Terapötik ilişkide doyum meselesini ‘zihnime düşüren’ meslektaşım Kübra Çetintaş’a ithafen…
Bir danışan terapistinden ne bekler? Anlaşılmayı, rahatlamayı, güven duymayı, görülmeyi; belki de uzun zamandır eksikliğini hissettiği bir yakınlığı deneyimlemeyi. Bu beklentiler bazen açıkça dile getirilir. Bazen de bir sessizlikte, bir hayal kırıklığında ya da terapistin tutumuna yönelik küçük bir itirazda belirir. Terapötik ilişki, danışanın yalnızca kendisi hakkında konuştuğu bir alan değildir. Aynı zamanda ihtiyaçlarının ve isteklerinin başka bir insanla kurduğu ilişki içinde yeniden yaşandığı bir karşılaşmadır.
Bu karşılaşma terapisti güç bir soruyla yüz yüze bırakır: Danışanın ihtiyaçlarına ve isteklerine ne ölçüde yanıt vermelidir? Bir ihtiyacı karşılamak her zaman iyileştirici midir? Neden bazı isteklerin doyurulması gelişimi engellerken bazı ihtiyaçların karşılanmaması eski yaralanmaları yeniden üretebilir?
Bu yazı psikanalizin bu sorulara verdiği cevapların Freud’la başlayan ve kendilik psikolojisine uzanan kuramsal evrimini incelemeyi hedefliyor.
Klasik psikanalitik teknik bu sorulara uzun süre yoksunluk ve frustrasyon üzerinden yanıt aradı. Danışanın isteklerinin eylemle karşılanmadığı bir terapötik ortamın, aktarımın ve ruhsal çatışmaların çalışılabilmesi için gerekli olduğu düşünüldü. Ancak Ferenczi’den Balint’e, Winnicott’tan Kendilik Psikolojisine uzanan çizgide farklı bir düşünce giderek önem kazandı: Karşılanmamış ihtiyaç her zaman gelişimi desteklemez ve terapötik ilişki yalnızca frustrasyon üzerinden anlaşılamaz.
Freud: Yoksunluk ilkesi ve sınırları
‘Analitik teknik, hastanın tatmin edilmeyi arzulayan aşk duygusunun doktor tarafından reddedilmesini gerektirir. Tedavi yoksunlukla devam etmelidir… temel prensibimiz hastanın ihtiyaç ve arzusunun içsel bir çalışma ve değişime yol açacak şekilde süreğenliğini sağlamaktır.‘
S. Freud, 1915
Freud’un aktarım üzerine düşünceleri, terapistin hastanın istekleri karşısındaki tutumuna ilişkin önemli bir başlangıç noktası sunar. Freud yoksunluk ilkesini 1915 tarihli Observations on Transference-Love yazısında, aktarım aşkının karşılanmasının analitik çalışmayı nasıl tehlikeye atacağını tartışırken açıkça formüle eder: Tedavi yoksunluk içinde yürütülmelidir. 1919 tarihli Lines of Advance in Psycho-Analytic Therapy yazısında ise bu ilkeyi genişletir ve gerekçelendirir.
Freud’un temel gerekçesi dinamik ve ekonomiktir. Karşılanmamış istek, tedaviyi sürükleyen itici güçtür. Bu istek aktarımda doğrudan doyurulursa değişime yönelik baskı azalır ve hasta, semptomlarının yerini alan ikame doyumlar bulabilir. Bu nedenle Freud, hastanın en yoğun biçimde arzuladığı doyumların özellikle esirgenmesini önerir. İsteğin eylemle karşılanmaması, onun anlamının ve aktarımdaki işlevinin araştırılabilmesini de mümkün kılar.
Bununla birlikte Freud yoksunluğu mutlak bir mahrumiyet olarak tanımlamaz. Her türlü doyumun esirgenmesini kastetmediğini kendisi belirtir ve hastaya bazı şeylerin tanınması gerektiğini kabul eder. Sorun, ilkenin sonraki teknik gelenek içinde katı ve değişmez bir kurala dönüştürülmesiyle belirginleşir. Bu kullanımda danışanın her talebi karşılıksız bırakılır, yakınlık sistematik olarak sınırlanır ve duygusal talepler yorumlanması gereken dirençler olarak ele alınır.
Bu noktada önemli bir kavramsal ayrım devreye girer. Freud’un kuramında ağırlık, dürtüsel isteğe (Wunsch) ve onun doyumuna verilir. Freud hastanın “ihtiyaç ve özleminden” (Bedürfnis und Sehnsucht) de söz eder, ancak ihtiyacı istekten ayrı bir kategori olarak ele almaz. İstek ile gelişimsel ihtiyaç arasındaki ayrımı kavramsallaştıran, sonraki kuramcılar olmuştur. Bu bakışa göre gelişimsel bir ihtiyacın karşılanmaması, istekte olduğu gibi kendiliğinden terapötik bir işlev görmez. Danışanın bu deneyimi ruhsal olarak işleyebileceği koşullar yoksa, gelişimi desteklemek yerine eski yaralanmaları yeniden canlandırabilir.
Dolayısıyla Freud’un yoksunluk ilkesi, istekler söz konusu olduğunda önemli bir uyarı olarak geçerliliğini korur: Aktarım isteklerinin eylemle doyurulması, analitik süreci ikame bir doyuma dönüştürebilir. Ancak bu uyarı gelişimsel ihtiyaçlara genellenemez; bu ihtiyaçlar karşısında yoksunluk, terapötik değil, yeniden travmatize edici bir deneyim hâline gelebilir.
Ferenczi: Tekniğin sınırında ilişki
“Psikolojik taktin, hastaya belirli bir şeyi ne zaman söylemek gerektiğiyle, ürettiği malzemenin sonuçlara varmak için ne zaman yeterli sayılacağıyla, bu sonuçların hastaya hangi biçimde sunulacağıyla, beklenmedik ya da şaşırtıcı tepkileri karşısında nasıl karşılık verileceğiyle, ne zaman susup yeni çağrışımları beklemek gerektiğiyle ve sessizliği sürdürmenin hangi noktada hastaya gereksiz acı vereceğiyle ilgili olduğu sonucuna vardım. (…) Peki, ‘takt’ nedir? Yanıtı pek zor değil: Empati kurma kapasitesidir.”
Sándor Ferenczi, 1928

Sándor Ferenczi
Yoksunluk ilkesinin bu sınırlarını klinik pratikte ilk kez ciddi biçimde sorgulayan isim Sándor Ferenczi olmuştur. Ferenczi’nin bu tartışmadaki yeri iki yönlüdür. 1920’lerin başında geliştirdiği “aktif teknik”le, analitik süreci tıkayan dirençleri aşmak ve bilinçdışı malzemeyi harekete geçirmek için yasaklar ve yönergeler kullanmayı denedi; yani yoksunluğu daha da sıkılaştırdı. Ancak bu müdahalelerin bazı hastalarda gerilimi artırdığını ve çocuklukta yaşanmış otoriter ilişkileri yeniden ürettiğini fark edince yön değiştirdi ve hastaya karşı daha esnek, kabul edici ve hoşgörülü bir tutuma yöneldi.
1928 tarihli The Elasticity of Psycho-Analytic Technique yazısında, analistin teknik ilkelere bağlılığını korurken klinik duruma duyarlı ve esnek olması gerektiğini savundu. 1930 tarihli The Principle of Relaxation and Neocatharsis yazısında ise önceki aktif tekniğin kısıtlayıcı tutumunu sorgulayarak, frustrasyonun yanı sıra gevşemeye ve hastanın duygusal ihtiyaçlarına duyarlı bir yaklaşımın önemini vurguladı. 1933 tarihli Confusion of Tongues Between Adults and the Child yazısında ise çocuğun şefkat dilinin yetişkinin tutku diliyle karıştırılmasını, çocuğun yaşantısının yanlış okunmasını ve duygusal gerçekliğinin tanınmamasını travmanın önemli kaynakları olarak ele aldı.
Ferenczi’nin arayışı, terapistin danışanın her isteğini karşılaması gerektiği düşüncesine indirgenemez. Onun açmazı daha derindir: Terapist, danışanın ihtiyaçlarına duyarlı olmaya çalışırken terapötik ilişkinin sınırlarını nasıl koruyacaktır? Ne zaman beklemek, ne zaman müdahale etmek, ne zaman yorumlamak, ne zaman daha doğrudan bir duygusal karşılık vermek gerekir? Ferenczi’nin son dönemindeki “karşılıklı analiz” denemeleri, bu sorunun ne kadar zor olduğunu gösterir. Analistin kendi öznelliğini ve yanılabilirliğini tanıması, terapötik ilişkiyi derinleştirebilir; ancak karşılıklılığın sınırları belirsizleştiğinde analist ile danışan arasındaki asimetriyi ortadan kaldırmak, yeni güçlükler de yaratabilir.
Bu sorular, tekniğin kendi başına yeterli olmadığını gösterir. Aynı müdahale bir danışan için anlamlı ve geliştirici olabilirken, bir başkası için reddedilme ya da yeniden yaralanma deneyimi yaratabilir. Terapistin tutumunu yalnızca önceden belirlenmiş kurallara göre değil, danışanın o andaki ruhsal durumunu ve ilişkinin niteliğini dikkate alarak değerlendirmesi gerekir.
Ferenczi’nin katkısı, terapistin kendi tekniğine duyduğu güveni de sorgulamaya açmasıdır. Bir kurala sadık kalmak, her zaman danışanın ruhsal gerçekliğine sadık kalmak anlamına gelmez. Terapistin kendi müdahalesini yeniden değerlendirebilmesi, danışanın deneyimine açık kalabilmesi ve gerektiğinde tutumunu değiştirebilmesi de terapötik çalışmanın bir parçasıdır.
Winnicott: Ego ihtiyaçları ve id talepleri
“Hastanın isteklerinden, örneğin sessiz kalma isteğinden söz etmek yerindedir. Regrese hastada ise ‘istek’ sözcüğü yanlıştır; onun yerine ‘ihtiyaç’ sözcüğünü kullanırız. Regrese bir hastanın sessizliğe ihtiyacı varsa, bu olmadan hiçbir şey yapılamaz. İhtiyaç karşılanmazsa sonuç öfke değildir; kendilik büyümesi süreçlerini durdurmuş olan çevresel başarısızlık durumunun yeniden yaşanmasıdır.”
Donald Winnicott, 1954

Donald Winnicott
Donald Winnicott’ın yaklaşımıysa, ihtiyaçların karşılanması tartışmasına iki önemli ayrım getirir: istek ile ihtiyaç arasındaki ayrım ve ego ihtiyaçları ile id talepleri arasındaki ayrım. İlk ayrım, 1954 tarihli Metapsychological and Clinical Aspects of Regression Within the Psycho-Analytical Set-Up yazısında belirginleşir. Winnicott’a göre terapötik süreçte gerileme ve bağımlılık ortaya çıktığında, danışanın durumunu bir istek olarak adlandırmak yanlış olur; burada söz konusu olan ihtiyaçtır. Danışan bir isteğin yerine getirilmesinden çok, henüz kendi başına sağlayamadığı bir çevresel ve ilişkisel desteğe gereksinim duyar. Bu durumu yalnızca doyurulmaması gereken bir talep olarak ele almak yetersiz kalır.
İkinci ayrım, 1960 tarihli Ego Distortion in Terms of True and False Self yazısında bebek gelişimi bağlamında ele alınır. Bu çerçevede ego ihtiyaçları, kişinin kendilik duygusunun gelişebilmesi ve sürekliliğini koruyabilmesi için gereken çevresel ve ilişkisel koşullarla ilgilidir: güvenilir bir çevre, duygusal olarak karşılanmak, yaşantısının fark edilmesi ve henüz kendi başına düzenleyemediği deneyimler karşısında destek bulmak. İd talepleri ise içgüdüsel uyarılmalar ve bunların doyurulmasına yönelik taleplerdir.
Winnicott açısından, ego henüz yeterince gelişmemişken id uyarılmalarının yoğun biçimde ortaya çıkması, kişi için bütünleştirilmesi güç, hatta travmatik bir deneyim yaratabilir. Buna karşılık, çevresel desteğin sağladığı güven içinde ego güçlendikçe içgüdüsel yaşantılar da daha fazla bütünleştirilebilir. Bu nedenle bir ego ihtiyacının karşılanması yalnızca anlık bir doyum sağlamak anlamına gelmez; bazen benliğin gelişebilmesinin önkoşuludur.
Bu yaklaşım, terapötik ilişkide karşılık vermenin anlamını yeniden düşünmemizi sağlar. Danışanın her talebini karşılamak zorunda değiliz. Fakat bir ego ihtiyacını, sanki yalnızca doyurulmaması gereken bir id talebiymiş gibi ele almak da gelişimi desteklemez. Bazen terapötik olarak anlamlı olan, danışanın henüz kendi başına sağlayamadığı bir deneyime ilişkide yer açabilmektir.
Balint: Tanınmaya yönelik gerileme ve doyum
“…regresyon tanınmayı, özellikle de hastanın iç sorunlarının tanınmasını amaçlar; içgüdüsel arzularının doyurulmasını değil…”
Michael Balint, 1968

Michael Balint
Michael Balint’in The Basic Fault (1968) adlı eseri, terapötik ilişkide ihtiyaçların karşılanmasını anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Balint, bazı danışanların terapi sürecinde daha erken ilişki biçimlerine gerileyebildiğini ve bu süreçte terapistin tutumunun belirleyici olduğunu düşünür. Bu bağlamda iyi huylu (benign) ve kötü huylu (malignant) gerileme arasında ayrım yapar. Bu ayrıma büyük ölçüde karşılık gelen ikinci bir ayrım da tanınmaya yönelik gerileme (regression for recognition) ile doyuma yönelik gerilemedir (regression for gratification).
Tanınmaya yönelik gerilemede danışanın temel beklentisi, belirli bir isteğinin yerine getirilmesinden çok yaşantısının fark edilmesi ve kendisine uygun bir karşılık bulmasıdır. Danışan, kendisini açıklamak ya da haklı çıkarmak zorunda kalmadan anlaşılabildiği bir ilişki arıyor olabilir. Doyuma yönelik gerilemede ise ilişki giderek belirli bir doyumun sağlanmasına odaklanır. Talepler artar, bağımlılık derinleşir ve bu doyum terapötik sürecin önüne geçer.
Balint’in ayrımı, terapistin danışanın gerileme içindeki ihtiyaçlarına nasıl karşılık vereceği sorusunu gündeme getirir. Ancak burada bir soru daha belirir: Tanınma ile doyum gerçekten birbirinden ayrılabilir mi? Danışanın yaşantısının görülmesi ve anlaşılması, kendi başına bir doyum biçimi değil midir?
Bu soruyu yanıtlamak için Balint’in kavramlarını olduğu gibi korumak, fakat tanınma ile doyum arasındaki ilişkiyi ayrıca incelemek gerekir. Bir ihtiyacın tanınması ile o ihtiyacın doğrudan karşılanması aynı şey olmayabilir. Balint’in 1930’lardan beri geliştirdiği ve The Basic Fault içinde yeniden ele aldığı yeni başlangıç (new beginning) düşüncesi de bu bağlamda anlam kazanır. Terapötik ilişki, danışanın geçmişte karşılanmamış ihtiyaçlarının yalnızca tekrarlandığı bir alan olmakla kalmaz; farklı bir ilişki deneyiminin mümkün olduğu bir başlangıç noktası da olabilir. Bunun gerçekleşmesi, terapistin her talebi karşılamasına değil, danışanın ihtiyacının ne olduğuna ve ilişkinin bu ihtiyaca nasıl yanıt verdiğine bağlıdır.
Kohut ve Bacal: Optimal hayal kırıklığından optimal karşılık verebilirliğe

Heinz Kohut
Heinz Kohut’un kendilik psikolojisinde geliştirdiği optimal hayal kırıklığı (optimal frustration) kavramı, ihtiyaçların karşılanması konusuna farklı bir açıdan yaklaşır. Kohut’a göre kendiliğin gelişimi, her ihtiyacın eksiksiz biçimde karşılanmasına bağlı değildir. Kişinin taşıyabileceği ölçüdeki hayal kırıklıkları, kendilik nesnesinin işlevlerinin aşamalı olarak içselleştirilmesine (transmuting internalization) ve böylece kendilik düzenleme kapasitesinin gelişmesine katkıda bulunur.
Burada iki noktanın altını çizmek gerekir. Birincisi, belirleyici sözcük optimaldir. Her hayal kırıklığı geliştirici değildir; bir deneyimin işlenebilir olması, kişinin gelişim düzeyine ve ilişkinin sağladığı desteğe bağlıdır. İkincisi, Kohut’un optimal hayal kırıklığı kavramı, terapistin bilerek hayal kırıklığı yaratmasını önermekten ziyade, kendilik nesnesinin kaçınılmaz kusurlarının ve karşılanmayan beklentilerin kişinin taşıyabileceği ölçüde deneyimlenmesinin gelişimsel işlevine işaret eder. Terapötik ilişkide ortaya çıkan empatik kopuşların fark edilmesi ve birlikte anlaşılması da bu sürecin bir parçası olabilir.
“Tüm içselleştirme süreçlerinin engellenme yoluyla gerçekleştiğini varsayamayız. Örneğin yeterince iyi bir durumda özdeşim ve özümseme gerçekleşir. Benzer şekilde, ebeveynin/analistin duyarlı bir kendilik nesnesi olarak önceden içselleştirilmiş olması, çocuğun/hastanın, ebeveynin/analistin kaçınılmaz empatik olmayan tepkilerine katlanabilmesini ve kendilik nesnesinin sınırlılıklarını daha az sarsılarak kabul edebilmesini sağlar. Bu, özellikle çocuklukta kendilik nesneleriyle ilişkileri travmatik olmuş hastalar için geçerlidir.”
Howard A. Bacal, 1985
Howard A. Bacal, optimal karşılık verebilirlik (optimal responsiveness) kavramıyla bu tartışmayı daha geniş bir çerçeveye taşır. Bacal, optimal hayal kırıklığını ve optimal doyumu birbirini dışlayan iki seçenek olarak görmez. Her ikisini de danışanın özgül ihtiyaçlarına ve terapötik durumun gerekliliklerine göre değerlendirilecek karşılıklar olarak düşünür. Optimal karşılık verebilirlik, terapistin danışanın iç dünyasını anlamasının yanı sıra bu anlayışı o danışanın ihtiyaç duyduğu terapötik deneyimi destekleyecek biçimde ilişkiye taşımasını da içerir; bu nedenle yalnızca yorumlamaya indirgenemez. Bacal’ın 1985 tarihli Optimal Responsiveness and the Therapeutic Process makalesi bu yaklaşımın temel kaynaklarından biridir. Bu yaklaşımda terapistin görevi, önceden belirlenmiş bir müdahale biçimini her durumda uygulamak değildir. Bazen danışanın yaşadığı bir hayal kırıklığının terapistle birlikte ele alınması, kendi kaynaklarını geliştirmesinin yolunu açabilir. Bazen de ihtiyaç duyduğu karşılığın ilişkide deneyimlenmesi terapötik değişimin önünü açabilir. Önemli olan, hangi karşılığın belirli bir danışan için, belirli bir anda, hangi işleve sahip olduğudur.
Böylece soru, terapistin doyum sağlayıp sağlamaması gerektiğinden daha kapsamlı bir hâl alır. Terapistin karşılığı danışanın kendilik duygusunu güçlendiriyor mu? Kendi yaşantısını anlamlandırmasına ve düzenlemesine yardımcı oluyor mu? Yoksa danışanın hareket alanını daraltarak onu belirli bir karşılığa bağımlı mı kılıyor? Optimal karşılık verebilirlik bu sorulara tek bir teknik reçete sunmaz. Terapistin dikkatini danışanın özgül deneyimine, ilişkinin o andaki niteliğine ve müdahalenin olası sonuçlarına yöneltir.
Sonuç
Freud’dan Bacal’a uzanan bu çizgi, doyum sorusunun psikanaliz içinde nasıl dönüştüğünü gösterir. Freud’da yoksunluk, aktarımın çalışılabilmesi için gerekli bir koşuldur. Ferenczi bu koşulun bazı danışanlar için yeniden yaralanmaya dönüşebileceğini fark eder. Winnicott istek ile ihtiyaç arasında ayrım yaparak karşılık vermeye kuramsal bir zemin kazandırır. Balint gerilemenin tanınmaya mı yoksa doyuma mı yöneldiğini sorar. Kohut ve Bacal ise frustrasyonu ve doyumu birbirinin karşıtı olmaktan çıkararak, karşılığın danışan için taşıdığı işleve bakar. Böylece tartışmanın odağı, terapistin doyum sağlayıp sağlamaması gerektiğinden, verdiği karşılığın danışan için ne anlama geldiğine doğru kayar.
Terapistin ilişkiye katılımını ve karşılıklılığın niteliğini öne çıkaran çağdaş ilişkisel psikanaliz, bu soruları farklı bir düzlemde ele alır. Bu tartışmayı terapistin ilişkiye katılımı üzerinden yeniden ele alan çağdaş ilişkisel psikanaliz ise ayrı bir yazının konusudur.
Meraklısı için okuma önerisi:
- Bacal, H. A. (1985). Optimal responsiveness and the therapeutic process. A. Goldberg (Ed.), Progress in Self Psychology, Vol. 1 içinde. Guilford.
- Bacal, H. A. (Ed.) (1998). Optimal Responsiveness: How Therapists Heal Their Patients. Jason Aronson.
- Balint, M. (1968). The Basic Fault: Therapeutic Aspects of Regression. Tavistock.
- Ferenczi, S. (1928). The elasticity of psycho-analytic technique. Final Contributions to the Problems and Methods of Psycho-Analysis (1955) içinde. Hogarth Press.
- Ferenczi, S. (1930). The principle of relaxation and neocatharsis. International Journal of Psycho-Analysis, 11.
- Ferenczi, S. (1932/1988). The Clinical Diary of Sándor Ferenczi. Harvard University Press.
- Ferenczi, S. (1933). Confusion of tongues between adults and the child. Final Contributions to the Problems and Methods of Psycho-Analysis (1955) içinde. Hogarth Press.
- Freud, S. (1915). Observations on transference-love. SE 12.
- Freud, S. (1919). Lines of advance in psycho-analytic therapy. SE 17.
- Kohut, H. (1971). The Analysis of the Self. International Universities Press.
- Kohut, H. (1984). How Does Analysis Cure? University of Chicago Press.
- Lindon, J. A. (1994). Gratification and provision in psychoanalysis: Should we get rid of “the rule of abstinence”? Psychoanalytic Dialogues, 4.
- Stone, L. (1961). The Psychoanalytic Situation. International Universities Press.
- Winnicott, D. W. (1954). Metapsychological and clinical aspects of regression within the psycho-analytical set-up. Through Paediatrics to Psycho-Analysis (1958) içinde. Tavistock.
- Winnicott, D. W. (1960). Ego distortion in terms of true and false self. The Maturational Processes and the Facilitating Environment (1965) içinde. Hogarth Press.


