Menu
SÖYLEŞİLER

Prof. Dr. Mark Solms’la Nöropsikanaliz, Terapi Okulları ve Psikodinamik Terapinin Geleceği Üzerine Bir Söyleşi

Mahan Doğrusöz: Nöropsikoloji gibi bir temel bilim dalında eğitim almış birisi olarak, psikanalist olma yolculuğunuzla ilgileniyorum. Günümüzde birçok bilimsel çevrede ya göz ardı edilen ya da “modası geçmiş” olarak görülen psikanalize yönelmenize neden olanların ne olduğunu merak ediyorum.

Mark Solms: Nöropsikoloji okudum çünkü beynin zihinsel yönüyle ilgileniyordum. Beyinle ilgili büyüleyici olan şey, diğer herhangi bir vücut organından veya doğadaki herhangi bir şeyden farklı olarak, öznel deneyime sahip olmasıdır. Başka bir deyişle, bir zihni vardır. Bu yüzden nöropsikoloji okuyarak, zihni olan “bu şeyi” inceleyeceğimi düşündüm. Beni nöropsikolojide ilgilendiren şey zihindi ama eğitim sürecimde çok hayal kırıklığına uğradım. Nöropsikolojiye aslında nörodavranışçılık veya nörobilişçilik denmeli. Zihnin işlevlerini inceliyor, ancak deneyimi hiç incelemiyor. Örneğin, profesörlerim bana beynin bellek işlevlerini öğretirken, “ama neden belleği deneyimliyoruz? Neden deneyime sahibiz?” gibi sorular sorduğumda “böyle sorular sormayın’ dediler. Yani öznellik bilimden dışlanıyor çünkü bilim nesnelliğe ulaşmayı hedefliyor. Ama öznel deneyim, bildiğiniz gibi, şu anda deneyimlediğiniz için var, doğanın bir parçası. Bunu göz ardı edemeyiz ve eğer zihni öznel bir bakış açısından da incelemezsek, nasıl çalıştığını asla anlayamayız. Beynin deneyimleme kapasitesinin bir nedeni var. Bir şey yapıyor olmalı; bunu hesaba katmazsak, doğanın bu kısmının nasıl çalıştığını asla anlayamayız. Bu yüzden nöropsikoloji eğitimim sırasında duyduğum hayal kırıklığı ve hüsran nedeniyle psikanalize yöneldim. Çünkü psikanaliz öznel deneyimi inceler. Ve çok önemli olarak, yöntemi sadece öznelliği incelemek için tasarlanmış olmakla kalmaz, aynı zamanda öznel deneyimin incelenmesinden yola çıkarak öznelerin “neyden” oluştuğuna dair bir dil geliştirmiş ve bu konuda çok gelişmiş teoriler ortaya koymuştur. Bu yüzden sadece yöntemi değil, bu kavramları ve teorileri de nörobilime getirmek istedim ki beynin bu yönünü inceleyebilelim. Nörolojik hastaları ve nörolojik kullanımı, nörolojik yöntemleri psikanalitik yöntemlerle birlikte inceleyebilir, nöropsikolojik kavramları psikanalitik kavramlarla birlikte kullanabiliriz, böylece hem öznel hem de nesnel yönleriyle bütünlüğü gerçekten inceleyebiliriz. Bu da beni birçok ilginç keşfe götürdü; örneğin rüyaların beyin mekanizmalarına, konfabulasyon amnezisi ve anosognosia gibi çok karmaşık nöropsikiyatrik bozuklukların beyin mekanizmalarına ve nihayetinde bizzat bilincin beyin mekanizmalarının incelenmesine götürdü. Bu yüzden yaptıklarımdan pişman değilim, profesörlerim ve meslektaşlarım dehşete düşmüş olsalar da. Bir nörobilimcinin psikanalizi incelemesinin, bir astronomun astrolojiyi incelemesine benzediğini söylediler.

Mahan Doğrusöz: Bu anlamda çok muhafazakârdılar.

Mark Solms: Evet, ama şunu söylemeliyim ki, psikanalizi nörobilime dahil etmekle ilgileniyordum. Ancak bunu bir kez kurduktan sonra, zihnin nasıl çalıştığına dair modellerimizi test etmek için psikanalitik yöntemlere ek olarak veya onlardan farklı yöntemler kullanarak psikanalitik teorinin gelişimine katkıda bulunmanın da mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bunun iki yönlü bir süreç olduğunu düşünüyorum.

Mahan Doğrusöz: Psikanaliz tarihinde, düşünce yapınızı ve psikanalist olarak kendinizi şekillendiren, sizin için örnek teşkil eden figürler var mı? Ve onları sizin için bu kadar özel kılan nedir?

Mark Solms: Öncelikle şunu söylemeliyim ki, çalışmalarına en çok odaklandığım psikanalist Freud’dur. Bunun nedeni ise, öncelikle çok farklı psikanaliz ekolleri varken, tek ortak paydanın Freud olmasıdır. Bu yüzden, temellerden başlayıp sonra üzerine inşa edebileceğimi düşündüm. Freud’la başlamamın diğer bir nedeni ise, Freud’un bir nörolog olması ve dolayısıyla zihin hakkındaki kavramlarının, düşünme ve kuramsallaştırma biçiminin, zihin hakkında nörobilimsel düşünme biçimleriyle çok daha kolay bütünleşebilmesidir. Bu yüzden çoğunlukla Freud’a odaklandım.

Eğitimim Freudyen analizdi, ancak İngiltere’deydi. Üyesi olduğum İngiliz Psikanaliz Derneği ve eğitim aldığım Londra Psikanaliz Enstitüsü, çoğunlukla Kleincı bir dernek. Bu yüzden Melanie Klein ve Wilfred Bion’a da çok fazla maruz kaldım. Bion’un olağanüstü bir zekâ olduğunu ve zihin hakkındaki düşünme biçimim üzerinde büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Kleincilerle ilgili olarak, bağlantıların ne olduğunu anlamak benim için önemliydi. Freudyen teorinin hangi yönlerini geliştirdiler? Yani, elbette çok daha ilkel zihinsel durumları incelediler; böylece savunma süreçleri ve yıkıcı dürtü hakkındaki anlayışımızı geliştirdiler. Dolayısıyla, bunun Freud’un teorisini tümüyle geçersiz kılan veya onun yerine geçen bir yaklaşım olmadığını doğru kavradığımızda, yıkılıcılığın rolüne ilişkin anlayışımızı geliştiren bir katkı olduğunu görürüz. Daha ilkel durumlara ilişkin anlayışımızı geliştiren bir katkı olduğunu görürüz. Tabii ki teknik bakımından da karşıaktarımın rolü ve benzeri konulardaki anlayışımızı geliştiren bir katkı olmuştur. Dolayısıyla, Britanya’daki gibi, ya biri ya da diğeri olmak zorunda olduğunu düşünenlerden değildim. Ben daha çok, Kleincı yaklaşımın Freud’un attığı kuramsal temellerin bazı yönlerini nasıl geliştirdiğini anlamaya çalışıyordum.

Britanya’da bağımsızlar olarak adlandırılan orta grup içinde, Winnicott da bende son derece olumlu bir izlenim bıraktı. Winnicott’la ilgili sorun, dilini diğer dillerle ilişkilendirmenin çok zor olmasıydı çünkü her şey için kendi terimlerini kullanıyordu. Bu nedenle, Winnicott’ın görüşlerini klasik Freudyen kavramlarla ve Klein’ın kavramlarıyla nasıl bütünleştirebileceğimiz de benim özel ilgi alanlarımdan biriydi. Biliyorum, çok eski ve temel figürlerden bahsediyorum, ama beni en çok etkileyenler bunlar oldu.

Mahan Doğrusöz: Bunlar bizim için eski isimler değil. Bugün psikanalistler arasında Klein ve Winnicott’tan sürekli bahsedildiğini duyuyoruz.

Mark Solms: Kleincılar, benim eğitim aldığım 1980’lerde hâlâ çok aktiftiler. 1990’ların başlarında ise Betty Joseph vardı. Odada gerçekten neler olup bittiğine odaklanmasıyla beni çok etkiledi. Gerçekten neyi gözlemliyor, neyi çıkarımsal olarak kurguluyorsunuz? Neyi hayal ediyor, düşlemleştiriyor, yeniden yapılandırıyorsunuz? Bu, kendi tekniğim üzerinde büyük bir etki yarattı; gerçekten gözlemlediğiniz şeye, yani aktarıma, karşıaktarıma, burada ve şimdi gerçekleşen etkileşime odaklanmak. Beni daha az etkileyenler ise Kohut ve Lacan oldu. Onları takdir etmediğim için değil, sadece onlara dair daha az uzmanlığım, daha az anlayışım var. Her şeyi bilemeyeceğimizi düşünüyorum. Bu yüzden Lacan ve Kohut’u hiçbir zaman gerçekten derinlemesine incelemediğimi belirtmek önemli. Günümüzün ilişkisel okulunu da daha az inceledim, ancak yaptıkları çok ilginç.

Dediğim gibi, Freud ile başladım, sonra bu diğer gelişmelerin Freud ile nasıl ilişkili olduğunu inceledim ve nöropsikanalizi çok bütünleyici bir yaklaşım olarak görüyorum. Psikanaliz alanına, herhangi bir ekole değil, genel olarak alana farklı bir bakış açısı getirmeye çalışıyoruz.

Mahan Doğrusöz: Tanıdığım psikanalistler psikolojinin katı bilimsel yönünden kopukken, psikoloji alanında tanıdığım bilim insanları ise başka bir insanın ruhunun derinliklerine inmek için gereken empati, yaratıcılık ve sezgiden yoksunlar; oysa siz bu ikisini kendinizde bütünleştirmişsiniz. “Bilimsel benliğiniz” ile “psikanalist benliğiniz”i nasıl uzlaştırıyorsunuz?

Mark Solms: Bence en önemli şey, daha önce söylediğim gibi, öznelliğin doğanın bir parçası olduğudur. Dolayısıyla öznel tarafı, yani duygu tarafını ciddiye almak bilim dışı olmak anlamına gelmez. Öznellik duyguya dayanır ve öznel deneyimi ciddiye alarak daha az bilim insanı olduğumu düşünmüyorum. Şimdi, psikanaliz eğitimi aldığınızda ve eğitiminizin bir parçası olarak kendiniz de analizden geçtiğinizde, bildiklerinizi gerçekten anlamaya ve neyin ne olduğunu kavramaya başlarsınız. Ve bunu, sizinle aynı durumda olan diğer insanlara karşı şefkat geliştirmeden yapamazsınız. Kendi acınızı anladıktan sonra, bu elbette diğer insanların acısını anlamanıza yardımcı olur. Empati olmadan psikanaliz yapamazsınız. Bence psikanalizin en önemli aracı empatidir, Kleincıların karşı aktarım dediği şey. Freud’un dar anlamda kullandığı karşıaktarımdan değil, geniş anlamda karşıaktarımdan söz ediyorum. Bu, hastanızın ne hissettiğini hissedebilmek ve bana ait olanı ona ait olandan ayırabilmekle ilgili. Dolayısıyla, burada bir ikilik görmüyorum. Ve bence Freud’un bilime en büyük katkısı, ruhsal gerçekliği dahil etmesiydi; çünkü, dediğim gibi, ruhsal gerçeklik zaten vardır. Öznel deneyimi dahil etmek bilimi büyük ölçüde zenginleştiriyor; onu bir şeye indirgemiyor. Burada söz konusu olan, öznel deneyimin bir insanın ne olduğuna dair bilebileceğimiz şeylerin yarısını oluşturduğunu kabul etmek, benimsemek ve bunun anlamını araştırmaktır.

Belki bir şey daha söylemeliyim; beyne olan ilgim çocukluktaki bir deneyimle başladı. Ağabeyim beyin travması geçirdi ve onun nasıl değiştiğini gördüm. Bu beni ve tüm ailemi etkiledi. O yüzden beyin benim için hiçbir zaman yalnızca nesnel bir araştırma konusu veya dışarıdan incelenecek bir şey olmadı. Ben çocukluğumdan beri beynin insanın kendisi olduğunu, ikisinin birbirinden ayrılamayacağını biliyordum. İnsan bedeniyle vardır; bu beden öznel ve kişisel deneyimi de taşır. Bunun ilişkilerden özsaygıya kadar her şey üzerinde etkileri olur.

Mahan Doğrusöz: Bu deneyimi paylaştığınız için teşekkürler. Bir diğer sorum ise, psikanalist olmak için eğitim aşamasında olan psikanaliz öğrencilerine ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? Şöyle ki, ben de bir zamanlar onlardan biriydim ve yıllar önce bu yolculuktan vazgeçtim çünkü kişisel olarak birbirinden kopuk veya birbirine düşmanca yaklaşan psikanaliz okulları beni tamamen kafa karışıklığına sürüklemişti. Bu alandaki çeşitli ve hatta düşmanca okulların “çapraz ateşindeki” genç psikanaliz öğrencilerine ne tavsiye edersiniz?

Mark Solms : Sorunuza cevap vermeden önce bir şey söylemek istiyorum. Bu aynı zamanda nörobilim öğrencilerine de söylemek istediğim bir şey. Beyne ilk başta neden ilgi duyduğunuzu unutmayın. Beyin, sadece bu eşsiz özelliğe sahip olduğu için ilgi çekicidir. Profesörlerinizin size artık indirgemeci gibi düşünmeniz ve öznelliği dışlamanız gerektiğini söylemesine izin vermeyin. Bizi ilk başta ilgilendiren şey buydu ve gençlikteki ilgi alanlarımıza, bizi motive eden şeye sahip çıkmalıyız.

Psikanaliz söz konusu olduğunda, söylenecek iki şey var. Birincisi, daha önce de söylemeye başladığım gibi, ilgim her zaman psikanalizdeki gelişmeleri Freud’a nasıl bağlayabileceğim, herhangi bir teorinin onun teorisiyle nasıl ilişkilendirilebileceği üzerine olmuştur. Bu, daha büyük resmi görmemi sağlıyor. Yeni okulların her biri bütünü değiştirmeksizin bir yönünü geliştiriyor. Kleincıların ne yaptığını size zaten söyledim. Özellikle yıkıcı dürtüyü ve bunun psikopatoloji anlayışımız üzerindeki etkisini incelediler. Daha ilkel zihinsel örgütlenmelere sahip çocukları ve ağır hastaları incelediler, ancak her hasta bu kadar ağır düzeyde değil. O nedenle bu kavramlar herkese genelleştirilemez; belirli bir odak noktasından ortaya çıkarlar. Örneğin Kohut, narsisizmi incelemiştir. Zihnin tamamı narsisizmden ibaret değildir. Bu, zihnin bir yönüdür; Kohut, bunun ve teknik üzerindeki etkilerinin anlaşılmasına katkıda bulunur. Kernberg için de aynısını söyleyebilirsiniz. Kernberg, sınırda kişilik bozukluğunu inceliyor. Dolayısıyla tüm teorisi sınırda kişilik durumlarıyla ilgilidir. Ama ben sınırda değilim, hastalarımın çoğu da sınırda değil. Bu kavramlar son derece değerli ama her şeyi kapsamıyorlar. Yani diğerleriyle de devam edebilirim. Bu yüzden tavsiyem, eski olsa bile Freud’la başlamanız. Onu temel alın ve sonra diğer teorisyenlerin Freud’un başlattığı alanın hangi yönüne nasıl katkıda bulunduklarını anlamaya çalışın.

Söylemek istediğim diğer şey ise, tüm farklı okulların aralarındaki farklılıkları abartmaya çalıştıklarıdır. Her biri “Bakın ne kadar yeniyim, benim sayemde her şey ne kadar farklı” demek istiyor.Ben ise buna böyle bakmıyorum. Tam tersi yönden bakıyorum. Benzerlikleri nerede bulabileceğimi, bu dilden diğerine nasıl çevirebileceğimi görmeye çalışıyorum. Örneğin, Freud’un dili üçüncü şahıs dilidir. Mekanizmalardan, güçlerden, enerjilerden, yapılardan bahseder. Klein’ın dili ise bilinçdışı fantezisinin dilidir. Yani bu, bu kuramların uyumsuz olduğu anlamına gelmiyor. Bunlar aynı şeye dair iki farklı bakış açısı. Biri zihne dışarıdan bakarken öbürü zihnin kendisi olarak bakar diye düşünürseniz, ben de onları nasıl eşleştirmeye çalıştığımı bu şekilde açıklayabilirim. Her psikanalist adayına da bunu yapmasını tavsiye ederim. Her şeyi bir “ada” olarak görmemeli, temellerden nasıl geliştiğini görmeliler.

Mahan Doğrusöz: Freud’un baba figürü gibi olduğunu, onu takip eden tüm figürlerin ise çok farklı olarak kendilerini ayrıştırmaya çalıştıklarını, oysa aslında sadece onu detaylandırdıklarını söylediğinizi duyuyorum.

Mark Solms: Detaylandırıyorlar, ama sadece bazı yönlerini detaylandırıyorlar. Söylediğim diğer şey de bu. Yani iki şey var. Birincisi, bütünleşik bir tablo elde edebilmek için, tüm okulları birleştiren şey Freud’dur çünkü hepsi oradan başlar. Dolayısıyla bunun Freud ile nasıl ilişkili olduğunu anlamanız gerekiyor. Ve bu, Freud’a geri dönmek istediğim anlamına gelmiyor; Freud herhangi bir teorisyenin ne yaptığını, nasıl katkıda bulunduğunu anlamama yardımcı oluyor. İkincisi ise, sadece bazı yönlerini geliştirdiklerini hatırlamak meselesi. Teorinin tamamını geliştirmiyorlar, bazı yönlerini geliştiriyorlar. Yani eski teorinin yerini almıyor; eski teorinin şu veya bu yönünde ilerleme kaydediyor.

Mahan Doğrusöz: Bir dersinizde, bazı analistlerin dindar köktenciler gibi davrandıklarını ve psikanaliz içindeki diğer ekollerin sesleriyle ilgilenmeyi reddettiklerini söylediğinizi duydum. Psikanaliz içindeki belirli bir teorik formülasyona saplanıp kalmışlar ve başka bir şey duymak istemiyorlar. Bunu biraz daha açıklayabilir misiniz?

Mark Solms: Bence bunun nedeni bilgimizin çok belirsiz olması. Öznelliği incelediğimiz için emin olmak çok zor. Deneysel bilim yaparsanız, bulgularınız konusunda çok daha kesin olabilirsiniz. Bence bulgularımız daha belirsiz olduğu için, belirsizliğimize karşı savunmacı bir tavır takınıyoruz. “Hayır, bunu biliyorum. Başka bir şey düşünmek istemiyorum. Bu böyle işliyor.” diye düşünerek yanlış kesinlikler geliştiriyoruz. Ve bu, psikanalizde bir şeylerden o kadar emin olamamamızın en talihsiz yan ürünü. Bu bir savunma mekanizması çünkü psikanalizin bilgi tabanı çok belirsiz. Bu yüzden belirsizliğimizi kabul etmek istemediğimiz için dogmatikleşiyoruz. Bence bunun çok büyük bir kısmı bu. Psikanalistler daha sonra diğer yöntemleri ve zihne yönelik diğer yaklaşımları düşman gibi görmeye başlıyorlar. Ama bence aslında bu diğer yöntemler ve yaklaşımlar psikanalize çok şey sunabilir, çünkü psikanalitik yöntem öznelliği keşfetmek için harika, ancak çok belirsiz sonuçlara yol açıyor. Bu yüzden onu başka yöntemlerle desteklemeliyiz. Başka bir şeyi onun “yerine koymak”tan bahsetmiyorum. Onu “indirgemek”ten de bahsetmiyorum. “Desteklemek”ten bahsediyorum. Biliyorsunuz, kör adamlar ve fil hakkında eski bir söylence var; biri hortumunu, öbürü kulağını tutuyor. Kuyruğu tutan fili uzun ve ince bir şey, kulağı tutan fili düz ve sarkık bir şey, karnı tutan ise fili büyük ve yuvarlak bir şey sanıyor. Ama eğer bir araya gelirlerse, gözlemlerini paylaşırlarsa ve notlarını karşılaştırırlarsa, hayvanın tamamının resmini elde ederler. Bence aynı şey zihin için de geçerli.

İşte bu yüzden nörobilim ve psikanalizi birbirine bağlamayı çok seviyorum, çünkü bu, bildiklerimiz ve bilmediklerimiz konusunda daha fazla netlik, daha fazla kesinlik ve daha fazla güven kazanmanın bir yolu.

Herkesten önce psikanalistler belirsizliğe ve çeşitliliğe tahammül edebilmeli; kendi içlerindeki neyin onları bölme, yansıtma ve benzeri davranışlara ittiği üzerine düşünmelidirler. Ama yapmıyorlar. Bu gerçekten çok üzücü. Öğrencilerime psikanalizin önemli olmadığını söylemeyi severim. Daha önemli bir şeyle ilgilidir. Psikanaliz zihin konusuyla ilgilidir. Bu önemli bir şey. Bu psikanaliz değildir. Bu, dışarıda incelediğimiz bir şeydir. Ancak diğer disiplinler de “o şeyi” farklı bakış açılarıyla, farklı metodolojileriyle inceliyorlar. Psikanaliz, incelediği şeyin psikanaliz olduğunu düşünüyorsa, bu büyük bir hatadır. Psikanaliz, psikanalizin dışında zihin denilen bir şeyi inceliyor. Ve birçok psikanalist bu hatayı yapıyor. İnceledikleri şeyin kendi disiplinlerinin içinde olduğunu düşünüyorlar ve bu da narsisizmdir. Eğer özneyi nesneden ayırmazsanız, nesneyi öznel benliğinize dahil ederseniz, bu narsistik bir şekilde kendinizi nesneyle karıştırmanızdır.

Mahan Doğrusöz: Yani anladığım kadarıyla psikanalistler, formülasyonlarındaki belirsizliğe tahammül edebilmelidirler.

Mark Solms: Tüm bilimlerde, özellikle de öznel bilimlerde kaçınılmaz olan belirsizliğe tahammül etmeleri gerekir. İkincisi, zihin diye adlandırdığımız bu şey üzerine çeşitli bakış açılarına duyulan ihtiyaca da tahammül etmeleri gerekir. Zihin birçok farklı şekilde incelenebilir. Ve bence psikanalistler tek ve yegane yöntemlerini idealize ediyorlar; bu da son derece talihsiz ve yanlış bir yaklaşım.

Mahan Doğrusöz: Bu da dini köktenciliğe çok benziyor.

Mark Solms: Korkarım bu doğru. Birçok açıdan psikanaliz bir dine benziyor. Aslında bunu düzeltmek istiyorum. Sorun psikanaliz değil, psikanalistler.

Mahan Doğrusöz: William Faulkner’ın ünlü bir sözü vardır: “Geçmiş ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir.” Bir psikanalist olarak bu söz hakkında ne düşünüyorsunuz? Şimdiki zaman, geçmişten tamamen bağımsız olabilir mi? Çağdaş psikoterapi ekollerine baktığımda, şimdiki zamana ve geleceğe çok fazla odaklanıldığını görüyorum. Özellikle Türkiye’deki popüler psikoloji farkındalık ve “şimdi ve burada” deneyiminden bahsediyor. Bu konuda sizin çağrışımlarınız nelerdir?

Mark Solms: Bence Freud’un en büyük keşiflerinden biri, bugünün her zaman geçmişin merceğinden süzüldüğüdür. Başka türlüsü mümkün değil. Ve bu, daha önce bahsettiğim farklı bakış açılarına geri dönüyor. Freud’dan, aktarım ve yansıtma teorilerinden bellek ve algının nasıl çalıştığı hakkında bir şeyler öğrendik ve tüm bunları nörobilimde yeniden keşfettik. Freud bunu ilk yapan kişiydi. Günümüzde beynin tahminlerde bulunduğundan ve algının kontrollü halüsinasyon olduğundan bahsediyoruz; bunlar modern nörobilimde ana akım kavramlar. Yani nörobilimde de böyle görüyoruz. Şimdiki zaman geçmişle tamamen iç içe geçmiş durumda, şimdiki zamanımızı geçmişimizden inşa ediyoruz. Gerald Edelman adında çok ünlü bir nörobilimci vardı. “Hatırlanan Şimdiki Zaman” adlı bir kitap yazdı. Ve bu ifadeyi çok seviyorum. Hatırlanan bir şimdiki zamanda yaşıyoruz.

Mahan Doğrusöz: Aklıma takılan bir diğer soru da 21. yüzyılda klasik psikanalitik terapinin rolü. Türkiye’de olduğu gibi dünyanın dört bir yanında da insanların psikoterapide hızlı çözümler ve kısa vadeli sonuçlar aradığını gözlemliyoruz. 21. yüzyılda hızlı çözümler ve kısa vadeli psikoterapilerin bu rekabetçi ortamında psikanalitik terapi eğer gelişebilirse nasıl gelişebilir diye merak ediyorum.

Mark Solms: İnternetten ulaşabileceğiniz bir makale yazdım. Ücretsiz olarak erişilebilir. Adı “Psikanalitik Teori ve Terapinin Nörobiyolojik Temelleri”. Orada, herkesin artık kabul ettiği bilinçdışı bellek sistemleri açısından beyni neden hızlı bir şekilde değiştiremeyeceğinizi nörobilimsel terimlerle açıklıyorum. Bu artık sadece psikanalitik bir fikir değil, bilinç öncesi oldukları düşüncesi de değil. Bilinçdışı, bildirimsel olmayan bellek sistemleri için kullandığımız bir ifade var. Bu anıların öğrenilmesinin ve unutulmasının zor olduğunu söylüyoruz. Bu iş böyle işliyor. Hızlandıramazsınız. Tıpta, “Böbrek diyalizinin sonsuza dek her gün yapılmasını istemiyorum. Sadece iki yıl boyunca ayda bir diyaliz seansı istiyorum” demek gibi. Bu olur. Bunu yapabilirsiniz. Ama hasta ölür, çünkü böbreğin nasıl çalıştığını hesaba katmamış olursunuz. Benzer şekilde, bilinçdışı bellek sistemlerimiz de hızlı bir şekilde değişmiyor. Bu yüzden, işimizi hızlandırmak isteyenlere şunu söylüyorum: Öğrenmenin nasıl işlediğini öğrenmeleri gerekiyor. Öğrenme yavaş bir süreçtir. Olduğunuz kişi olmanız bir ömür sürer. Birkaç seansta kim olduğunuzu değiştiremezsiniz. Dolayısıyla burada çok önemli bir şey var: Birinin hayatını gerçekten değiştiren türden bir tedavi uygulamak muazzam miktarda zaman, çaba, çalışma ve masraf gerektirir. Elbette kimse bunu duymak istemez, ama gereken bu. Beynin nasıl yapılandırıldığını, zihnin, kişiliğin nasıl yapılandırıldığını düşünürseniz, bunun asla başka türlü olmayacağını görürsünüz. Yaşam bir birikim sürecidir. Yaşamın başlarında kritik dönemler vardır. Bu kritik dönemleri yeniden yaratamazsınız. Yani beyin plastiktir, ama sadece bir noktaya kadar. Bunun başka türlü nasıl olabileceğini ben bilmiyorum. İnsanların bunun başka türlü olmasını istemelerinin nedeni açık, ama başka türlü olmuyor işte.

Bu nedenle çoğu tedavi semptomları tedavi eder. Semptomların nedenini tedavi etmezler, bu yüzden semptomları maskelemiş olursunuz; bu arada, semptomlar çok önemlidir. Size neyin işe yaramadığını söylerler; eğer semptomları ortadan kaldırırsanız ve semptomlara neden olan şeyi tedavi etmezseniz, sonuçlar ölümcül olabilir. Örneğin, egzersiz sırasında göğüs ağrınız varsa, buna anjina pektoris denir. Kendinizi zorladığınızda göğüs ağrınız olur. Doktora gidip “Doktor, kendimi zorladığımda göğsümde ağrı oluyor” derseniz, o da “Ağrı kesici alın” derse, bu ağrıyı geçirir ama ölürsünüz, çünkü buna neden olan şey, kalp kasının kan akışı yoluyla yeterli oksijen alamamasıdır. Bu nedenle yapmanız gereken şey, kalp kasına kan akışındaki eksikliği gidermektir. Sorunun nedeni budur. Bizim alanımızda da aynı durum geçerlidir. Semptomların kendisini değil, semptomlara neden olan şeyi tedavi etmeliyiz. Psikofarmakolojinin tamamı sadece semptomları tedavi eder ve birçok psikoterapi biçimi de semptomu değiştirmeye odaklanır; bu çok yanlış bir yaklaşımdır. Tıp biliminin hiçbir dalında, eğer izin verirseniz, psikanalizi tıbbi terimlerle psikoterapi olarak ele alırsak, sadece semptomları tedavi etmek yeterli değildir. Elbette, mekanizmayı anlamadığımız bazı durumlarda yapabileceğimiz tek şey semptomları tedavi etmektir, ancak bu tatmin edici bir durum değildir. Bence nedenleri tedavi etmememizin sebebi bunun zor olmasıdır. Tüm bunları söyledikten sonra, herkesin semptomlarının bu kadar derine kök salmış ve bu kadar kapsamlı bir tedavi gerektirmediğini de gözden kaçırmak istemiyorum. Küçük sorunları olan ve küçük tedavilerle iyileşen insanlar var, ancak büyük sorunlarınız varsa, büyük tedavilere ihtiyacınız vardır. Eğer derin sorunlarınız varsa, yani çocukluğunuza kadar uzanan şeyler varsa, bunları sadece 10 seans boyunca bir şeyleri kurcalayarak çözemezsiniz.

Mahan Doğrusöz: Küçük sorunlar için bilişsel davranışçı terapi veya kısa süreli terapilerin etkili olacağını anlıyorum.

Mark Solms: Ya da koçluk. Biliyorsunuz, koçluk insanlara yardımcı oluyor. Bilişsel davranışçı terapi (BDT) insanlara yardımcı oluyor. Eğer ihtiyaç duydukları tedavi buysa. Biliyorsunuz, eğer düşünebileceğiniz, sorunlarınızı düşünüp çözümleyebileceğiniz ve fikrinizi değiştirebileceğiniz problemleriniz varsa. Ama sorun şu ki, bilinçdışı şeyler hakkında düşünülemez. Aktarım yoluyla canlandırılmalıdırlar. Hasta ne yaptığını bilmez; bilemez çünkü yaptığı şey bilinçdışıdır. Ve dediğim gibi, tüm nörobilim, bellek sistemlerimizin büyük bir kısmının bilinçdışı bellek sistemleri olduğu konusunda hemfikir. Başka bir deyişle, hayattaki ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağımız konusunda öğrendiğimiz her şeyin büyük bir kısmı bilinçdışıdır. Bu yüzden sadece düşünerek daha iyi bir plan geliştiremezsiniz. Bu tür problemler için çok daha kapsamlı bir tedaviye ihtiyacınız var. Ve inanın bana, çoğumuzda bu tür problemler var, ama hepimizde değil.

Mahan Doğrusöz: Bir nöropsikanalist olarak, EMDR hakkındaki görüşünüz nedir?

Mark Solms: Dediğim gibi, tüm sorunların kökeni çocukluk dönemine dayanmaz. Örneğin, 50 yaşındayken bir deprem olduğunu ve bunun travmatik olduğunu düşünün. Bunu çok basit bir şekilde, EMDR ile hastanın o olaydan kaynaklanan travmayı atlatmasına yardımcı olarak tedavi edebilirsiniz. Ancak travmanın daha derin kökleri varsa, durum farklıdır.

Ama sorun şu ki, psikanalizin farklı ekolleri hakkında söylediğim gibi, narsisizm hakkında yeni bir şey öğrendiler mi, bunu her şey hakkında bildiğimiz her şeyin yerine koyabileceklerini düşünüyorlar. Bu doğru değil. Narsisizm hakkında yeni bir şey öğrendiler, hepsi bu. Aynı şey EMDR için de geçerli. EMDR, travma tedavisi olarak geliştirildi. Travma geçirmiş çoğu insan için çok faydalı. Herkes travma geçirebilir. Her an korkunç şeyler olabilir ve herkesin başa çıkması zor olan bazı şeyler vardır. Çocuğunu kaybetmek, iflas etmek, eşin ölümü veya ölümcül bir hastalığa yakalanmak. Bunlar herkes için travmatik şeylerdir ve yardım alabilirsiniz. Gerçekten de yardımın faydası oluyor. EMDR “sihirbazlık” değil. Ama sonra bunu genelleştiriyorlar ve şimdi birdenbire EMDR her şey için uygulanıyor; her şey travma olarak yanlış yorumlanıyor, oysa travma değil. Yani benim görüşüm bu. Bu tedaviye uygun yönlendirmelerle elde edilen sonuçları gördüm. Bu hastalar çok iyi sonuçlar alıyorlar, ancak daha sonra bunu aşırı genellemeye çalışıyorlar. EMDR’nin hayatınızı değiştirmeyeceği açık. Nasıl değiştirebilir ki? Sadece travma sonrası stres bozukluğuyla ilgili semptomları değiştirebilir ki bu da hayatınızın tamamıyla ilgili değil. Yakın zamanda yaşanan bir olayla ilgili.

Mahan Doğrusöz: Ancak anladığım kadarıyla, yakın zamanda yaşanan travmatik bir olay daha derin bir noktaya dokunup altta yatan bir travmayı harekete geçirirse, o zaman psikanalize ihtiyaç duyulur.

Mark Solms: Ben de bunu söylüyorum. Travma mağdurlarının çoğuna yardımcı oluyor, ama hepsine değil. Çünkü yakın zamanda travma geçiren bazı insanlar için travmatik olan şey, yakın zamanda yaşanan travma değil, çok daha derinlerde yatan bir şeyi yeniden canlandırmasıdır. Ama bu, Türkiye’deki depremde olduğu gibi travma hastalarının çoğunluğu için geçerli değil. Sadece zaten sorun yaşayan insanların sorunları travmayla daha da ağırlaşır. Ama birçok insan sadece travmadan dolayı sorun yaşar. Ve onlara çok basit bir şekilde yardımcı olabilirsiniz. Psikanalizi, dediğim gibi, asla daha hızlı bir şekilde yapamayacağız. Herkes için değil. Psikanaliz ihtiyacı olmayan ve kullanamayan birçok insan var.

Mahan Doğrusöz: Bir dersinizde, Freud’un kuramsal formülasyonlarını test etmek için artık bilimsel araçlara sahip olduğumuzu belirtmiştiniz. Sorum şu: Freud’un nöropsikanaliz alanındaki gelişmelere ilişkin kendi kuramı açısından görüşü ne olurdu sizce?

Mark Solms: Bu konuda elbette taraflıyım ama bence Freud nöropsikanalizden kesinlikle çok memnun olurdu. Freud’u dikkatlice okursanız, bir gün bunun mümkün olacağını söylediği kırk kadar yer görürsünüz. O günlerde sadece araçları yoktu. Freud nörobilimsel yöntemleri artık ilgisini çekmedikleri için bırakmadı, yetersiz oldukları için bıraktı. Ve onun zamanında, ilgilendiği şeyler için, örneğin bugün fonksiyonel nörolojik bozukluklar dediğimiz, o zamanlar histeri, nevrasteni vb. diye adlandırılan şeyler için, yaşayan beynin işleyişini incelemek için hiçbir araç yoktu. Bu yüzden Freud’un bunu ampirik olarak inceleyebileceği tek yol, yani veri toplayıp hipotezini test edebileceği tek yol psikolojikti. Bir gün bu şeylerin yeniden bir araya geleceğini birçok kez söyledi. Bence bulduklarımızdan çok memnun ve büyülenmiş olurdu çünkü nöropsikanalizde çok ilginç şeyler bulduk.

Mahan Doğrusöz: Nöropsikanalizin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu alandaki en büyük fırsatlar ve zorluklar nelerdir?

Mark Solms: Bence en büyük zorluk her zaman hem psikanaliz hem de nörobilimde meşruiyet kazanmaktı, çünkü her iki alan da nöropsikanalize direndi. Bu iki alan birbirinin düşmanıydı. Birbirleriyle hiçbir şekilde ilişki kurmak istemiyorlardı. “Bu iki alan arasındaki boşlukta çalışmaya ve onları birleştirmeye çalışmak istiyorum” diyen herkes her iki taraftan da muhalefetle karşılaşacaktır. Bu nedenle en büyük zorluğum, psikanalistlerin bunun psikanalize meşru ve değerli bir gelişim katkısı olduğunu görmelerini sağlamaktı ve aynı şekilde nörobilim alanında da durum böyleydi. Nörobilimci meslektaşlarımın, psikanalitik taraftan öğrendiklerimizi nörobilime dahil etmenin geçerli, meşru ve değerli bir ilerleme olduğunu görmelerini sağlamak da benim için bir zorluktu. Bence bu zorluğun büyük ölçüde üstesinden gelindi, ancak henüz bitmedi. Hâlâ çok fazla direnç var. Asıl zorluk, bunun tanınmasını sağlamak. Doğanın bu bölümünü hem öznel hem de nesnel olarak incelememizin su götürmez olduğu ve bu araçları, kavramları, yöntemleri olağan bir şekilde kullandığımız günü görmeyi çok isterdim. Ama henüz o noktada değiliz.

En büyük fırsat ise iki yönlüdür. Birincisi, konuşmamızın en başında da söylediğim gibi, beynin öznel deneyime sahip olmasının bir nedeni var. Bir işe yarıyor, başka bir deyişle, beynin çalışma şeklini değiştiriyor. Yaptıklarımızı değiştiriyor. İnsan organizmasının davranışını anlamak için, duyguların ve öznel deneyimin bu davranışta oynadığı rolü anlamanız şarttır. Dolayısıyla, nöropsikanalizi beyne uygularsanız, yeni şeyler öğrenmeden edemezsiniz. Yeni şeyler öğreneceksiniz. Bu nedenle en büyük fırsat, öznel bakış açısını ciddiye alarak nörobilimdeki hemen hemen her şeye yeni bir ışık tutmaktır. Günümüzde nörobilimde, en büyük sorunun bilinç problemi olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Bunu kabul ediyorlar, bu nörobilimin, hatta tüm doğa bilimlerinin problemidir. Dolayısıyla nöropsikanaliz, tam da bu zor problemi incelemenin yoludur. Ve son çalışmalarımda da bunu yapıyorum.

Tersine, ya da buna paralel olarak, psikanalizin en büyük fırsatı, teorilerimizi test etmek için tüm bu diğer yöntemleri kullanmaktır. Oradaki fırsatların sonu yok. Ve örneğin, sanırım daha önce de bahsetmiştim, erken dönem araştırmalarımda, nörobilimsel yöntemleri rüyalara ilişkin anlayışımıza uyguladım. Ve gerçekten değerli yeni şeyler öğrendim. 1976’da, Harvard’da nörofizyolog olan Allan Hobson, Amerikan Psikiyatri Birliği’nde rüyaların beyin mekanizmaları hakkında bildiklerimiz üzerine bir konferans verdi. Konferanstan sonra, psikanalitik rüya teorilerinin hâlâ geçerli olup olmadığı konusunda bir oylama yapıldı. Ve üyelerin üçte ikisi hayır, artık geçerli değil dedi. Bu 1976’daydı. Yıllar sonra, 2006’da bir nörobilim konferansında Allan Hobson ile tartıştım; tartışmam yeni bulgulara, yani nöropsikanalitik bulgulara dayalıydı ve oylama tam tersi yönde sonuçlandı. İzleyicilerin üçte ikisi psikanalitik rüya teorisinin hâlâ bilimsel olarak geçerli olduğunu söyledi. Dolayısıyla psikanalizin fırsatı da burada yatıyor: Başka yöntemler kullanarak, dünyaya bu bilgileri uydurmadığımızı, insan işleyişine dair çok değerli içgörüler sunduğumuzu göstermek.

Mahan Doğrusöz: Son sorum, psikanalizin çağımızın sosyopolitik çatışmalarının çözümünde bir araç olarak rolüyle ilgili. Son dönemdeki Yahudi-Filistin meselesini düşünüyorum. Vamık Volkan’ı ve bu alandaki katkılarını biliyor musunuz bilmiyorum? Volkan, Kıbrıs Türkü; Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler arasında çatışmanın yaşandığı bir bölgede büyüdü, bu yüzden çatışma ve savaş gördü. Ayrıca psikanalizin günümüz dünyasındaki bu siyasi çatışmaları nasıl dönüştürebileceği konusunda da birçok araştırma yaptı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Mark Solms: Evet, ondan haberdarım. Daha önce bahsettiğimiz, bugünün geçmişi de beraberinde taşıdığı fikri, çok önemli bir psikanalitik bakış açısıdır; mevcut çatışmaları, nereden kaynaklandıklarını anlamadan anlayamazsınız. Buraya nasıl geldiğimizin, bizi buraya getiren olayların tarihsel gerçekleriyle yüzleşmelisiniz. Ve en önemlisi, bunun üzerine inşa etmelisiniz.

Daha önce konuştuğumuz diğer konu ise empati. Hatırlarsanız empatinin psikanalizin temel aracı olduğunu söylemiştim. Başka bir deyişle, sadece kendi gördüklerimi değil, diğer kişinin gördüklerini de görmek. Bu onların bakış açısından nasıl görünüyor? Ve bence bu iki konuda da deneyimim oldu çünkü Güney Afrikalıyım, çok çatışmalı, çok sorunlu bir toplumda yaşadım; sizin bahsettiğiniz türden şeyler, örneğin Filistinliler ve İsrailliler arasındaki bölünme, Yunanlılar ve Kıbrıs Türkleri arasındaki bölünme, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti arasındaki bölünmeler vb. Yani burada Güney Afrika’da, siyah ve beyaz ayrımı vardı. 14 yıl İngiltere’de yaşadım çünkü durum çok kötüydü. Ama Güney Afrika’ya demokrasi gelince geri döndüm ve psikanalitik bilgimi kullanarak tam olarak bunları iki şekilde anlamaya çalıştım. Sadece kendim için entelektüel olarak anlamak için değil, Güney Afrika’daki toplumumuza katkıda bulunma çabalarım için de. Az önce bahsettiğim iki aracı kullanarak tarihsel gerçeklerle yüzleşmeye çalışıyorum; kendi gerçeklerimle değil, “sizin” gerçeklerinizle ve “benim” gerçeklerimle. İşte bu da empati kısmı.

Eski bir çiftliği miras aldım, bu çiftlik sömürge döneminin bir parçasıydı. 1690 yılında kurulmuştu ve benim halkım tarafından yerel halktan alınmıştı. Peki, bundan kim mutlu olabilir ki? Ama aynı şekilde, bu çiftlikte yaşayan insanlara, burada yaşayan köylülere, benim halkımın bu çiftliği aldığı insanların torunlarına durumu açıklamaya çalıştım. Onlara dedim ki: “Şimdi bir sorunumuz var. Geri vermem gerektiğini düşünmenizi anlıyorum. Peki neden geri vermek istemediğimi anlayabiliyor musunuz? Bu konuda ne yapacağız?” Bu her iki bakış açısından bakmak, tarihe bakmak anlamına geliyor; ben de çiftliğimde bunu yaptım ve bazı çözümler bulduk. Güney Afrika Psikanaliz Derneği’nde, siyah ve beyazlardan oluşan bir grup kurduk; küçüklüğümüzde apartheid ile ilk karşılaşmalarımızdan ve yetişkinliğimizin başlarında apartheid ile ilgili deneyimlerimizden bahsettik. Sonra her birimiz, apartheid’in gölgesinin çok uzun olduğunu, hâlâ bizimle birlikte olduğunu ve bu yüzden bugün bile apartheid’i nasıl deneyimlediğimizi anlattık. Yani böyle bir grupta oturup başkalarının apartheid’i nasıl deneyimlediğini dinlemek; siyah, kahverengi, beyaz, zengin ve fakir insanların deneyimlerinin çeşitliliğini görmek, bizi şu veya bu tarafa veya gruba yerleştiren tarihin etkisiyle bu durumu deneyimleme biçimlerimizin farklılığını görmek son derece faydalı oldu. Yani bu sadece teoride değil. Kendi deneyimime dayanarak, tarihe bakmanın, gerçeklerle yüzleşmenin, tarihin istenmeyen gerçekleriyle yüzleşmenin (bu, sadece kendi tarih versiyonunuz değil, diğer kişinin tarihi de anlamına gelir) ve böylece diğerine karşı empatik bir tutum geliştirmenin, olayı onların bakış açısından görmeye çalışmanın, psikanalizin çatışma çözümüne katkıda bulunabileceği en temel ve açık iki yol olduğuna inanıyorum.

Mahan Doğrusöz: Bu, kendi narsisizmimizi aşmak, diğerinin öznelliğini tanımak, karşılıklı empati kurmak ve uzlaşmaktır.

Mark Solms: Bunu birçok farklı şekilde ifade edebilirsiniz. Mümkün olduğunca basit tutmaya çalışıyorum, ama az önce söylediklerimi düşünürseniz, bu bir egzersiz. Aynı zamanda kendi önyargılarınızdan da kurtulmak anlamına geliyor. Biliyorsunuz, yankı odalarında yaşıyoruz. Bu temelde, tüm bu süre boyunca sadece kendi gerçeğinizi yeniden keşfettiğiniz bir dünya. Diğer kişinin bakış açısını duymak istemiyorsunuz. Ama psikanaliz bununla ilgili. O kişi olmanın nasıl bir şey olduğunu ciddiye almakla ilgili. Yani, onların bunu nasıl deneyimlediklerini, onlar olmanın nasıl bir his olduğunu anlamaya çalışıyorum. Onlar onu neden öyle gördüler? Demek istediğim bu.

Mahan Doğrusöz: Alanınızdaki tüm düşüncelerinizi ve deneyimlerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Çok nazik ve anlayışlı davrandınız.

Mark Solms: Benim için bir zevkti.

Mark Solms (1961), rüyaların beyin mekanizmalarını keşfetmesi ve psikanalitik yöntemleri çağdaş nörobilimde kullanmasıyla tanınan Güney Afrikalı bir psikanalist ve nöropsikologdur. Cape Town Üniversitesi ve Groote Schuur Hastanesi’nde (Psikoloji ve Nöroloji Bölümleri) Nöropsikoloji Kürsüsü Başkanlığı görevini yürütmekte ve Güney Afrika Psikanaliz Derneği Başkanlığını yapmaktadır. Ayrıca Uluslararası Psikanaliz Derneği’nin (2013’ten beri) Araştırma Kürsüsü Başkanlığını da yürütmektedir.

Neuropsychoanalysis dergisinin kurucu editörlerinden biridir. New York Psikanaliz Enstitüsü’ndeki Arnold Pfeffer Nöropsikanaliz Merkezi’nin direktörüdür. Ayrıca New York’taki Nöropsikanaliz Vakfı’nın direktörü, Londra’daki Nöropsikanaliz Fonu’nun mütevelli heyeti üyesi ve Cape Town’daki Nöropsikanaliz Vakfı’nın direktörüdür. Loudoun Vakfı’nın da mütevelli heyeti üyesidir.