ekolüne ayrıcalıklı bir önem atfettiği, diğerlerini ise küçümsediği ya da yok saydığı bir ortamdan söz ediyorum.
Alana yıllar sonra geri döndüğümde, ruh sağlığı arenasındaki bu “güller savaşının” daha da sertleştiğini görmek hayret vericiydi. Psikiyatristlerin psikologların terapi yapmasına ateş püskürdüğü, psikologların psikolojik danışmanları yok saydığı, Bilişsel Davranışçı terapistlerin Psikodinamik yaklaşımı tarihin tozlu raflarına ‘kaldırdığı’, Psikodinamik terapistlerin ise Bilişsel Davranışçı Ekole kuşkuyla yaklaştığı bir ortamdan bahsediyorum.
Peki elimizde, farklı unvanların — psikiyatristlerin, psikologların, psikolojik danışmanların — terapötik sonuçlar üzerinde diğerlerinden daha etkili olduğunu gösteren bilimsel kanıtlar var mı? Hangi ruh sağlığı uzmanları daha iyi sonuçlar yaratıyor? Hangi terapi ekolleri ruhsal sorunların çözümünde gerçekten daha etkili?
İşte bu sorular beni psikoterapi araştırmalarında çığır açan üç isme götürdü: Dr. Scott D. Miller, Dr. Bruce Wampold ve Dr. Michael Lambert.

Scott D. Miller
Her üç araştırmacı da on yıllara yayılan psikoterapi etkinlik çalışmaları yürüten, bu alandaki yüzlerce araştırmanın meta-analizlerini yapan klinisyenler.

Bruce Wampold

Michael Lambert
Ve vardıkları sonuçlar, psikoterapiye dair yerleşik kabullerimizi kökten sarsacak nitelikte. Hazırsanız başlayalım. Çünkü şimdi okuyacağınız bulgular, bugüne kadar doğru bildiğimizi sandığımız pek çok şeyi yeniden düşünmemizi gerektirecek.
Değişimi Yaratan Model Değil, Terapisttir.
Araştırma sonuçları ve alanda onlarca yıldır yürütülmekte olan terapötik etkinlik araştırmalarının meta-analizi bütün terapi ekollerinin psikolojik rahatsızıkları tedavi etmekte benzer bir etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir. Değişimi yaratan şey terapi ekolü değil, terapisttir. Oysa, aynı ekolü kullanan terapistlerin terapötik sonuçları arasında belirgin farklar vardır. Bu sonuçlara göre, psikoterapideki en büyük değişim faktörü terapötik ilişkidir ve değişimi yaratan uygulanan teknikler ya da ekol değil, terapötik işbirliğinin kendisidir.
Araştırmalar şunu açıkça göstermiştir: Terapist etkisi, terapi ekolü etkisinden daha güçlüdür. Yani, aynı yöntemi kullanan iki terapist çok farklı sonuçlar elde edebilir.
Deneyim yılı, Daha İyi Terapist Olmak Anlamına Gelmez. Ustalık Ancak Bilinçli Pratikle Mümkündür.
Miller, yüksek performanslı terapistleri (“supershrinks”) inceleyerek şu sonuca ulaşır. İyi terapist olmak deneyimle değil, bilinçli pratikle gelişir. Araştırma sonuçları, terapistlerin 50 seanstan sonra terapötik yetkinlik açısından bir platoya ulaştıklarını ve mesleklerinin sonuna kadar bilinçli pratikle kendilerini geliştirmezlerse otomatikleştiklerini ve hatta deneyimleri arttıkça terapötik sonuçlarının görece azaldığını göstermektedir.
Araştırmalar, iyi terapistlerin zayıf yönlerini sistematik olarak belirleyen, geri bildirim alan, hedefli beceri geliştirmeye ve sürekli öğrenmeye odaklanan kişiler olduğunu göstermektedir.
Fark Yaratan Şey Geri Bildirim Temelli Klinik Uygulamadır.
Miller’ın en devrimci katkılarından biri ölçüm temelli terapi pratiğidir. Bu yaklaşımda terapist:er seanslarda danışanın ilerlemesini ölçer. Gerileme olup olmadığını erken fark eder. Süreci gerçek zamanlı veriye göre değiştirir. Bu sistem, sezgiye dayalı terapiyi daha bilimsel ve izlenebilir bir yapıya dönüştürür. Sonuç daha düşük bırakma oranları, daha yüksek iyileşme oranları, “Fark edilmeyen kötü gidiş” vakalarının azalmasıdır.
Psikoterapinin Etkinliği Psikoterapistin Ünvanından Bağımsızdır.
Araştırmaların en çarpıcı bulgularından bir diğeri de psikoterapi sonuçları açısından terapistin mesleki unvanının tek başına belirleyici bir fark yaratmamasıdır. Asıl fark yaratan unsurlar terapistin ilişki kurma becerisi, empatik uyumu, danışan geri bildirimine açıklığı, kendi pratiğini geliştirme kapasitesidir.
Bu çerçevede, Wampold’un “contextual model (bağlamsal model)” ile Miller’ın “therapist effect (terapist etkiis)” yaklaşımları, ünvandan çok terapistin bireysel etkinliğinin önemli olduğunu vurgular. Aynı unvana sahip iki terapist arasında büyük fark olabilirken, farklı unvanlara sahip iki iyi terapist benzer derecede etkili olabilir.
Terapistlerin Kendi Başarı Tahminleri Çoğu Zaman Yanlıştır.
Yıllar içinde psikoterapistlerin yetkinliklerinin ve terapötik etkinliklerinin arttığını düşünmelerine ve kendileri öyle değerlendirmelerine rağmen, araştırma sonuçları tam tersini göstermektedir. Çoğu terapistin terapötik etkinliği, kendi tahminlerinin altındadır ve yıllar içinde klinik özgüvenleri artsa da terapötik etkinlik sonuçları düşmektedir.
En Güçlü Değişim Terapinin Dışında Gerçekleşiyor.
Michael Lambert’nin yürüttüğü araştırma sonuçları psikoterapide değişimi yaratan faktörlerin %40’ını kişinin içsel dayanıklılığı, motivasyonu, aile ve sosyal destek sistemi, yaşam koşullarındaki değişiklikler, tesadüfi olumlu olaylar gibi terapi dışı faktörlerden oluştuğunu göstermektedir.
Araştırma Sonuçlarının Pratik Yansımalarına Bakış
Bu araştırmaların psikoterapi pratiği açısından en önemli sonucu, terapinin merkezine yöntemi değil ilişkiyi yerleştirmeleridir. Uzun yıllar boyunca ruh sağlığı alanında asıl tartışma, hangi terapi ekolünün daha üstün olduğu sorusu etrafında döndü. Oysa Scott Miller, Bruce Wampold ve Michael Lambert’in bulguları, terapötik değişimin esas belirleyicisinin kullanılan teknikten çok, terapistin danışanla kurduğu ilişkinin niteliği olduğunu gösteriyor. Bu, terapistlerin kimliklerini ait oldukları ekoller üzerinden tanımlamak yerine, danışanla kurdukları ittifakın kalitesine, empatik uyuma ve esnekliğe daha fazla yatırım yapmaları gerektiği anlamına geliyor.
Bu bulgular aynı zamanda psikoterapi eğitimininin de kökten dönüştürülmesi gerektiğini söylüyor. Eğer hiçbir terapi ekolü diğerine açık ara üstün değilse ve mesleki unvan tek başına daha iyi sonuç üretmiyorsa, eğitim programlarının odağı teori aktarmaktan çok terapistin kişisel etkinliğini geliştirmeye kaymak zorunda. Yani iyi terapist yetiştirmek, yalnızca kuramsal bilgi öğretmekle değil; geri bildirim alma becerisi, terapötik ilişkiyi onarma kapasitesi, öz-değerlendirme ve bilinçli pratik geliştirmekle mümkün. Terapist adaylarının “hangi ekole ait olduklarından” çok, danışanla nasıl bağ kurdukları önem kazanmalıdır.
Klinik uygulamada bunun en somut sonucu, terapinin daha ölçülebilir ve daha alçakgönüllü bir pratiğe dönüşmesidir. Miller’ın geri bildirim temelli yaklaşımı, terapistin yalnızca kendi sezgisine güvenmesini yetersiz olduğunu; danışanın her seanstaki deneyimini sistematik biçimde izlemeyi önermektedir. Böylece terapist, işe yaramayan bir yöntemi sürdürmek yerine, danışanın verdiği sinyallere göre yön değiştirebilir. Bu yaklaşım, terapisti “uzman otorite” konumundan çıkarıp, danışanla birlikte öğrenen ve süreci birlikte şekillendiren bir ortak haline getirecektir.
Belki de en derin pratik sonuç şudur: psikoterapi artık bir teknik uygulama alanı olmaktan çok, ilişki temelli bir ustalık alanı olarak görülmelidir. Bu araştırmalar bize, iyi terapistin en çok bilen değil; en iyi dinleyen, en iyi uyumlanan ve kendi etkisini en dürüst biçimde sorgulayabilen kişi olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle, psikoterapinin geleceği ekoller arasındaki savaşta değil, terapistin insanla kurduğu ilişkinin kalitesinde yatıyor.
Scott D. Miller ve Bruce Wampold daha yakından tanımak isterseniz, aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririm.
Video YouTube’dan alınmıştır. Tüm hakları ilgili hak sahiplerine aittir.
Meraklısı için okuma önerisi:




Görsel: Paul Klee


