“Terapist ile danışanın ilişkisini birbirine iple bağlı iki dağcının tırmanışına benzetmek, terapistin uzmanlığını küçümsemek ya da göz ardı etmek anlamına gelmez. Terapist ve danışan çoğu zaman zirveye ulaşmak için birlikte çabalayan, birbirine bağlı ve birbirine güvenmek zorunda olan iki dağcı gibidir. İkisinden birinin ayağı kayabilir; böyle anlarda her biri, durumu kurtaracak adımları atabilmesi için diğerine güvenebilmelidir. Biri gerilerse ikisi de birlikte geriler; ardından yeniden dengelerini bulur ve ilerlemeye devam ederler. Tehlikeyi birlikte atlatıp birbirlerine yardım etmiş olmaları, onları birbirlerine çok daha fazla yakınlaştırır.”
— Michael Franz Basch, Doing Psychotherapy
Andy Warhol, Rorschach, 1984
1990’larda genç bir psikolog olarak mesleğe ilk atıldığımda, psikanalitik camiadaki terapistlerin sert, mesafeli ve yorum merkezi tutumları karşısında şaşkınlığa uğradığımı çok net hatırlıyorum. Vaka tartışmalarında danışanı anlamak ve onunla duygusal bir temas kurmaktan çok, danışanın söylediklerinin ardındaki gizli anlamları çözmeye odaklanan, empatiyi analitik nesnelliğe bir tehdit gibi algılayan ve ‘doğru’ yorumun en temel iyileştirici unsur olduğunu düşünen bir gelenekten bahsediyorum. Bu anlayışın gündelik insan davranışlarını bile yorumlamaya, etiketlemeye ve hatta patolojize etmeye yatkın bir tutum sergilediğini görmek beni daha da hayrete düşürmüştü.
Yıllar boyunca sürdürdüğüm okumalar, psikanalizin kendi tarihi içinde bu anlayışa farklı yaklaşan düşünürlerin de olduğunu gösterdi bana. İzini sürdüğüm bu düşünürler için terapötik değişim, yalnızca doğru yorumu ‘yapmak’ ya da hastanın kendisi hakkında yeni bir şey anlamasını sağlamaktan ibaret değildi. İki insan arasında kurulan ilişkinin niteliği, hastanın duygusal deneyiminin nasıl karşılandığı ve terapistin bu ilişkiye nasıl katıldığı da değişimin bir parçasıydı. Bugün bu düşünsel damarı bir arada düşündüğümde aklıma gelen kavram, terapötik ilişkinin yumuşak gücü.
“Yumuşak güç” terimini, siyaset bilimci Joseph Nye’ın soft power kavramına bir gönderme olarak kullanıyorum. Nye bu kavramla, zorlamadan çok çekim ve ikna yoluyla etki yaratmayı anlatır. Psikoterapiye uyarladığımda ise kastettiğim, terapistin otoritesinden vazgeçmesi değil, onu baskınlık kurmadan kullanabilmesidir. Yumuşak güç, güçsüzlük ya da yalnızca nazik olmak değildir. Karşımızdaki insanın deneyimine kendi açıklamalarımızdan daha geniş bir alan açabilme kapasitesidir.
“Davranışın doğallığı ve içtenliği (Groddeck, Thompson), analitik durumda en amaca uygun ve en elverişli atmosferi oluşturur.”
— Sándor Ferenczi, Klinik Günlük, 7 Ocak 1932, “Analistin Duyarsızlığı”.
Bu düşüncenin öncülerinden biri Sándor Ferenczi’dir. Ferenczi, özellikle travmatik yaşantıların anlaşılmasında hastanın deneyiminin tanınmasına, analistin samimiyetine ve kendi hatalarını kabul edebilmesine önem verdi. Hastanın yaşadıklarının küçümsenmesi ya da geçersizleştirilmesi, ilk yaralanmayı derinleştirebilirdi. Ferenczi’nin ortaya attığı soru bugün de güncelliğini koruyor: Bir insanın ilişkilerinde yaşadığı incinme yalnızca yorumlanarak mı anlaşılır, yoksa terapötik ilişkide farklı bir karşılaşma yaşayarak da dönüşebilir mi?
“Psikanalitik terapi, klasik ‘iyi cilalanmış ayna’ anlamında bile, özünde bir nesne ilişkisidir; hastanın zihninde sonunda terapötik değişikliğe yol açan tüm olaylar, iki kişilik bir ilişkide, yani özünde yalnızca birinin içinde değil, iki insan arasında olup biten olaylarla başlar.”
— Michael Balint, Temel Arıza: Regresyonun Terapötik Yönleri, 1968.
Michael Balint’ın “yeni başlangıç” düşüncesi, Winnicott’ın tutucu çevre ve kendiliğindenlik anlayışı, bu soruyu başka yönlerden geliştirdi. Bazı ihtiyaçlar, yalnızca açıklanmakla karşılanamaz; insanın ilişki içinde daha önce mümkün olmayan bir deneyime yaklaşması gerekir. Bu, terapistin hastanın bütün ihtiyaçlarını karşılaması ya da geçmişi telafi etmesi demek değildir. Bazen önemli olan, ne söyleyeceğimizi bileden önce, karşımızdaki insanın o anda ne yaşadığını ve bizimle nasıl bir ilişki kurduğunu fark edebilmektir.
Hans Loewald ve Heinz Kohut da terapötik değişimi yalnızca yorumun başarısıyla açıklamayan düşünürler arasındadır. Loewald, analitik ilişkinin ruhsal yaşamın yeniden örgütlenmesine katkısını vurgularken Kohut, empatiyi hastanın öznel dünyasını anlamanın temel yollarından biri olarak ele aldı. Burada empati, hastaya şefkat göstermekten ibaret değildir; onun deneyimini kendi varsayımlarımıza indirgemeden anlayabilme çabasıdır. Analistin yanılabileceğini kabul etmesi, yanlış anlaşılmaları fark edebilmesi ve ilişki içindeki kopuşları onarmaya çalışması da bu tutumun parçasıdır.
Bu düşünsel çizgi, ilişkisel psikanalizde daha sistematik bir biçim kazandı. Stephen Mitchell ve Lewis Aron, analistin ilişki dışında duran tarafsız bir gözlemci olmadığını; karşılaşmanın iki tarafın da katılımıyla şekillendiğini gösterdiler. Jessica Benjamin ise karşılıklılık ve tanınma kavramları üzerinden, ilişkinin bir tarafın diğerine hükmettiği bir düzen olarak kalmaması gerektiğini tartıştı. Terapist ile danışan eşit konumlarda değildir; ancak bu asimetri, danışanın öznelliğinin silinmesini gerektirmez.
Daniel Stern’in çalışmaları, ilişkinin bu canlı boyutunu daha da görünür kıldı. İnsanlar yalnızca sözcüklerle değil, ses tonuyla, ritimle, sessizlikle ve duygusal yoğunlukla da birbirlerine karşılık verirler. Bazen terapötik değişim, yeni bir yorumdan çok, kişinin kendisini ifade ettiği bir anda karşısındaki insan tarafından gerçekten fark edildiğini hissetmesiyle başlar. Bu, yorumun önemini ortadan kaldırmaz; değişimin yalnızca yorumdan ibaret olmadığını hatırlatır.
Elbette psikanaliz tarihini sert ve yumuşak iki karşıt geleneğe ayırmak doğru olmaz. Klein ve Bion gibi düşünürlerin çalışmalarında da analistin bilinmeyene açık kalması, hastanın henüz düşünceye dönüşmemiş duygusal deneyimlerini alıp işleyebilmesi üzerinde durulur. Bion’un rêverie kavramı, terapistin hastanın duygusal yaşantısına açık ve alıcı olabilmesini düşünmek açısından özellikle anlamlıdır. Dolayısıyla mesele, hangi kuramcının daha şefkatli olduğu değil; terapistin bilgisini, otoritesini ve duyarlılığını nasıl kullandığıdır.
Bugün Richard Erskine’in ilişkisel integratif psikoterapi yaklaşımında da bu sorunun izlerini görüyorum. Erskine’in sorgulama, duygusal uyumlanma ve ilişkiye katılım ilkeleri, danışanı anlamanın ötesine geçerek bu anlayışın terapötik karşılığını arar. Bir insanın terk edilme korkusunu anlamakla, bu korkuyu seans içinde dile getirdiğinde nasıl bir karşılığa ihtiyaç duyduğunu fark etmek aynı şey değildir. Terapist, danışanın geçmişini doğru biçimde anlayabilir; ancak terapötik ilişki içinde yaşananlara duyarlı değilse, danışanın kendisini ifade etmesini zorlaştırabilir. Anlamak ile karşılık verebilmek arasında, klinik açıdan belirleyici bir mesafe vardır.
Yıllar içinde beni etkileyen bu düşünürler aynı düşünsel geleneklere ait değiller. Yöntemleri, varsayımları ve insan ruhuna bakışları birbirinden farklı. Ancak hepsi, farklı biçimlerde, terapötik değişimin yalnızca doğru açıklamayı bulmaktan ibaret olmadığını düşünmeme yardımcı oldu. Bazen bir yorum, bazen bir sessizlik, bazen bir yanlış anlamanın kabul edilmesi, bazen de duygusal bir deneyimin aceleyle açıklanmadan taşınabilmesi değişimin önünü açabilir.
Psikoterapide güç asimetrisi vardır; terapist mesleki bilgisi ve çerçeveyi belirleme yetkisi nedeniyle farklı bir konumdadır. Bu asimetriyi yok saymak da, onu mutlak bir otoriteye dönüştürmek de sorunludur. ‘Yumuşak güç’, terapistin otoritesini inkâr etmeden onu sorumlu biçimde kullanabilmesidir. Gerektiğinde sınır koymak, zor bir konuyu gündeme getirmek ya da bir savunmayı yorumlamak da bu tutumun parçası olabilir. Önemli olan, müdahalenin terapistin haklılığını kanıtlamaya mı, yoksa danışanın kendisini ve ilişkilerini daha geniş bir perspektiften görebilmesine mi hizmet ettiğidir.
Benim için bu uzun düşünsel yolculuğun merkezinde tek bir soru var: Danışan, benimle kurduğu ilişkide daha önce mümkün olmayan neyi yaşayabilir?
Bu soru, kuramdan ya da teknikten vazgeçmeyi değil, onları ilişkinin gerçekliği içinde yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Çünkü terapötik ilişki, geçmişin tekrarlandığı bir alan olabileceği gibi, geçmişte mümkün olmamış bir deneyimin ilk kez ortaya çıkabildiği bir alan da olabilir.
Psikanalizin yumuşak gücü belki de burada başlıyor: Terapistin bilgisinden vazgeçmeden merakını korumasında, otoritesini baskıya dönüştürmemesinde ve karşısındaki insanın deneyimine, kendi açıklamalarından daha geniş bir yer açabilmesinde.
Terapistin gücü, danışanın deneyimine egemen olmasında değil, o deneyimin başka bir insanın varlığında dönüşebilmesine imkân tanımasındadır.
Seçilmiş kaynaklar
Balint, M. (1968). The basic fault: Therapeutic aspects of regression. Tavistock.
Basch, M. F. (1980). Doing psychotherapy. Basic Books.
Benjamin, J. (1988). The bonds of love: Psychoanalysis, feminism, and the problem of domination. Pantheon.
Erskine, R. G., & Trautmann, R. L. (1996). Methods of an integrative psychotherapy. Transactional Analysis Journal, 26(4), 316–328.
Ferenczi, S. (1949). Confusion of tongues between adults and the child. International Journal of Psycho-Analysis, 30, 225–230. (Orijinal yayın 1933)
Kohut, H. (1971). The analysis of the self. International Universities Press.
Loewald, H. W. (1960). On the therapeutic action of psycho-analysis. International Journal of Psycho-Analysis, 41, 16–33.
Mitchell, S. A. (1988). Relational concepts in psychoanalysis: An integration. Harvard University Press.
Nye, J. S. (1990). Bound to lead: The changing nature of American power. Basic Books.
Stern, D. N. (2010). Forms of vitality: Exploring dynamic experience in psychology, the arts, psychotherapy, and development. Oxford University Press.
Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. Tavistock.