
Dürtüden İlişkiselliğe Psikanaliz Tarihine Genel Bir Bakış
Psikanaliz, modern psikoloji ve psikoterapi disiplinleri üzerinde derin etkiler bırakan bir kuramsal çerçeve olarak, insan ruhsallığını anlamaya yönelik en kapsamlı ve dinamik paradigmalar arasında yer almaktadır. Freud’un 19. yüzyıl sonlarında geliştirdiği dürtü kuramı, bireyin içsel dünyasını biyolojik temelli itkiler ve bilinçdışı çatışmalar üzerinden açıklayan bir model sunmuştur. Ancak, psikanalizin gelişimi durağan olmamış, tarihsel süreç içinde nesne ilişkileri kuramı, bağlanma kuramı, ilişkisel psikanaliz ve araöznellik kuramı gibi yaklaşımlar, bireyin ruhsallığını ve terapötik süreci anlamada yeni perspektifler kazandırmıştır.
Bu yazıda, Freud’un klasik dürtü kuramından günümüz psikanalizine uzanan dönüşümü ele almayı hedefliyoruz. İlk olarak, psikanalizin içgüdüleri temel alan klasik kuramı incelenecek, ardından 2. Dünya Savaşı sonrası gelişen eleştirel yaklaşımlar ve ilişkisel paradigmaların psikanalitik düşünceye nasıl yön verdiği tartışılacaktır. Son olarak, günümüz psikanalitik anlayışında, analist ile danışan arasındaki dinamik ilişkinin nasıl yeniden konumlandığı ve bireyin ruhsal dünyasının yalnızca intrapsişik süreçlerle değil, ilişkisel bağlam içinde nasıl şekillendiği değerlendirilecektir.
Bu çerçevede, psikanalizin epistemolojik evrimi, bireyin zihinsel gelişimini anlamada biyolojik determinizmden ilişkiselliğe doğru nasıl bir dönüşümün yaşandığı incelenecek ve bu dönüşümün klinik uygulamalara etkisi ele alınacaktır.
Dürtü Kuramı Olarak Psikanalizin Doğuşu
Klasik psikanalizin kuramsal varsayımları
Psikanaliz, ilk olarak bir dürtü kuramı olarak ortaya çıktı. Dürtü kuramı insan yavrusunu doğumda sadece haz arayan bir ‘dürtü yumağı’ olarak kuramlaştırdı. Bu anlayışa göre, insan yavrusu sadece dürtülerini doyurabilmek ve haz alabilmek (karnını doyurabilmek, sıcaklık alabilmek v.b.) için dış dünyadaki ‘nesnelerle’ (öncelikle kendisine bakım veren annesiyle) ilişkiye geçmekteydi.
Diğer yandan klasik analitik kuram, doğumda sadece bir dürtü yumağı olan insan yavrusunun dış dünyanın yasakları ve günahlarıyla karşı karşıya geldiği andan itibaren bir üst ben geliştirmeye başladığını ve dürtüleri ve üst beni arasında bir denge kurabilmek için de bir benlik geliştirdiği iddia etti. Bu kavramsallaştırmaya göre insanın dürtüsel yanı olan id’i, dışsal dünyanın yasasını içselleştirmiş üst ben’i/’superego’su ve bu ikisi arasında denge kurmaya çalışan ‘ben’i/’ego’su arasında sürekli dinamik bir ilişki vardı. Bu anlamda klasik psikanalitik kuram bir ‘çatışma’ kuramıdır. İnsan ise intrapsişik dünyasındaki bu çatışmayı sürekli yönetmeye çalışan bir varlıktır. Bugün kullandığımız psikodinamik kuram ve terapi kavramlarının kökeni bu intrapsişik çatışma modelinden doğmuştur.
Klasik Psikanalizin Pratik Varsayımları
Klasik psikanalitik pratiği anlamak için kullanılan iki temel benzetme vardır. Bunlardan birisi cerrah, diğeri de boş ekran benzetmeleridir. Klasik analitik pratik, analisti bir cerrah soğuk kanlılığında tahayyül eder ve ‘hasta’nın kendi geçmişinden gelen arzu, ihtiyaç ve fantezilerini yansıtabileceği boş bir ekran işlevi görmesi gerektiğini iddia eder.
Bu anlayışa göre analizden geçtiği için boş ve mükemmel bir ayna işlevi görebilecek bir analist vardır. ‘Hasta’ da kökeni geçmişte olan arzu, ihtiyaç ve fantezilerini analiste ‘transfer eder’/aktarır. Analizin amacı bu aktarımı anlayıp, yorumlayarak ‘hasta’nın bilinç dışının bilince çıkmasına yardımcı olmaktır.
Klasik analitik anlayış analistin, hastanın çatışmasında hiçbir taraf tutmaması ve hastasını doyurmaması gerektiğini savunur. Bundan ne kast edilmektedir? Analist hastasını belirli bir yöne doğru teşvik ya da motive etmemelidir. Hastasını bir konuda taktir ettiğini dile getirmemelidir. Diğer yandan analistin anonim olması beklenir. Bu analistin boş bir ekran işlevi görmesi açısından önemlidir. Analist, hastasının sorularına cevap vermemeli, özel hayatının detaylarını paylaşmamalı, küçük de olsa hediye almamalı, hatta el sıkışmamalıdır.
2. Dünya Savaşı Yükselen Muhalif Sesler ve Dürtü Kuramından İlişkisel Psikanalize Geçiş: Freud’un Dürtü Kuramına Eleştiriler ve Yeni Paradigmalar
2. Dünya savaşı sonrasında klasik psikanalitik kuramın kıyasıya eleştirildiğini ve psikanalitik kuramın başka bir hatta doğru evrildiğini görüyoruz. Bu eleştirel anlayışın başını çekenler bizim bugün ‘İngiliz Bağımsızları’ olarak tanımladığımız kuramcı ve psikanalistlerdir. Bu psikanalistler arasında başı çekenler arasında Winnicot, Fairbain ve Bowbly’i sayabiliriz.
Winnicot ve Fairbain en temelde psikanalist olarak gözlemlerinden yola çıkarak Freud’u kıyasıya eleştirmiştir. Winnicot insan yavrusunun doğumdan itibaren ilişkisel bir varlık olduğunu dile getirmiştir. Diğer yandan, anne olmadan bebeğin varlığından bahsetmenin mümkün olmadığını ve bu çerçevede Freud’un iddia ettiği gibi tekil bir bebek ve onun intrapsişik dünyasından değil, anne-bebek ikiliğinden (dyad) bahsetmemiz gerektiğinin altının çizmiştir. Diğer yandan Winnicot, karşı aktarımın öneminden ve terapi odasında ‘şu anda ve burada’dan ilk bahseden kuramcılardandır.
Fairbain ise çalıştığı hasta popülasyonunda gözlemledikleri ile Freud’un kuramının birbiriyle örtüşmediğini fark etmiş ve bir bebeğin doğumda dürtülerini doyurma arzusunda değil, ilişki ihtiyacı içinde olduğunu dile getirmiştir. Fairbain’e göre Freud’un iddia ettiğinin aksine libido haz değil, ilişki aramaktadır. Diğer yandan Fairbain, insan yavrusunun Freud’un iddia ettiği gibi eksik bir varlık olarak doğmadığını, tam tersine yaşadığı örseleyici deneyimler sonucunda ‘parçalandığını’ iddia etmektedir. Bugün Fairbain travma kuramının ‘atalarından’ sayılmaktadır.
Bütün bu tartışmalar sırasında -belki de bugün halen en popüler kuramcılar arasında sayılan- Bowbly Bağlanma Kuramını geliştirmiştir. Winnicot ve Fairbain’e paralel biçimde, Bowbly de insanın doğası gereği ilişkisel bir varlık olduğunu ve doğumdan itibaren kendisine bakım verenle bağlanma eğiliminde olduğunu iddia etmiştir. Bugün psikanaliz dışında popülerliği koruyan en önemli kuramlardan birisi bağlanma kuramıdır.
Atlantik’in Öte Yakası: Kendilik Psikolojisi ve Yeni Yaklaşımlar
İngiltere ve İskoçya’da dürtü kuramını alt üst edecek iddialar ortaya atılırken, Atlantik’in öteki yakasında da paradigmatik bir değişim yaşanmaktadır. Daniel Stern laboratuvar deneyleriyle ampirik düzeyde insan yavrusunun doğumdan itibaren ilişkisel bir varlık olduğunu göstermektedir. Diğer yandan Chicago’da Kendilik Psikolojisi doğmaktadır.
Kohut, sadık bir Freudcu olmasına rağmen, gözlemlediği hasta popülasyonun psikolojik ihtiyaçları ve Freud’un dürtü kuramının uyuşmazlığından yola çıkarak kendilik psikolojisi (self psychology) kuramını geliştirir ve insanın ilişki ihtiyacının doğumdan ölüme kadar devam ettiğini iddia eder. Sağlıklı bir kendilik (self) inşa edebilmek için kendilik nesnelerine (self objects) ihtiyaç duyduğumuzu iddia eden Kohut, bunun mümkün olmasını, doğumdan ölüme kadar kurduğumuz ve bizi yer yer aynalayan, yer yer de idealize edebildiğimiz ötekilerle olan ilişkilerimize bağlar. Diğer yandan, Kohut klasik analizin, sağladığı içgörünün terapötik bir hedef olarak yeterli olmadığı kanısına vararak, analizin amacının bireyin daha işlevsel ve daha canlı hissetmesine yardımcı olmak olduğunu iddia eder.
İlişkisel Psikanalitik Bakışla Beraber Değişen Analitik Pratik
Analitik kuramdaki değişimler, analitik pratiği de derinden etkilemiştir. Artık bu yeni bakışta, analist nötr değildir ve her seansta ‘etten kemikten’ bir insan olarak arzuları, unutkanlıkları ve fantezileriyle vardır. Terapist karşı aktarımını hastasını anlamak için ‘kullanır’. Terapi odasında ‘şu anda ve burada yaşananlar’ terapötik bir önem kazanmıştır. Klasik analitik anlayışın boş ekran miti yıkılmıştır.
Psikanalitik Kuram içinde Araöznelliğin (Intersubjectivity) Doğuşu
Bugün psikanaliz içinde hakim olan araöznellik kuramı, 2. Dünya savaşını izleyen süreçte yaşanan bu yol ayrımının ortaya attığı yeni bakış ve bunun doğurduğu ilişkisel psikanalitik geleneğin bir devamıdır.
Araöznellik kuramının yapı taşlarını ortaya atan Storolow ve Atwood kendilik psikoloji geleneğinden gelmektedir. 1979 yılında Faces in a Cloud adlı bir kitap kaleme alarak psikanalitik kuram ve bu kuramı geliştiren kuramcıların psikobiyografileri arasındaki ilişkiyi irdelemişlerdir. En temelde psikanaliz içinde ‘öznelliği’ anlamamızı sağlayacak bir kuram geliştirmemiz gerektiğini iddia etmektedirler.
Bu kuramcıların başlatmış olduğu gelenek -içinde farklı düşünen birçok kuramcı barındırsa da- kendisinden önce gelen ilişkisel psikanalitik yaklaşımlardan da ayrılmaktadır.
Araöznel (Intersubjective) perspektiften bakan kuramcıların iddiaları şöyle özetlenebilir:
- Klasik psikanalitik kuramın izole zihin kavramsallaştırması bir mittir.
- Benlik her zaman bir ilişki içinde inşa edilir.
- Bir danışanı anlamak için araöznel (intersubjective) ilişkisel sistemde, öznelerin birbirlerini nasıl etkilediklerini anlamak gereklidir.
- Bu çerçevede patolojiyi kişinin psikolojik organizasyonundaki bir sorun olarak değil, ilişkisel sistem içinde anlamak gerekir.
- Danışanın analiz edilebilirliği danışan ve terapist ilişkisindeki uyum çerçevesinde değerlendirilmelidir.
- Deneyime yakın bir kuram kurmak gerekir ve evrensel olma iddiasındaki kavramlara (oedipus kompklesi, paranoid depresif pozisyon, aynalanma ve idealizasyon ihtiyacı gibi) mesafe geliştirilmelidir.
- Bilen bir özne olarak analist yoktur. Analizan ve analist anlamı beraber inşa eder.
- ‘İnilecek’ bir bilinçdışı yoktur. Geçmiş şu anda ve burada yeniden inşa edilmektedir.
- Terapi sürecinde ‘duyguları’ ve duyguların danışanın gelişimsel yolculuğunda nasıl şekillendiği anlamak önemlidir.
- Terapi sürecinde danışanın bilinçdışı senaryosunun kendisini ‘ortaya koyduğu’ durumları (enactmnetları) anlamak gerekir.
- Danışanın gelişimsel süreçte duygularını regüle etmek için geliştirdiği ‘çözümlerin’ ne olduğunu anlamak önemlidir. Terapinin amaçlarından biri de bu ‘bilinç dışı organize edici prensipleri’ (unconcious organising principles) ortaya çıkarmaktır.
- Bilinç dışı organize edici prensipleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir ancak terapinin amaçlarından bir diğeri de danışanın deneyim repertuvarını geliştirmesine yardımcı olmaktır.
- Bu çerçevede terapi odasında yaşanan ‘düzeltici duygusal deneyimler’ (corrective emotional experience) önemlidir.
Bu noktada Storolow’a kulak verelim: ‘Bizim görüşümüze göre başarılı bir psikanalitik tedavi, hastanın değişmez düzenleme ilkelerini değiştirerek veya ortadan kaldırarak terapötik değişim yaratmaz. Bunun yerine, analistle birlikte hastanın kişisel farkındalık kapasitesinin geliştirilmesiyle uyumlu yeni ilişkisel deneyimler yoluyla, alternatif ilkelerin oluşturulmasını ve pekiştirilmesini kolaylaştırır ve böylece hastanın deneyimsel dağarcığını genişletir. Daha genel olarak, yaşam döngüsü boyunca gelişimsel değişimin özünü oluşturan şey, özneler arası bir sistem içerisinde yeni düzenleyici ilkelerin oluşmasıdır.’ Storolow (çeviri ve vurgular: Mahan Doğrusöz)
Kuramsal dönüşümdeki bu anlayış terapi odasında olup, bitenleri de derinden etkilemiştir. Artık ilişkinin kendisi terapötik bir öneme sahiptir. Bu yüzden terapi sürecinde ‘şu anda ve burada’ olanlar terapötik bir işleve sahiptir. Diğer yandan, psişik gerçekliğin evrensel kurallarını bilen otorite rolünde bir terapist yerine, danışanın deneyimlerini onunla beraber anlamlandırmaya çalışan bir terapist anlayışı doğmuştur.
Bu çerçevede, hastanın karşısında ‘otantik’ olmak, etkilendiğini, hata yaptığını ifade etmek ve duygularını gösterebilmek terapötik bir anlam kazanmıştır. Böylece, karşı aktarımın terapötik bir araç olarak kullanılması ve analistin öznelliğinin sürece katılması söz konusu olmaktadır.
İlişkisel Psikanalize ve Varmış Olduğu Son Evreye Tarihsel Bağlamda Bakmak
Her kuram kendi döneminin bir ürünüdür. Bu çerçevede Freudcu kuram kaçınılmaz olarak modern zamanların, araöznellik kuramı ise içinde yaşadığımız ‘post-modern’ zamanların bir ürünüdür.
Bu noktada post-modernizmin ‘gerçeklik inşasına’ kısaca bakmakta yarar var. Post-modernism, yapısalcılık sonrası bir anlayışla ‘gerçekliğin bilinemez’ olduğunu, hatta ‘şeylerin’ bilinebilecek bir özü dahi olmadığını ve ‘gerçeklik’ dediğimiz şeyin sadece dille inşa edilebileceğini savunmaktadır. Evrensel olanı reddeden ve her şeyi bağlamı/sistemi içinde anlamaya çalışan bir anlayıştan bahsediyoruz. Bu anlayışa göre ‘bilen özne’ değil ‘anlamı inşa eden’ bir özne vardır. Bu yüzden post-modernistler sınırları çizili kuramlar yerine dinamik ve akışkan kuramlar inşa etmeyi tercih ederler.
Bu perspektiften baktığımızda, Freud’un geliştirdiği dürtü kuramını, araöznellik kuramıyla aşağıdaki şekilde karşılaştırmak mümkündür.
| Dürtü Kuramı | Araöznel Kuram |
| Positivist medikal model Modern Dürtü odaklı Biyolojik determinist Evrenselci Otorite olarak analist Kıta Avrupası 20 yüzyıl başı | İnşacı Post-modern İlişki odaklı Relativist/göreceli ‘elusive’/akışkan Eşlikçi olarak analist Amerika 20 yüzyılın son çeyreği-21. yüzyıl |
‘Panzehir’ Olarak Stephen A. Mitchell
Psikanalizin, dürtü kuramından ayrıldıktan sonra gelmiş olduğu ilişkisel gelenek içinde benim en çok önemsediğim kuramcıdan bahsederek noktalamak istiyorum.
Stephen A. Mitchell, araöznelcilerin ‘savrulduğu diğer uca’ karşın daha dengeli bir kuramsal çerçeveden hareket ediyor ve ilişkisel psikanaliz geleneği içindeki birçok kuramsal yaklaşımı sentezliyor. Buna ‘Çok Yönlü İlişkisel Matris’ adını veriyor. Bu modelde, bir danışanı anlarken hem kendiliği (self) anlamaya odaklı kuramlardan, hem nesne ilişkileri kuramından hem de araöznel (özneler arası) alanı anlamaya odaklı kuramlardan yararlanmamız gerektiğini ifade ediyor.
Bu çerçevede psikanaliz içindeki ilişkisel geleneğin bize sunduğu tüm bilgiyi, bir danışanı anlarken kullanmanın öneminin altını çiziyor. Görüşünü özetleyen vurucu bir alıntıyla Mitchell’e kulak verelim:
‘Benlik duygusu, nesne bağları ya da kişiler arası etkileşim arasında bir öncelik belirleme çabası, vücut formunu koruyan şeyin deri mi, kemik mi yoksa kas mı olduğunu belirlemeye çalışmaya benzer. Benlik duygusu da genellikle deri gibi bilince, yüzeye daha yakın olup, zihinsel yaşamın akışında sürekli bir yüzey ve şekil sağlar. Başkalarıyla olan bağlar çoğu zaman çıplak gözle görülemeyen kemikler gibidir ve deneyimi bir arada tutan temel bir iskelet çerçevesi sağlar. Kas sistemi gibi karakteristik etkileşim kalıpları, hem kendilik deneyiminin hem de nesne ilişkilerinin yer aldığı eylemi mümkün kılar. Tıpkı bedenin fiziksel boyutlarının fiziksel varoluşun korunmasına eşzamanlı ve birbirine bağlı olarak katkıda bulunması gibi, ilişkisel matrisin farklı boyutları da analitik araştırmanın vazgeçilmez yönleridir.’ (Stephen A. Mitchell’in Relational Concepts in Psychoanalysis, çeviri: Mahan Doğrusöz)
Son Söz
Psikanalitik kuram, 20. yüzyılın başından itibaren insan ruhsallığını anlamaya yönelik en kapsamlı yaklaşımlardan biri olmuş, ancak zamanla dürtü merkezli açıklamalardan ilişkisel ve bağlamsal modellerin ön plana çıktığı bir dönüşüm geçirmiştir. Freud’un klasik dürtü kuramı, bireyin ruhsal dinamiklerini içsel çatışmalar ve bilinçdışı süreçler üzerinden açıklayan güçlü bir model sunmuş, ancak insan gelişiminin ilişkisel bağlamda nasıl şekillendiğine dair soruları tam anlamıyla yanıtlayamamıştır. Bu boşluk, Winnicott, Fairbairn, Bowlby gibi kuramcılar tarafından eleştirilmiş ve psikanalitik düşünce nesne ilişkileri, bağlanma kuramı ve ilişkisel psikanaliz gibi yeni yönelimlere evrilmiştir.
Bu dönüşüm, psikanalitik pratiği de köklü biçimde değiştirmiştir. Klasik analistin “boş ekran” olarak konumlanması anlayışı yerini, terapistin sürece aktif olarak katıldığı, karşı aktarımı terapötik bir araç olarak kullandığı yeni bir modele bırakmıştır. Araöznellik kuramı, bu değişimin doruk noktasını temsil ederek, terapötik sürecin analist ve danışan arasındaki karşılıklı etkileşim üzerinden şekillendiğini savunmuştur. Ancak bu yaklaşım, bireyin içsel çatışmalarına dair geleneksel psikanalitik kavrayışın ihmal edilmesi riskini de beraberinde getirmiştir.
İçinde bulunduğumuz dönemin, değişik psikanalitik kuramların birbirlerine yaklaştıkları ve hatta birbirlerinden öğrendikleri bir dönem olduğunu düşünüyorum. Farklı kamplardaki kuramların birbirlerini anlama çabasını son derece değerli buluyorum. Bütün psikanalitik kuramların ortak noktası ‘insan’ olduğu için çoğu kuram aynı olguyu kendi dili ve kavramlarıyla anlatıyor.
Bu çerçevede, günümüz psikanalizinde, farklı ekoller arasındaki keskin sınırlar giderek belirsizleşmektedir. Klasik psikanalizin bilinçdışı süreçlere ve içsel çatışmalara yaptığı vurgu, ilişkisel ekollerin bağlanma dinamiklerini ve terapist-danışan etkileşimini merkeze alan bakış açısı ile birleştirilmektedir. Örneğin, günümüzde uygulanan birçok psikanalitik terapi modeli, bilinçdışı arzuların çalışılmasını ihmal etmeden, danışanın şu anki ilişkisel deneyimini anlamaya da önem veren ‘hibrit’ bir yaklaşımı benimsemektedir. Bu bağlamda, Kernberg’in nesne ilişkileri kuramı ile Kohut’un kendilik psikolojisini birleştiren modeller, farklı ekollerin sentezlenebileceğine dair başarılı örnekler sunmaktadır.
Psikanalitik ‘kuramlar’ insanı anlamak için büyük bir hazine. Bu hazinenin 125 yılı aşkın süreçte ürettiği ‘içgörülerden’ keyif aldığınızı umuyorum!

Görsel hakkında not: Londra Freud Müzesi’nde yer alan S. Freud’un analiz divanı. Divan Freud’un Nazilerden kaçarak Londra’ya yerleştiği 1938 yılında Viyana’dan getirilmiştir.
® Mahan Doğrusöz 2025


