“Bir analist olarak yaşamım boyunca öğrendiğim tek bir ders varsa, o da hastalarımın bana anlattıklarının büyük olasılıkla doğru olduğudur. Çoğu kez kendimin haklı, hastalarımın haksız olduğuna inandığım durumlarda, ancak uzun bir araştırmanın ardından, benim haklılığımın yüzeysel, onların haklılığının ise derin olduğu ortaya çıkmıştır.”
— Heinz Kohut, How Does Analysis Cure?
İnsan ruhunu anlamaya çalışmak, beraberinde tuhaf bir yanılsamayı da getirebiliyor: İnsan hakkında daha fazla şey öğrendikçe, insanı daha iyi tanıdığımızı düşünmek. Oysa bilgi ile anlayış, kavram ile deneyim, yorum ile hakikat arasında her zaman aşılması kolay olmayan bir mesafe var.
Psikoterapi alanında zaman zaman karşılaştığım bazı tutumlar, bu mesafenin nasıl gözden kaybolabildiğini düşündürüyor.
Kavramsal kibir: Psikolojik terminolojiye hâkim olmayı, insanın iç dünyasına nüfuz edebilmekle karıştırmak. Bir kavramı bilmek, onun işaret ettiği yaşantıyı anlamak değildir. Hele ki insanı, birkaç kuramsal başlık altında tanımlanabilecek bir varlık olarak görmek hiç değildir.
Epistemik üstünlük: Kendi yorumunu, karşısındaki insanın kendi deneyimine ilişkin anlatısından daha doğru ve daha geçerli kabul etmek. Böylece anlamaya çalışmak, farkında olmadan açıklamaya; dinlemek ise hüküm vermeye dönüşür. Kişinin kendi hikâyesi, bir başkasının zihninde çoktan tamamlanmış bir formülasyonun malzemesi hâline gelir.
Mesleki mülkiyet: Psikoterapiyi, belirli eğitimlerden geçmiş kişilerin sınırlarını çizdiği, giriş koşullarını belirlediği ve zaman zaman kendi mülküymüş gibi sahiplendiği bir alan olarak görmek. Oysa insanı anlama çabası herhangi bir mesleki aidiyetin sınırları içine sığdırılamayacak kadar geniş bir düşünsel uğraştır.
Sınır ihlali: Mesleki bakışın kişisel ilişkilerin içine taşınması; davet edilmeden insanların bağlanma biçimlerini, savunmalarını, kişilik örüntülerini ve farkındalık düzeylerini yorumlama hakkını kendinde görmek. Üstelik bunu çoğu zaman dostluk, iyilik ya da karşısındakine bir içgörü kazandırma niyetiyle yapmak. İyi niyet, bir başkasının iç dünyasına ilişkin sınırları gözetme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bütün bunların ortasında dikkate değer bir paradoks duruyor. İnsan öznelliğine, özerkliğine ve kendi anlam dünyasına saygıyı mesleki ilkelerinin merkezine yerleştiren bir alanın mensupları, bazen en temel insani ilişkilerinde bu ilkeleri unutabiliyorlar.
Oysa psikoterapötik düşüncenin belki de en kıymetli kazanımlarından biri, insanın bütünüyle bilinebilir olmadığı fikridir. Her insan, kuramsal açıklamalarımızdan taşan, kavramlarımızın sınırlarını aşan, kendine özgü biricikliğiyle karşımızda durur. Bu nedenle iyi bir terapistin niteliği yalnızca bildiklerinde değil, bilmedikleri karşısında gösterebildiği tevazuda da aranmalıdır.
Kendi yorumundan kuşku duyabilmek, karşısındakinin deneyimine öncelik tanımak, merakı otoriteye dönüştürmemek… Bunlar belki de mesleki olgunluğun en sessiz ama en önemli göstergeleridir.
Sonuçta insanı anlamaya çalıştığımız bir meslekte, insanı kendi kavramlarımızın içine hapsetmemeyi de öğrenmemiz gerekiyor.
Psikoterapi, hiçbir kişi ya da grubun sınırlarını çizip sahiplenebileceği bir alan değil. İnsan ruhu ise herhangi bir kuramın, ekolün ya da mesleki aidiyetin sınırlarına sığmayacak kadar zengin ve kendine özgü. Belki de bize düşen, insanı anladığımızdan emin olmak yerine, onu anlamaya yönelik merakımızı ve öğrenme isteğimizi daima canlı tutmak.
Görsel Henry Ensor’a aittir.


