Menu
SÖYLEŞİLER

Psikolojik Danışman ve İntegratif Psikoterapist Soley Sezgin Akten ile İlişki Odaklı, Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapi Üzerine Söyleşi

Mahan Doğrusöz: İlişki Odaklı ve Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapide beni en çok etkileyen noktalar; terapötik ilişkiye verilen önem, yorumdan çok terapistin mevcudiyetine vurgu yapılması, danışanla uyumlanma konusundaki hassasiyet ve terapistin “bilen bir otorite” yerine merak eden, danışanın acısına şahitlik eden bir insan olarak konumlanması oldu. Ayrıca terapiyi yalnızca mentalizasyon ya da içgörü üzerinden değil; beden, duygu, düşünce ve davranışı birlikte ele alan bütüncül bir süreç olarak görmesi de çok etkileyici. Sizce bu yaklaşımı diğer hâkim psikoterapi okullarından ayıran en temel farklar nelerdir?

Soley Sezgin Akten: İlişki Odaklı ve Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapiyi, özellikle Richard Erskine’in ilişkisel modelini, diğer hâkim ekollerden ayıran en temel fark, “iyileşmenin nerede gerçekleştiği” sorusuna verdiği yanıttır.

Klasik psikanaliz, terapisti bir “boş levha” olarak konumlandırır ve iyileşmeyi büyük ölçüde aktarımın çözümlenmesi ve içgörü kazanılması üzerinden tanımlar. İntegratif modelde ise içgörü tek başına yeterli değildir. Terapist, mesafeli bir yorumcu değil; odada tüm varlığıyla, duygularıyla ve insanlığıyla bulunan bir “mevcudiyet”tir. İyileşme, geçmişin analiz edilmesinden çok, o geçmişin acısının güvenli bir ilişkide ilk kez görülmesi ve ona şahitlik edilmesiyle başlar.

Bu yaklaşımda semptomlar ortadan kaldırılması gereken bozukluklar olarak değil, kişinin geçmişte yaşadığı varoluşsal krizlerden sağ çıkabilmek için geliştirdiği yaratıcı hayatta kalma stratejileri olarak değerlendirilir. Terapist, bilen bir otorite değil; danışanın iç dünyasını onunla birlikte keşfeden meraklı bir yol arkadaşıdır.

Pek çok ekol insanı parçalı ele alır; kimi sadece bilişe ve davranışa odaklanır, kimi sadece duyguya, kimi ise sadece bedene yönelir. İntegratif yaklaşım ise insanı “bilişsel, fizyolojik, duygusal ve davranışsal” boyutlarıyla eş zamanlı olarak entegre eder. Bu entegrasyon, danışanın parçalanmış benlik parçalarının veya fiksasyonların terapötik ilişki aracılığıyla birleşmesini sağlar.

Mahan Doğrusöz: İlişki Odaklı ve Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapi, Carl Rogers’ın hümanistik yaklaşımı, Fritz ve Laura Perls’in Gestalt terapisi ve Transaksiyonel Analiz gibi güçlü geleneklerden besleniyor. Sizce bu yaklaşım söz konusu geleneklerden en temelde neleri miras aldı? Diğer yandan, hangi yönleriyle bu mirası aşarak kendine özgü bir kuramsal ve klinik çerçeve oluşturdu?

Soley Sezgin Akten: İlişki Odaklı ve Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapi, kökleri çok güçlü bir zemine dayanan; ancak bu köklerden yepyeni bir ağaç yetiştiren bir sentezdir.

Carl Rogers’ın koşulsuz kabul, empati ve içtenlik ilkelerini bütünüyle miras almıştır. Richard Erskine, eserlerinde Rogers’a sıklıkla saygıyla atıfta bulunur. Ancak bu mirası bir adım ileri taşıyarak “uyumlanma” kavramını geliştirmiştir. Rogers’ın empatisi daha çok sözel ve yansıtıcı bir nitelik taşırken, uyumlanma danışanın duygusal ritmine, gelişimsel ihtiyaçlarına ve yaşantısına bütüncül bir şekilde eşlik etmeyi içerir.

Burada ve şimdi” ilkesi, temas kavramı ve bitmemiş işlerin bedendeki ve duygudaki izlerini sürme sanatı Gestalt’tan alınmıştır. Çoğu integratif terapist odada bir gestaltçı gibi çalışır. Sandalye çalışmaları, iç seslerin söze gelmesi, birbiriyle çatışan içsel parçaların diyaloğu danışanın farkındalığı ve kendiyle temasını, ilişkisini  geliştiren yaklaşım ve müdahalelerdir.  İP’de  ilişkisel, destekleyici tarz benimsenmiş ve yüzleştirmenin yerini saygılı bir merak ve fenomenolojik sorgulama almıştır.

İlişki Odaklı, Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapinin kurucusu Erskine yıllarca transaksiyonel analiz çalışmıştır, ancak İP yaklaşımını geliştirirken TA’nın yaşam senaryosu kavramına önemli katkılarda bulunmuştur. Erskine, TA’nın bazen fazla bilişsel ve şematik kalabilen yapısını, derin bir ilişkisel ve gelişimsel duygusal  katmanla zenginleştirmiştir.

Ego durumlarının davranışsal, sosyal, tarihsel ve fenomenoloji tanılama seviyelerinde çalışılması gerektiğini bize hatırlatır. Şu anki kullanılan fonksiyonel analiz olarak tanımlanan ego durumlarının psikoeğitim ve daha davranışsal terapiler için faydalı olduğunu vurgular ama sadece bu şekilde anılmasına da psikanalizden esin alan Eric Berne’in psikanalitik zarafetini kaybetmesi olarak yorumlar.

İntegratif Psikoterapi kendisini eklektik bir yaklaşım olarak tanımlamaz. Farklı kuramları, ilişkisel ihtiyaçlar ve gelişimsel uyumlanma ekseninde bütünleştirerek özgün bir klinik çerçeve oluşturur. Sorgulama, uyumlanma ve katılım ilkeleri, terapiste güçlü bir yol haritası sunar.

Mahan Doğrusöz: Sizi bir insan ve psikoterapist olarak İlişki Odaklı ve Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapiye çeken en temel etkenler nelerdir?

Soley Sezgin Akten: Beni bu yaklaşıma çeken en temel unsur, terapistin kendi insanlığıyla terapi odasında var olabilmesidir. Yani önce insan, sonra terapist olarak odada bulunabilmek.

Pek çok psikoterapi ekolünden farklı olarak bu yaklaşım, bana kendi kırılganlığımla, kalbimle ve varlığımla terapi odasında yer alma izni veriyor.

Erskine’in yazılarında ve seans videolarında gördüğümüz o derin saygı ve nezaket beni en çok etkileyen unsurların başında geliyor. Bir danışanın en savunmacı ya da en öfkeli yönüne bile, “Bu davranış hangi erken dönem yarasını korumak için gelişti?” sorusuyla yaklaşabilmek, yalnızca bir teknik değil; aynı zamanda bir varoluş biçimi.

Bu yaklaşımın, insanı bozuk ya da eksik olarak değil; içinde doğal bir iyileşme ve bütünleşme arzusu taşıyan bir varlık olarak görmesi de benim için çok değerli. Terapinin bir şeyler yapmak değil, danışanla birlikte olmak olduğunu hatırlatıyor. Bu anlayış, mesleğimi benim için hem sürdürülebilir hem de anlamlı kılıyor.

Mahan Doğrusöz: Türkiye’nin dünyadaki en hızlı gelişen İlişki Odaklı ve Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapi camialarından biri olduğu söyleniyor. Sizce bunun arkasında hangi kültürel ve mesleki dinamikler var?

Soley Sezgin Akten: Türkiye’de bu yaklaşımın güçlü bir karşılık bulmasının arkasında hem kültürel hem de mesleki nedenler var.

Batı toplumları daha bireysel ve özerklik odaklı yapılara sahipken, Türk kültürü özünde ilişkisel, toplulukçu ve duygusal yakınlığa açık bir yapı sergiliyor. Biz acımızı da sevincimizi de ilişkiler içinde yaşarız. Bu nedenle danışanı yalnızca analiz eden yaklaşımlar, birçok insana mesafeli gelebiliyor.

İlişki Odaklı ve Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapinin sunduğu mevcudiyet, eşlik etme ve uyumlanma kavramları; bizim kültürümüzdeki “hemhâl olmak”, “gönül bağı kurmak” ve “halden anlamak” gibi kavramların bilimsel ve klinik bir karşılığı gibi.

Öte yandan Türkiye’deki psikoterapi camiası son derece dinamik ve öğrenmeye açık. Pek çok terapist, yalnızca teknik müdahalelerin derin çocukluk travmaları ve kişilik yapılanmaları söz konusu olduğunda yetersiz kalabildiğini deneyimliyor. İntegratif yaklaşımın sunduğu esneklik ve derinlik, mesleki anlamda daha doyurucu bir çerçeve sunuyor.

Mahan Doğrusöz: Erskine, ‘İlişkisel Yuva’ kavramını danışanın derin bir nefes alabildiği, aşağılanma korkusu olmadan kendisini açabildiği güvenli bir psikolojik alan olarak tarif ediyor. Sizce İlişki Odaklı, Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapi bu atmosferi yaratabilmek için hangi terapötik prensiplere özellikle vurgu yapıyor?”

Soley Sezgin Akten: Richard Erskine’in “İlişkisel Yuva” olarak tanımladığı o güvenli psikolojik alan, rastgele oluşmaz; çok titizlikle uygulanan temel prensipler üzerine inşa edilir. Terapist danışanın ne hissettiğini bildiğini varsaymaz. “Bunun senin için anlamı ne?”, “O sırada iç dünyanda neler oluyordu?” gibi fenomonolojik sorularla danışanın öznel deneyimine mutlak bir saygıyla yaklaşır. Danışan, yargılanmayacağını ve olduğu gibi kabul edileceğini bildiği an yuvaya yerleşmeye başlar. Diğer yandan uyumlanma önemlidir. Bu, yuvanın sıcaklığıdır. Uyumlanma sadece kelimelerle olmaz; danışanın ses tonuna, beden diline, nefes alışverişine ve o anki gelişimsel yaşına uyumlanmaktır. Terapist, danışanın çocuk benliğinin, kırılganlığının ihtiyaç duyduğu ama geçmiş yaşamında onun için önemli  olan ötekilerden göremediği o “göz kontağını” veya “ses tonundaki şefkati” odada var ederek yuvayı güvenli kılar. Katılım, Kabul ve Normalleştirme de son derece önemlidir.  Danışanın en çok utandığı, aşağılanmaktan korktuğu savunma mekanizmaları (örneğin yalan söylemek, kaçmak, öfke patlamaları) terapist tarafından “O yaşta, o şartlar altında hayatta kalabilmek için bunu yapmakta tamamen haklıydın, başka çaren yoktu” diyerek normalleştirilir. Bu, utancın panzehiridir. Terapi odasındaki süreklilik ve güvenilirlik de ilişkisel yuvanın en temel prensiplerinden birisidir. Bu, terapistin odada duygusal olarak istikrarlı bir şekilde kalmasıdır. Danışan öfkelendiğinde, ağladığında ya da sustuğunda terapistin oradan gitmeyeceğini, yıkılmayacağını ve onu cezalandırmayacağını bilmesi, o yuvayı sarsılmaz kılar.

Mahan Doğrusöz: Erskine’in danışanlarına zaman zaman ‘Bugün senin için farklı yapmamı isteyeceğin bir şey var mı? diye sorması beni çok etkiliyor. Özellikle hiyerarşik ilişkilerin güçlü olduğu kültürlerde danışanlar terapisti eleştirmekten veya hayal kırıklıklarını ifade etmekten çekinebiliyor. Sizce terapistin eleştirilebilir olması terapötik ilişki açısından neden önemli?”

Soley Sezgin Akten: Erskine’in seanslarında sorduğu “Bugün senin için farklı yapmamı isteyeceğin bir şey var mı?” veya “Seni duyamadığım ya da yanlış anladığım bir an oldu mu?” soruları, terapötik ilişkinin zirve noktalarıdır. Kültürümüzde hiyerarşi, büyüklere itaat ve otoriteyi kutsallaştırma eğilimi çok yüksek olduğu için bu soruların değeri Türkiye’deki seans odalarında iki katına çıkar. Pek çok danışanın çocukluk travması, anne, baba ya da öğretmen gibi otorite figürleri tarafından susturulmak, eleştirdiğinde cezalandırılmak veya hayal kırıklığına uğratılmaktır. Terapist odada “eleştirilemez bir otorite” olarak kalırsa, danışanın geçmişteki o boyun eğici ya da pasif-agresif döngüsünü aynen yeniden sahnelenmiş olur.

Terapist, danışana kendisini eleştirme izni verdiğinde ve bu eleştiriyi olgunlukla, savunmaya geçmeden, merakla karşıladığında mucizevi bir şey olur: Danışan, “Bir otoriteye öfkelenebilirim, onu eleştirebilirim ve buna rağmen ilişki bozulmaz, beni terk etmez” deneyimini yaşar. Bu, danışanın hayatı boyunca yaşamadığı yeni bir ilişkisel deneyimdir.Terapistin kusursuzluk maskesini indirmesi, hatasını kabul edebilmesi, örneğin, “Haklısın, geçen hafta kurduğun o cümleyi gözden kaçırmışım, seni yalnız hissettirmiş olmalıyım” demesi ilişkiyi hiyerarşik bir ast-üst ilişkisinden, iki yetişkinin birlikte yaratımına dönüştürür.

Mahan Doğrusöz:.Erskine, terapistin kendi çocukluk yaralarıyla temas etmeden yalnızca teknik bilgiyle derin bir terapi yapamayacağını söylüyor. Bu çerçevede, psikoterapist olmayı hedefleyen genç meslektaşlara terapistin kişisel yolculuğu hakkında neler söylemek istersiniz?

Soley Sezgin Akten: Teknik bilgi, bir terapistin sadece dış zırhıdır. Seans odasında iki bilinçdışı birbiriyle konuşur. Terapist kendi çocukluk yaralarıyla, kendi yaşam senaryosuyla, kendi değersizlik ya da terk edilme korkularıyla yüzleşmemişse; danışan tam o noktaya temas eden bir acı getirdiğinde terapist bilinçsizce savunmaya geçer. Kendi kaygısını yatıştırmak için danışanı ya aceleyle teselli etmeye çalışır ya da konuyu değiştirir. Kendi karanlığına inmeyen bir terapist, danışanını da o karanlıktan çıkaramaz.

İlişki Odaklı, Gelişim Temelli İntegratif Psikoterapi bize “kusursuz terapist” olmayı değil, “kendi yarasının farkında olan ve onu dönüştürmüş terapist” olmayı öğretir. Bizim danışana sunduğumuz en büyük şifa ortamı, acı çekmemiş olmamız değil; acının ne demek olduğunu kendi içimizden bilmemiz ve o acıyla nasıl kalınacağını öğrenmiş olmamızdır.

Genç meslektaşların kitaplardan çok kendi terapilerine yatırım yapmaları gerekir. Terapist, süpervizyon almak kadar, bir danışan koltuğuna oturup kendi benliğinin parçalarını keşfetmeli. Teknik bilgi sizi güvende hissettirir ama danışanı iyileştiren şey sizin bilginiz değil, o bilgiyi kullanırken sergilediğiniz insanlığınızdır.

Son olarak, İntegratif terapide öğrendiklerim ışığında, terapi odasında bir şeyleri oldurmaya çalışmadan sadece danışanla olabilmeyi hedeflemeliyiz. Aceleci ve müdahaleci olmak yerine sürecin doğal akışına ve iki insanın birlikte yarattığı sürecin keşfine güvenmek önemli. Terapi hem bir sanat, hem de bir bilimdir. Danışanla ilişki kurma becerisi orada olma halimiz işin sanatıdır. İşin bilim kısmı ise neyin işe yarayıp yaramadığını analiz edebilmektir.

Mahan Doğrusöz: Değerli katkılarınız için çok teşekkür ederim.

Soley Sezgin Akten, Saint Benoît Fransız Lisesi’nin ardından, 1994 yılında Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nden mezun oldu. Kariyerine otomotiv sektöründe başladıktan sonra, farklı sektörlerde yöneticilere yönelik eğitim ve koçluk çalışmaları yürüttü.

Daha sonra kurucusu olduğu Physis Eğitim ve Danışmanlık bünyesinde, Gelişimsel Transaksiyonel Analiz yaklaşımını Türkiye’de yaygınlaştırmaya yönelik çalışmalar gerçekleştirdi. Avrupa’da EATA ve IIPA üyesi olan Akten, aynı zamanda Avrasya Transaksiyonel Analiz Derneği’nin kurucu üyelerindendir.

Uluslararası İntegratif Psikoterapist (CIIP) unvanına sahip olan Akten, İntegratif Psikoterapi alanında eğitmen ve süpervizör olma yolunda çalışmalarını sürdürmektedir. Yetişkinler, çiftler ve ailelerle psikolojik danışmanlık çalışmalarına devam eden Akten, aynı zamanda ruh sağlığı profesyonellerine yönelik eğitim ve süpervizyon programları yürütmektedir. Evli ve iki çocuk annesidir.

Not: Görsel, Paul Klee’ye aittir.