Menu
SÖYLEŞİLER

İstanbul Baro Başkan Yardımcısı Leyla Süren’le İstanbul Sözleşmesi’ne Dair Söyleşi

AB Konseyi, İstanbul Sözleşmesi'ne katılımı onayladı: Türkiye aday ülke,  yasal mevzuata göre katılmak durumunda
Görselin kaynağı: T24

Mahan Doğrusöz: İstanbul sözleşmesi olarak bildiğimiz Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi nasıl doğdu? Sözleşmenin oluşma sürecinde Türkiye’deki kadın hareketinin rolü nedir?

Leyla Süren: İstanbul sözleşmesi öncelikle kadın hareketi içindeki avukatlar olarak bizleri çok heyecanlandıran ve çok önemsediğimiz bir sözleşme. Sözleşmenin oluşmasında Tanzimat döneminde Nezihe Muhittin’den başlayan, Cumhuriyet ile devam eden ve 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda yükselen kadın hareketinin emeğinin çok büyük olduğunu düşünüyorum. O döneme denk gelen Avrupa Uyum Yasalarının konjonktürü ile de ilgili olduğu inkâr edilemez. Bununla birlikte 2009 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden çıkan Opuz kararını da saymamız gerekir. Opuz kararı İstanbul Sözleşmesinin yolunu açan bir karardır. 2009’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, verdiği karar ile Türkiye’nin yargılama sırasında kadınlara karşı ayrımcılık yaptığını tespit etti ve para cezasına çarptırdı. Bu da Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda Avrupa ile uyum yasalarını hayata geçirmesi konusunda itici bir güç oluşturdu. Neydi Opuz kararı? 16 yıl boyunca önceden evli olduğu erkek tarafından şiddet gören bir kadın defalarca adli makamlara başvurmuş olmasına rağmen yeterince korunmamış, tam annesiyle birlikte evinin eşyalarını koyduğu kamyonla bulunduğu yeri terk etmek isterken eski eşi tarafından silahlı saldırıya maruz kalmış ve annesi Nahide Opuz öldürülmüştür. Bu sebeple, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’nin o yıllar boyunca etkin bir soruşturma, kovuşturma, önleme yapmadığını ve mağdur kadın olduğu zaman adli makamların ve kolluk kuvvetlerinin yeterince mücadele etmediğini tespit etmiştir. Bu bizim İstanbul Sözleşmesi’nin tarihi anlatılırken mutlaka bahsettiğimiz bir dosyadır ve ne yazık ki Opuz kararından sonra Türkiye yine aynı mahkemeden ihlal cezaları almaya devam etmiştir. Tam da bu süreçte Türkiye Avrupa Konseyi’nin dönem başkanlığını yapıyordu ve Sözleşmenin ilk imzacısı oldu. O dönemin yöneticileri ve şu anki Cumhurbaşkanı, Fatma Şahin’le beraber Sözleşmeyi öncü olarak niteledi ve Türkiye büyük bir istekle ve büyük bir hazırlıkla Sözleşme’yi 2011’de imzaladı. Daha önce de söylediğim gibi, 70’li, 80’li ve 90’lı yıllardaki kadın hareketinin büyük mücadelesinin çok büyük önemi var bu sözleşmeye giden yolda. 2004’te anayasa madde 10’a kadın erkek eşittir değişikliğinin gelmesinde de kadın hareketinin çok büyük emeği vardır. Bu süreci hatırlamakta yarar var. 1998’deki bir mahkeme kararında bahsi geçen, ‘kadının sırtında sopayı karnında sıpayı’ eksik etmeyeceksiniz kararından sonra sokak eylemleri oldu. Ben genç bir avukattım o zaman. Sokaklara çıktık, toplantılar yapıldı, gazeteler, dergiler çıkarıldı, eğitimler verildi. Kadına yönelik şiddet ve kadın haklarıyla ilgili üniversitelerde eğitimler, doktora çalışmaları yapıldı. Kadının soyadı tartışıldı. Daha sonraki yıllarda eklenen maddelerle ‘devlet bu eşitliği sağlamakla yükümlü’ kılınmıştır ve yapılacak değişiklikler eşitliği ihlal edemez. Tabii ki Türkiye ayağı dışında, dünyada da yaşanan değişimler etkili olmuştur. 1979’da CEDAW’ın hazırlıklarına başladığı ve 86’da Birleşmiş Milletlerin kadına yönelik şiddeti ilk tanımlayan sözleşmesi son derece önemlidir. Daha sonra eklenen protokollerle ve şiddeti tanımlayan hazırlıklarla, İstanbul Sözleşmesine giden yol çizilmiştir. Bu sözleşme büyük mücadelelerle hayata geçirilmiştir.

Mahan Doğrusöz: Türkiye’deki kadın hareketi mücadelesinin tarihini Tanzimat’a kadar dayandırmanız son derece önemli.

Leyla Süren: Kesinlikle, ben toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilgili parti okulunda bir eğitim olmasını istemiştim yıllarca. Ne mutlu ki geçen yaz yeni parti okulu başkanı Dr. Özcan Bariboğlu bana bir müjde verdi ve bu eğitimin içeriğini benim hazırlamamı istedi. Sayın Yıldız Ecevit bu eğitimin danışmanlarından birisidir. Eylül’ün sonundan başlayarak cinsiyet eşitsizliği eğitimi vermeye başladık ve eğitimimizde kadın hareketinin tarihini Tanzimat’tan öncesinden alarak, Tanzimatı hazırlayan koşullarda kadın hareketini anlatıyoruz. Ben Nezihe Muhittin’in genlerini taşıdığımı düşünüyorum.

Mahan Doğrusöz: İstanbul Sözleşmesi’nin önemi nedir? Hem anlayış hem de pratik uygulamalar bağlamında ne tür bir çerçeve çizmiş ve ne tür bir vizyon getirmiştir?

Leyla Süren: Sözleşmenin en büyük önemi, toplumsal cinsiyeti ve kadına yönelik şiddeti tanımlamış olmasıdır. Daha önce hiçbir sözleşmede böyle bir tanımlama yoktu. Kadına yönelik ayrımcılık Sedav’da tanımlanmış olsa da toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve bunun yanında da kadına yönelik şiddet tanımlanmamıştı. Ben, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneğinin 2014 sonu 2015 başından bu yana gönüllü avukatıyım. O dönem ikinci avukattım, şu an yüzlerce gönüllü avukat var. Çok mutluyum o yüzden. Kadın cinayeti terimini de Türkiye’de ilk tanımlayan ve kullanan kişi Dr.Gülsüm Kavdır. Gülsüm Kav ve arkadaşları 2010’da Münevver Karabulut cinayetinden sonra platformu kurarak, kadın cinayeti kavramını kullandılar. Biz daha önce kadın cinayetini ve kadına yönelik şiddeti ceza hukukçularına kabul ettiremezdik. Uzun yıllardır özellikle kadına şiddet dosyalarında adli tıp ve şüpheli ölüm çalışan bir avukat olarak, o dosyalarda cinsiyet tanımlamaları sebebiyle kadının bu şiddete maruz kaldığını bir türlü hocalarımıza ya da diğer ceza avukatlarına anlatamazdık. İstanbul Sözleşmesinde bu tanımlamaların olması, ve Türkiye’nin 2011’de bu Sözleşmenin ilk imzacısı olması çok önemli. Artık bu tartışmayı atlatıp bunun nasıl yok edebiliriz ya da bundan kadınların nasıl koruruz konusunu tartışabilmemiz mümkün oldu.

Mahan Doğrusöz: Bütün paradigmayı değiştiren bir sözleşmeden bahsediyoruz.

Leyla Süren: Buna kesinlikle katılıyorum. Paradigmayı değiştirdi, tartışmayı bitirdi, bir kabulü getirdi. Artık hem siyasi arenada hem de hukuk ve akademide, kadına yönelik şiddet diye bir şey vardır-yoktur tartışması bitip, artık bu şiddeti yaratan koşulları ve bu koşulları nasıl değiştirebileceğimizi konuşalım noktasına gelinmiştir.

Mahan Doğrusöz: Sözleşmenin isminin şehrimizle anılması inanılmaz gurur verici. Sözleşme imzalandıktan sonra uygulamada nasıl bir süreç yaşandı?

Leyla Süren: Sözleşme 2014 yılında uygulanmaya başlandı ve 6284 sayılı kanun hemen İstanbul Sözleşmesine uygun hale getirildi ve koruma hakkı için evli olma zorunluluğu ortadan kalktı. Bu çok önemliydi. 4325 sayılı kanunla ancak evli çiftler arasındaki bir koruma sağlanabiliyordu. Artık 6284’te evli olmaya gerek yoktu. Israrlı takip de geldi 6284’le beraber.

Mahan Doğrusöz: Ve Sözleşmeyle beraber gelen yasal değişikliklerle, kanunlar bütün kadınları koruyan bir şemsiyeye dönüştü.

Leyla Süren: Evet ancak şu soru gelebilir. Gerçekten kadınlar korunabildi mi? Buna cevap vermek için İstanbul sözleşmesinde neyin olduğunu hatırlamak gerekir. İmzacı olan devletler toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve bu eşitsizlikten doğan şiddeti önleyeceklerinin sözünü veriyorlar. Bu şiddeti önlemek için koruma kalkanı altında sadece kadınları değil 18 yaş altı çocukları da koruyacağını, şiddeti önleyecek tedbirleri alacağını, kolluk kuvvetlerini ve adli sistemini bu anlayış çerçevesinde uygun hale getireceğinin taahhüt ediyor. Bütün bu korumaya rağmen kadın ya da çocuk şiddet mağduru olursa o zaman gerekli kovuşturmaları ve cezalandırmaları yapacağını, bu süreçte gerekli politikaları üreteceğinin sözünü veriyor. Biz hukukçular ve kadın hakları konusunda çalışan kadınlar olarak 2014’te yürürlüğe giren bu sözleşmenin 2016’ya gelmiş olmamıza rağmen hala etkin uygulanmadığını gördük. Özellikle İstanbul Sözleşmesine uyum çerçevesinde adliyede, fakültelerde yeterince eğitimler verilmediği ve değişiklik görülmediğini fark ettik.

Mahan Doğrusöz: İstanbul Sözleşmesinin içselleştirilmesi için yeterince bir çaba olmadığını anlıyoruz.

Leyla Süren: Maalesef. İmza atıldıktan sonra gerekli politikalar ve uyum yasalarının hayata geçirileceğinin sözü verilmişti ancak yeterince bir çaba harcanmadığını gözlemledik. Bununla ilgili bir örnek vermek istiyorum. 2015 yılında Şüpheli bir kadın ölümüyle ilgili bir kente gittim. Yargılama şekli ne İstanbul Sözleşmesi’ne ne de 6284 sayılı kanuna uygundu. Mahkemede İstanbul Sözleşmesi’nin gereğinden bahsettiğimde kişilerarası sözleşme bizi ilgilendirmez dendi. Hakim, devletin imzaladığı sözleşmeden haberdar değildi. Bu bize bu konuda yeterince bir eğitim verilmemiş olduğunu gösteriyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak bu duruma dikkat çekmek için İstanbul, Çağlayan Adliyesinin önüne sembolik bir siyah çelenk bıraktık. Bize bu süreçte milletvekillerinden, Siyasi Partilerden ve diğer derneklerden destek verenler de oldu. Bunu yaparken ki en temel çağrımız İstanbul Sözleşmesinin ve 6284 sayılı kanunun uygulanmasına bir çağrıydı. Bu çağrımız yüzde yüz yanıt buldu diyemem. İstanbul Sözleşmesi kadınları korumadı ki diyenlere bir sözleşme ve bir imza kadınları koruyamaz ancak devletler, ülkeler ve uygulayıcılar, adalet mekanizmasıyla, kolluk kuvvetleriyle bu sözleşmenin hayata geçerek kadınları korumasını sağlayabilir diyorum. Bizim 2011’de imzaladığımız bu sözleşmeyi hayata geçirmek için üç yılımız vardı. 2016’da sözleşmenin halen uygulanmadığı konusunda sözlü ve yazılı basında uyarılarımızı sürekli yaptık. Liseler ve üniversitelere giderek bu konuya dikkat çekiyorduk.

Mahan Doğrusöz: İstanbul Sözleşmesinin ‘fes edilmesine’ giden süreç nasıl gelişti?

Leyla Süren: Zamanla sokaklarda İstanbul Sözleşmesinden çekilmemiz gerektiğini savunan ve imza toplamaya çalışan tarikatlarla karşılaşmaya başladık. 2019 yılında böyle bir masa gördüğümde şok olduğumu hatırlıyorum. Bu sözleşme bizin aile yapımızı yok edecek, bu sözleşmeyi fes etmeliyiz diyen bir grupla bizzat konuştuğumu hatırlıyorum. Peki bu sözleşmede ne yazdığını biliyor musunuz diye sorduğumda içeriğine dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Süreç içinde Aile ve Kadın Bakanlığı’nın ismi de Aile Bakanlığı olarak değişti. Bakanlığa endişelerimizi ilettiğimizde iktidarın ve kadın milletvekillerinin bu sözleşmenin arkasında olduğu söylendi.

Mahan Doğrusöz: Verilen sözler tutulmadı.

Leyla Süren: Kesinlikle. ‘Biz bu sözleşmede öncüyüz, Avrupa’da ilk imzalayan ülke biziz’ dendi. Ancak 2020 sonrasında başlayan imza kampanyaları, köşe yazılarıyla farklı bir kamuoyu yaratıldı. Ben hep şunu söylüyorum, bugün de söylüyorum o gün de söylüyordum: ‘ölü kadının ailesi olmaz’. Gerçekten aile istiyorsanız önce kadını yaşatmanız gerekir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde komisyonlar kurup boşanma nasıl azaltılabilir diye tartışıldı ancak kadınların öldürülmesinin önüne nasıl geçebiliriz diye bir komisyon kurulmadı. Bütün bunlara rağmen, bu ülkenin yarısı olan kadınlar olarak bizi koruyacak bir sözleşmeden çekilme kararı alındı. Ancak, Türkiye Avrupa Konseyi bakımından imzasını çekmiştir ama iç hukuk bakımından İstanbul sözleşmesi hala yürürlüktedir çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde kabul kararı hala ayaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye’de geçerli bir şekilde fesih edildiğini düşünseniz de insan hakkı temelli bir sözleşmeye yine de uymak zorundayız. Çünkü insan hak temelli bir sözleşmedir. Kaldı ki 6284 sayılı kanun da hala ayaktadır.

Mahan Doğrusöz: İlginç bir şey söylüyorsunuz. Uluslararası düzeyde sözleşmeden imzamızı çekmemiz sözleşmenin iç hukuk açısından hala geçerli olmadığı anlamına gelmiyor.

Leyla Süren: Tabi ki ama maalesef Danıştay’da bunu gerçekten tartışabildik mi? Türk kadın hukukçular Danıştay’da çok güzel bir sınav verdi. Belki duymuşsunuzdur heyette kadın üye yoktu. Tam o yargılamalar sırasında bir kadın üye verildi. Şu anda da Anayasa Mahkemesi’nde kadın üye yok. Ben İstanbul Barosu başkan yardımcısı olarak İstanbul barosunda stajını tamamlamış meslektaşlarıma ruhsat veriyorum, çoğunlukla görüyorum ki eşit, kimi zamanda daha fazla kadın avukata ruhsat ve cübbe veriyoruz. Büyük bir onur duyuyorum bunu yaparken. Yine ceza mahkemelerinde kadın hakim sayısı da erkeklerle eşit, hatta fazla ama yükseldikçe o tam cam tavan dediğimiz mesele ortaya çıkıyor. Yargıtay Başkanlıklarında, Daire Başkanlıklarında, Danıştay Daire Başkanlıklarında ve Yargıtay ve Danıştayda tek tük kadın hukukçu var ama Anayasa Mahkemesinde şu an tek bir kadın üye yok. Oysa biz ülkenin yarısıyız ve bizimle ilgili alınan kararlarda bizim imzanız yok. Benim şu an Anayasa Mahkemesi’nde şüpheli ölüm dosyası olup etkin soruşturulmamış dosyalar sebebiyle başvurularımı inceleyecek tek bir kadın yok. Bir kadın üyenin olmadığı Anayasa Mahkemesi hangi pratik, hangi tecrübeyle bu dosyaları inceleyecek? Bu sebeple İstanbul Sözleşmesi çok önemliydi.

Mahan Doğrusöz: İstanbul Sözleşmesi’ nden imzanın çekilmesi ne tür sonuçlar doğurdu?

Leyla Süren: İstanbul Sözleşmesi’nde imza çekilmesi, müthiş bir hayal kırıklığı yaşattı. İstanbul Sözleşmesinden tek bir erkeğin imzasıyla çekilmemiz topluma ve şiddet uygulayan erkeklere şunu söyledi: ‘Biz devlet olarak kadınları yalnız bırakıyoruz, buyrun meydan sizindir.’ Kadınların yalnız bırakıldığı mesajı verildi. Erkekler İstanbul sözleşmesine imza çekilince 6284 sayılı kanun da ortadan kalkmış gibi bir algıya kapıldılar, avukatlarını aradılar ‘ben artık yaklaşabilir miyim, bu koruma kararı etkin değil mi’ diye sormaya başladılar. Ya da birebir benim deneyimlediğim bir örnekte olduğu gibi kadınları ve çocukları arayarak ‘tamam İstanbul Sözleşmesi yok artık, ben yola çıktım geliyorum’ diyen erkekler oldu. Kadınlar şiddete daha açık hale geldiler, hem fiili olarak hem de algı olarak. O yüzden İstanbul Sözleşmesinden imza çekilmesi bu kadar önemli. Ve şüpheli ölüm sayısı arttı. Yani artık erkekler kravat indirimi ile iyi hal indirimleriyle 5-10 sene de yatmak istemiyorlar. Geçen yıl Kadın Cinayetleri Durduracağız Platformu Derneği’nin verilerine baktığımızda sayıların arttığını görebilirsiniz. 394 açık kadın cinayeti yaşandı 2024’te, 259 da şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Yıllardır şüpheli dosyaları ilgilenen bir avukat olarak sayıların artışını gözlemliyorum. Bundan 4-5 sene önce 195 olan sayı bugün 259’a ulaştı. Daha vahimi 2025’te Ocak, şubat, mart sayılarına baktığımızda şüpheli kadın ölümlerinin açık kadın cinayet sayısını geçtiğini görüyoruz. Kadınlar artık yüksekten düşüyorlar ve düşerek öldükleri zamanda o düştükleri anda mutlaka orada bir erkek oluyor fakat intihar süsü vermeye çalışıyorlar. İntihar mı kaza mı cinayet mi olduğu belli olmayan ve failin genelde tutuksuz yargılandığı ve o esnada yurtdışına kaçabildiği, dosyaya etki edebildiği, savcılık ve kolluk aşamasında etkin bir soruşturmanın yürütülmediği dosyalardan bahsediyorum. O dosyaların büyük bölümü maalesef delil yetersizliğinden şüpheli bir şekilde kapanıyor.

Mahan Doğrusöz: İstanbul Sözleşmesinden çekiliyor olmamızın iş dünyasındaki kadınlara ve kadın istihdamına nasıl yansıdığını gözlemliyorsunuz?

Leyla Süren: Bunun net bir tespitini yapmam mümkün değil ancak şunu kabul etmek gerekir; kadının toplumdaki yerinin zarar görmesi halinde her kademedeki kadın zarar görecektir. Bu zincirleme bir etkidir. Bu durum özgüveni de, eğitimdeki durumumuzu da, iş yerindeki durumumuzu da etkileyecektir. İstanbul Sözleşmesi meselesinin, yabancı bir markayla ilgili yaptığımız bir toplantıda bana soru olarak sorulduğunu biliyorum. Son dönemde, iş yaşamındaki kadınların şiddet mağduru olduğu bir çok örnekle karşılaştık. O yüzden İstanbul Sözleşmesinin hayata geçirilmemesi ve ülkemizdeki adli mercilerin, kollukların kadına yönelik şiddetle yeterince mücadele etmemesi o kadınların iş yaşamında yer almasını ve yükselmesini etkilemiyor demek mümkün değil. Diğer yandan iş dünyasındaki erkek egemen zihniyetle mücadele etmek için de İstanbul Sözleşmesine ihtiyacımız var. Örneğin; Türk Hava Yolları’nın yıllar önce erkek pilot aranıyor diye ilan verdiğini hatırlıyorum. Kadın hareketinin itirazlarıyla günün yarısında o ilanı kaldırmak zorunda kaldı. Bu ilan hem İstanbul Sözleşmesine, hem de, Anayasa’nın 10’u maddesine aykırıydı. 10. Maddeye göre Devlet erkek kadın ayrımı yapamaz, kadın erkek eşittir.

Mahan Doğrusöz: Bu süreçte, iş dünyasındaki kadınlar olarak bizlere ne tür sorumluluklar düşüyor sizce?

Leyla Süren: Bütün kadınlar ve erkekler olarak hepimize çok fazla iş düşüyor. Bundan sonra bizim elimizdeki en büyük koz Anayasa. Anayasa bize haklarımızı arama hakkı veriyor. İstanbul Sözleşmesine yeniden imza konulması talebinde bulunmamız gerekir. Birinci olarak, günlük yaşamımızda bunu talep etmemiz gerekir. İkincisi de, sandıkta oy hakkımız var. Oy vereceğiniz kişiler hangi partiden olursa olsun bu taahhüdü istememiz gerekiyor. Üçüncü olarak da, uluslararası ülke barolarındaki kadın baro başkanlarının imza koyduğu cinsiyet temelli ayrımcılığa karşı bir deklarasyona nasıl ben imza attıysam, iş yaşamındaki şirketlerden de çalışılan şirketlerden de bu tarz deklarasyonlara imza atmaları istenebilir. Çalıştığınız, partner olduğunuz, kurucusu olduğunuz şirketlerin kadın-erkek eşitliğini hayata geçirmek için neler yaptığı, kadınlara yönelik ayrımcılığı nasıl yok ettiği, bununla bağlantılı disiplin süreçlerini nasıl işlettiği, kadına yönelik şiddet, taciz, istismar ya da eşit koşullarda istihdam olanakları konusunda ne yaptığının takipçisi olmak önemli. Bir şirketiniz varsa, ben bu prensipler çerçevesinde çalışıyorum diyebilirsiniz. Partnerlerinizden bunları talep edebilirsiniz.

Mahan Doğrusöz: Şirketlerin kadın erkek eşitliğini merkeze alan bir ekosistem kurmasından bahsediyorsunuz.

Leyla Süren: Kesinlikle bunu kastediyorum. Ben ne yapabilirim ki değil ben bu konuda ne yaparım diye düşünmek gerek. Yine iş yaşamı üzerinden düşünürsek, kariyer planlamasında gerçekten kadın-erkek çalışanlar aynı eşitlikle mi ilerliyor? Pandemide de en çok zarar gören çalışanların kadınlar olduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor. Bu süreçte ev işi, çocuk bakımı ve iş aynı anda kadınların sırtlarına yüklendi. Kadına yönelik şiddette de bir artış olduğunu gözlemledik. Yaygınlaşan uzaktan çalışma modeli de kadınların yükselmesine engeller oluşturdu. Maalesef hükümetin hazırladığı kısmi çalışma modeli de zehirli bir elma. Kadını domestik alanda kalmaya ve iş dünyasından uzaklaşmaya sevk ediyor aslında. Diğer yandan, üst düzey yönetici rolündeki kadınlar da bu sistemde risk altında. İyi kazanıyorum. Özel hayatımda da eşit bir sistem kurdum demek yeterli değil. Kamusal alana çıktığımızda hepimiz risk altındayız. Gece üçte sokağa çıktığımızda görünen yüzümüz, statümüzden bağımsız olarak kadın olmak, Bu nedenle kamusal alanda kadın ne durumda, iş yaşamında ne durumda diye sorgulamak ve talep etmek zorundayız. Söyleşimizin başında konuştuğumuz gibi, Tanzimatla başlayan kadın hareketi ve dünya kadın hareketi, hep talep ederek ve hep mücadele ederek bugünkü kazanımları elde etti. Bizim de bu sorgulamayı ve mücadeleyi devam ettirmemiz gerekiyor.

Mahan Doğrusöz: Beyaz yaka ve iş dünyasındaki kadınlar olarak bizlerin de konfor alanlarından çıkmamız gerektiği duyuyorum sizden.

Leyla Süren: Aslında o konfor alanlarımız birer yanılsama, ‘camdan’ ve kırılabilir durumda. Çünkü gece 3’te ya da sabaha karşı 4’te, neden sokaktasın diye sorgulanan kişiyiz biz kadınlar. Nöbetten dönen bir doktor da olsanız, Bağdat Caddesi’nde de, Başakşehir’de de yaşasanız durum bu. Plazalarından çıktıklarında beyaz yaka kadınlar da etten, kemikten ve savunmasızlar bu sistemde. İki tane örnek vermek istiyorum. Biri Ataşehir’de sokak ortasında öldürülen Başak Cengiz. Diğeri de Sinop’ta apartmanına girerken öldürülen Ceren Özdemir. İkisinin de faillerinin ifadesininde ortak bir cümle var. Kolluk kuvvetleri ve avukatlar bu cinayeti işlemeye sebep veren düşünce neydi diye sorduğunda, ikisin de cevabı ‘kadını güçsüz olduğu için seçtim’ oldu. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddetin kökeni de budur. Türkiye ‘kadın güçsüzdür’ bakış açısını yok etmediği sürece kendi dünyamızda yarattığımız güvenlik duygusu bir yanılsamadır. Ben şiddete maruz kalmış kadın CEO’lar da, hekimler de tanıdım. Bu nedenle tüm ülkedeki kadınlara ne olduğu hepimizi etkiliyor ve ilgilendiriyor.

Mahan Doğrusöz: Dünyada İstanbul Sözleşmesi’ni iyi uygulayan ve Türkiye’nin örnek almasını istediğiniz örnekler hangileridir?

Leyla Süren: Avrupa’da, özellikle Almanya’da iyi uygulandığını biliyorum. Biz her bir kadının ya da çocuğun yanına bir polis, bir hekim ya da bir avukat atayamayabiliriz ama imzalayacağımız tek bir sözleşme ve o sözleşmenin gereğini yaparak kadınları ve çocukları dünyanın her yerinde koruyabiliriz.

Mahan Doğrusöz: Söyleşimizi bitirirken eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Leyla Süren: İlk adımları İstanbul Sözleşmesinden sonra hayata geçirilen KADES uygulamasından bahsederek bitirmek istiyorum. Bütün kadınlara cep telefonlarına KADES uygulamasını yüklemesini tavsiye ederim. Bu uygulama kadınları koruyan ve bu uygulamayı kullanmanız gerektiğinde polisin 5 dakikada yanınıza gelmesini sağlayan bir uygulama. Yedi dilde hizmet veriyor ve göçmen kadınları ve çocukları da koruyor. İstanbul Sözleşmesi aktif olarak hayata geçirilmediği halde KADES uygulaması aktif durumda. Uygulamanın en büyük eksiği siz bastıktan sonra polis sizi arıyor, aramaması lazım. Çünkü aradığı zaman yanınızdaki şiddet uygulayan erkek durumu anlıyor ve şiddetin dozu artabiliyor. Son olarak şunu hatırlatmakta yarar var. İstanbul Sözleşmesi imzacı birçok devlet tarafından çok iyi uygulanıyor, ve ümit ederim ki ülkemizde de bir an önce tekrar uygulanmaya başlar. Bu süreçte yapabileceğimiz en iyi şey talep etmek, soru sormak, incelemek ve bu konuyu gündemde tutmak ve İstanbul Sözleşmesi geçerliymiş gibi hareket etmek.

Mahan Doğrusöz: Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Görsel hakkında not: Henri Matisse, The Blue Nude, 1907