Menu
DENEMELER

Neşesini Kaybeden Toplum

“İnsan, çocuk ya da yetişkin, ancak oyun içinde ve yalnızca oyun içinde yaratıcı olabilir.”

— D. W. Winnicott, Oyun ve Gerçeklik

Bir toplum ne zaman neşesini kaybeder?

Belki insanlar gülmeyi bıraktığında değil, kendiliğinden davranmayı bıraktığında. Bir şey söylemeden önce etrafa bakmaya başladığımızda. Bir fikir aklımıza geldiğinde ilk tepkimiz merak değil kaygı olduğunda. “Yapalım mı?” sorusunun yerini “Başımıza bir şey gelir mi?” aldığında.

Bir süre sonra dışarıdan birinin bizi susturmasına bile gerek kalmaz. Yasak, insanın içine ‘taşınır’.

“Bunu söylemeyelim.”
“Bunu paylaşmayalım.”
“Bunu böyle yapamayız.”
“Biri yanlış anlar.”
“Ne olur ne olmaz.”

Hayat, giderek görünmez bir tedbirler yönetmeliğine dönüşür. Üstelik korku yalnızca büyük politik meselelerde ortaya çıkmaz. Gündelik hayatın en küçük hücrelerine kadar sızar. İnsanlar mesleklerini icra ederken, sokakta dolaşırken, bir şey organize ederken, bir fikir ortaya atarken bile önce olası tehlikeleri hesaplamaya başlarlar. Böyle bir ortamda insanın zihni giderek “Ne yapmak istiyorum?” sorusundan uzaklaşıp “Neyi yapmamam gerekir?” sorusunun etrafında örgütlenir.

Ve belki asıl kayıp tam burada başlar.

Psikanalist Donald Winnicott, canlı ve sahici benliğin en temel ifadelerinden birini “spontaneous gesture” — kendiliğinden jest olarak tanımlamıştı. Çocuğun dünyaya doğru yaptığı, önceden hesaplanmamış o küçük hareket: uzanmak, istemek, yaratmak, ses çıkarmak, oyuna girişmek.

Bu jest henüz toplumsal olarak düzenlenmemiştir. Bir performans değildir. Onay almak için yapılmaz. Çocuk onu yaptığı için yapar. Çevre bu hareketi ‘karşılayabildiğinde’ çocuk çok temel bir deneyim edinir: Ben varım ve dünyaya doğru hareket edebilirim.

Ama çevre sürekli uyum talep ediyorsa çocuk başka bir şey öğrenir: Kendin olma.

İnsan dışarıdan bakıldığında son derece uyumlu, başarılı, hatta kusursuz görünebilir; fakat bütün bu uyumun altında canlılık duygusu giderek kaybolabilir.

Belki toplumların da kendiliğinden jestleri vardır. Şakalaşmak. Sokakta oyalanmak. Bir yabancıyla konuşmak. Yeni bir şey denemek. Saçmalamak. Yanılmak. Flört etmek. Dans etmek. Merak etmek. Gereksiz bir şey yapmak. Bir fikrin peşinden gitmek. Sırf içinden geldiği için bir şey yaratmak.

Bunlar önemsiz davranışlar değildir. Bunlar yaşam belirtileridir.

Oysa bugünün Türkiye’sinde zaman zaman toplumsal hayatın üzerine üç kelimelik görünmez bir motto çökmüş gibi hissediyorum: İtaat et. İbadet et. Tüket.

İtaat et: Sana çizilmiş sınırların dışına fazla çıkma. İbadet et: Sana sunulan doğru yaşam biçimine uy. Tüket: Geri kalan boşluğu satın aldıklarınla doldur.

Bu üçlüde eksik olan şey dikkat çekicidir: Yaratmak.

Merak yoktur. Sorgulama yoktur. Oyun yoktur. Hayal yoktur. Deney yoktur. Yanılmaya yer yoktur. Yaratmaya da.

Çünkü yaratıcılık, doğası gereği itaatsizdir. Var olanı olduğu gibi kabul etmek yerine, “Başka türlü olabilir mi?” diye sorar. Sanatın, bilimin, düşüncenin ve hatta mizahın başlangıcında biraz bu vardır. Çocuk da oyun oynarken bunu yapar. Bir sandalye artık sandalye değildir; gemidir. Bir battaniye ev olur. Bir tahta parçası kılıç olur. Gerçekliğin kendisine verilen biçimiyle yetinmez; onu yeniden kurar. Bu yüzden Winnicott için oyun yalnızca çocukların eğlencesi değildir. Yaratıcılığın ve ruhsal canlılığın yaşadığı alandır.

Korku ise oyunun düşmanıdır. Sürekli kendisini gözleyen insan oynayamaz. Sürekli hata yapmaktan korkan insan deneyemez. Sürekli yanlış anlaşılmaktan çekinen insan düşüncesini sonuna kadar götüremez. Ve sürekli itaat etmesi beklenen insan, bir süre sonra yalnızca ne söylememesi gerektiğini değil, ne düşünebileceğini de önceden sansürlemeye başlar.

İşte o noktada baskı yalnızca neşeyi ve spontanlığı değil, yaratıcılığı da kastre eder. Çünkü yaratmak için insanın içinde kimseye hesap vermeyen bir alan gerekir. Biraz pervasızlık. Biraz oyun. Biraz saçmalama hakkı. Biraz “Bakalım ne olacak?” diyebilme cesareti.

Belki bu yüzden korkunun hâkim olduğu toplumların atmosferinde tarif edilmesi zor bir ağırlık vardır. İnsanlar hâlâ gülebilirler; restoranlar dolabilir, alışveriş merkezleri kalabalık olabilir, eğlence devam edebilir. Fakat bütün bunların altında başka bir şey eksiktir: vitality — canlılık.

Canlılık insanın dünyaya doğru yaptığı kendiliğinden hareketten doğar: “Bunu merak ediyorum.” “Bunu yapmak istiyorum.” “Bunu söylemek istiyorum.” “Böyle bir şey acaba mümkün mü?”

Bir toplum bu hareketleri sürekli cezalandırır, küçümser ya da kuşkuyla karşılarsa, insanlar sonunda kendi arzularının başına küçük birer polis dikmeye başlarlar. Ve artık dışarıdan “Sus” denmesine gerek kalmaz. İnsan kendi kendine susar. Dışarıdan “Yapma” denmesine gerek kalmaz. İnsan daha istemeden vazgeçer.

Belki otoriter kültürlerin en derin psikolojik başarısı da budur: İnsanların yalnızca davranışlarını değil, spontanlıklarını yönetmek.

Bu nedenle bir toplumun ruhsal sağlığını ‘başka’ sorularla da ölçmek gerekir: İnsanlar hâlâ oynayabiliyor mu? Hâlâ merak ediyor mu? Hâlâ saçmalayabiliyor mu? Hâlâ yeni bir şey deneyip başarısız olma hakkını kendilerinde görebiliyor mu? Hâlâ birbirlerinin neşesini çoğaltıyorlar mı?

Ve en önemlisi: İnsanlar hâlâ dünyaya doğru kendiliğinden bir hareket yapabiliyor mu? Çünkü bazen baskının en başarılı olduğu an, insanın sustuğu an değildir. İçinden artık hiçbir şey yapmak gelmediği andır.

Ve belki direnişin en küçük ama en temel biçimlerinden biri de tam burada başlar: Yeniden merak etmek. Yeniden oynamak. Yeniden yaratmak. Ve dünyaya doğru, kimseden izin almadan, küçük spontan bir adım atmak.

İlham olması umuduyla…

Video YouTube’dan yüklenmiştir. Tüm hakları hak sahiplerine aittir.

Görsel Henry Matisse’e aittir.