Menu
DENEMELER

Zenginler İçin Psikoterapi

How did We Get Here (2016), Hale Tenger

Kavramlar üzerinden düşünmeyi ve yazmayı seven birisi olarak kişiselleşmiş meseleler, spesifik olaylar ve insanlar üzerine yazmaktan kaçınırım ama zihnimi üniversite yıllarımdan beri kurcalayan bu konuyu süslü kavramlar ve afili kuramların arkasına gizlemeden, olabildiğince yalın ve dürüst biçimde ifade etmek istediğimi fark ettim. Bu biraz da bir kral çıplak yazısı.

Türkiye, her zaman bir yoksullar ve varsıllar ülkesi olmuş. Bu kadar keskin sınıfsal hatlarla bölünmüş bir ülkede yaşıyor olmamız yeni bir durum değil. Oysa yoksulluk ve varsıllık arasındaki uçurumun artış hızı ve bunun karşısındaki ‘çaresizliğimiz’ son derece yeni. Bu sınıfsal uçurumun hayatın her arenasını ele geçirdiğini görmek de o ölçüde umut kırıcı. Varsıllık ve yoksulluk arasındaki bu can yakıcı uçurum, her alanda olduğu gibi psikoterapist olmak isteyen psikologları da, psikoterapi hizmeti almayı arzu eden, buna ihtiyaç duyan herkesi de derinden etkiliyor.

Genç bir üniversite öğrencisiyken, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümündeki bir hocamın yönlendirmesiyle gitmeye başladığım psikoterapist bana aynen şöyle demişti: ‘Bir insanın nasıl parası olmaz, anlayamıyorum.’ Aynı psikoterapist, kendisinden süpervizyon almak isteyen en yakın arkadaşımın kendisinden istenen rakam karşısındaki şaşkınlığına karşı ‘Bu parayı nereden bulursan bul, beni ilgilendirmiyor.’ demeyi de ihmal etmemişti. Şimdi bu psikoterapist bir vakıf üniversitesinde profesör olarak çalışıyor. Oysa ben o zaman yaşadığım hayreti hâlâ unutamıyorum.

1990’lı yılların Türkiye’sinde terapi bir lükstü. Psikoloji kökenli psikoterapistlerin çoğu çok zengin ailelerin ayrıcalıklı hayatlar yaşayan ‘kızlarıydı’. Psikoterapi Nişantaşı, Teşvikiye, Bağdat Caddesi üçgeninde zenginlerin zenginlere sunduğu bir hizmetti. Psikoterapide uzmanlaşmak da, psikoterapi hizmeti alan bir danışan olmak da son derece lükstü.

Türkiye, aradan geçen otuz yılı aşkın sürede, o gün beni hayrete düşüren ticari bakışı yaygınlaştırarak bütün alana hâkim kılmayı ‘başardı’. Bugün Türkiye’de psikoloji eğitimi de, klinik psikolojide uzmanlaşmak da, psikoterapi eğitimi de hâlen çok büyük bir lüks olmaya devam ediyor. Daha da üzücü olan, aradan geçen bunca yılın psikolojide uzmanlaşmayı daha demokratik ve ulaşılabilir hâle getirmek yerine yüksek lisans programlarının kalitesini düşürmeyi, fiyatlarını ulaşılmaz hâle getirmeyi ‘başarmış’ görünmesi.

Bu alanda uzmanlaşmak için azimli ve çalışkan bir öğrenci olmanız yeterli değil; yeni çıkan yönetmeliğin öngördüğü klinik psikoloji uzmanlık derecesini alabilmeniz için milyonlarca liraya varan fahiş ücretlerle, eğitim kalitesi sorgulanabilir vakıf üniversitelerinin sunduğu yüksek lisans programlarına ‘mahkûmsunuz’. Psikolojide uzmanlaşmanın bu kadar büyük bir hızla ticarileştiğini görmek bana akıl almaz geliyor. Diğer yandan, milyonlarca lira karşılığında sunulan uzmanlık programlarının çoğu içler acısı durumda. Eğitimi veren kadroların klinik psikolojiyle alakasının olmamasından tutun, vitrine konan anlı şanlı akademik kadroların eğitimin içeriğiyle hiçbir ilişkisinin olmamasına kadar birçok etik sorunu barındıran bu eğitim programlarının kaygısının eğitsel değil, ticari olduğunu anlamak için arif olmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Ruh sağlığı gibi son derece önemli bir alanda uzmanlaşmanın içerik olarak bu kadar ucuzlaması ama maliyet açısından bu kadar ulaşılmaz hâle gelmesi, içinde bulunduğumuz dönemdeki ‘çürümenin’ bir yansıması. Oysa ben bu ortamda kimsenin kralın çıplak olduğundan cesaretle bahsettiğini hiç duymuyorum. ‘Bir sabah ansızın’ dolaşıma giren bir yönetmelikle ruh sağlığı alanındaki psikologların yetkilerini düzenleyen zihniyet ne klinik psikoloji programlarının kalitesiyle ne de bu programların fahiş ücretleriyle ilgili. Alandaki uzmanlaşmanın şartlarının kâğıt üzerindeki düzenlemelerle çözülebileceğini düşünen bu anlayışın, ruh sağlığı hizmetlerinin kalitesinin artmasına dair bir kaygı taşıdığından da hiç emin değilim. Aksine, bu düzenlemelerin hedeflediklerinin tam zıttını yarattığını gözlemlediğimiz bir dönemdeyiz.

Diğer yandan, bugün psikoterapi Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar ulaşılmaz bir hizmet olma yolunda. Otuz yılı aşkın süre öncesinde ‘zenginlerin zenginlere sunduğu bir hizmet’ olan psikoterapi, içinde yaşadığımız yarılmanın şanssız tarafında kalanlara hiç olmadığı kadar sırtını dönmüş durumda. Üniversiteden yeni mezun olduğum dönemde, bir genç dealizmiyle kitleselleşmesini arzuladığım psikoterapi, bugün Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar sınıfsal olarak ayrıcalıklı bir kesimin hizmetinde. Ruh sağlığı hizmetlerine erişimin bir insan hakkı olduğu fikrinden birkaç ışık yılı ötedeki bu anlayış, kitlelerin ruh sağlığıyla ilgilenmekten çok, ruh sağlığını metalaştırmakla meşgul.

Yazıklar olsun!