Mahan Doğrusöz: Avrupa’da düşünsel bir akım olarak doğan varoluşçu felsefenin okuduğum kurucu metinleri, özellikle Jean-Paul Sartre ve varoluşçulukla yakın akrabalık taşıyan Albert Camus bana her zaman karamsar gelmiştir. Bu metinlerde insan, bütün seçim yapma kapasitesine rağmen son derece yalnız ve ölüm karşısında tek başına görünen bir varlıktır. Üniversite yıllarımdan beri Avrupa’da doğan bu düşünce geleneğinin varoluşçu psikoterapiye nasıl evrildiğini merak etmişimdir. Varoluşçu psikoterapi, varoluşçu felsefeden nasıl beslenmiştir? Hangi yönleriyle ona yakın durur, hangi noktalarda ise ondan ayrılır?
Erkan Kalem: Bence bu sorunun cevabını yalnızca varoluşçu felsefede ararsak eksik kalırız. Asıl bakmamız gereken yer, bu düşüncenin ortaya çıktığı tarihsel bağlamdır. Çünkü varoluşçu felsefe, yalnızca bireyin iç dünyasına değil; modern insanın nasıl ortaya çıktığına dair bir düşünme biçimidir.
Yaklaşık beş yüz yıl önce Avrupa’da insan kendisini bugünkü anlamıyla bağımsız bir birey olarak yaşamıyordu. Orta Çağ’ın kozmolojisi “Büyük Varlık Zinciri” (The Great Chain of Being) adı verilmiş olan ve tüm madde ve yaşamı katı, hiyerarşik bir merdivene yerleştiren, dini ve felsefi bir çerçeveye dayanıyordu. Toplum ve evren bu varlık zinciri içinde bir düzene göre işliyordu. Her şeyin ve herkesin dünyadaki yeri belliydi. İnsan; Tanrı’nın, toplumun ve doğanın oluşturduğu büyük düzenin bir parçasıydı. Kim olduğu, nasıl yaşayacağı ve hayatına neyin anlam vereceği büyük ölçüde bu ortak dünya tarafından belirleniyordu.
Ancak Rönesans’la başlayan süreç; coğrafi keşifler, Aydınlanma, bilimsel devrim ve ardından Sanayi Devrimi ile birlikte bu ortak dünya görüşü yavaş yavaş çözülmeye başladı. İnsanlar küçük topluluklardan koparak büyük şehirlere taşındılar. Üretim biçimleri, aile yapıları ve gündelik yaşam köklü biçimde değişti. Modern birey doğdu; ama bu doğuş aynı zamanda büyük bir kopuşu da beraberinde getirdi.
Bu dönüşüm insana yalnızca özgürlük kazandırmadı; aynı zamanda onu yüzyıllardır ait olduğu dünyadan uzaklaştırdı. Bence varoluşçu düşüncenin çıkış noktası tam da burasıdır. Bu kaybı ilk fark edenler filozoflardan önce edebiyatçılar ve şairlerdi. İngiliz Romantikleri —Wordsworth, Blake ve Shelley— yalnızca doğayı öven sanatçılar değildi; aynı zamanda kaybolmakta olan bir dünyanın yasını tutuyorlardı. Mary Shelley’nin Frankenstein’ı da bu kaygının güçlü bir simgesidir. Roman, insanın doğaya egemen olma arzusunun beklenmedik sonuçlarını anlatır. İnsan yaratma gücünü elde etmiştir fakat yarattığı şeyle nasıl yaşayacağını bilemez. Bugün yapay zekâ etrafında yürüttüğümüz tartışmaların, “insanlığın sonunu getirecek yeni bir canavar mı yaratıyoruz” kaygısının ilk izlerini bile o romanda görmek mümkündür.
Daha sonra Kierkegaard, Nietzsche ve Heidegger aynı dönüşümü felsefi düzeyde ele aldılar. Onların temel sorusu yalnızca insanın ruhsal dünyası değildi. Asıl mesele, anlamını kaybetmiş bir dünyada insanın nasıl yaşayacağıydı.
Freud da aynı tarihsel dönemin çocuğudur. O da modern insanı anlamaya çalışıyordu; ancak bunu daha çok bireyin ruhsal aygıtı üzerinden, 19. yüzyılın pozitivist modeliyle yaptı. Fakat pozitivist dünya görüşünün ilerlemeci bakış açısı I. Dünya Savaşı’yla çöktü. Dünya savaşı sonrasında Heidegger ise farklı bir yol izleyerek insanı tarihsel, kültürel ve ontolojik bağlamı içinde yeniden düşünmeye yöneldi, Freud’un psike dediği şeye Dasein dedi.
İşte varoluşçu psikoterapi bu iki büyük damarın kesiştiği yerde ortaya çıkar. Binswanger ve daha sonra Medard Boss, Heidegger’in insan anlayışının psikoterapiye yeni bir ufuk açabileceğini düşündüler. Onlara göre terapinin konusu yalnızca belirtiler ya da içsel çatışmalar değildir. Asıl mesele, insanın dünyayla kurduğu nesne-özne ayrımına dayalı o mekanik ilişkiyi yıkıp, dünyayla yeniden bir “ilgi ve bakım” (care) ilişkisi kurabilmesidir.
Dolayısıyla varoluşçu psikoterapiyi yalnızca ölüm, özgürlük ya da kaygı üzerine kurulmuş bir terapi olarak görmek eksik olur. Bana göre asıl amacı, modern insanın bugün yaşadığı yalnızlığı, yabancılaşmayı ve anlam kaybını, onu ortaya çıkaran tarihsel süreç içinde kavrayabilmektir.
Mahan Doğrusöz: Anlattıklarınız bana önemli bir şeyi düşündürüyor. O zaman varoluşçu psikoterapi, insanın yaşadığı sıkıntıları yalnızca bireysel yaşam öyküsü üzerinden okumuyor. Danışanın hikâyesini, aynı zamanda insanlığın son birkaç yüzyılda yaşadığı büyük dönüşümün içinde anlamaya çalışıyor. Bu bakış açısıyla günümüzde çok sık karşılaştığımız boşluk, yalnızlık ve aidiyetsizlik duygularını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Erkan Kalem: Bence bugün terapi odasında en sık karşılaştığımız duyguların başında bunlar geliyor. İnsanlar “Hiçbir yere ait hissetmiyorum”, “Hayatımın bir anlamı yokmuş gibi geliyor”, “İçimde tarif edemediğim bir boşluk var” diyorlar.
Biz ise çoğu zaman bu duyguları hemen bireysel yaşam öyküsüyle açıklamaya çalışıyoruz. Elbette çocukluk yaşantıları, bağlanma örüntüleri ve aile ilişkileri son derece önemli. Bunları hiçbir şekilde hafife almıyorum. Ancak bütün bunların üzerine oturduğu daha büyük bir tarihsel zemin olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Bana göre modern insanın yaşadığı birçok sıkıntı yalnızca kişisel değildir; yaşadığı çağın da doğal bir sonucudur. Çünkü modernleşme yalnızca yeni teknolojiler, yeni yaşam biçimleri ya da daha fazla özgürlük getirmedi. Aynı zamanda insanı yüzyıllardır içinde var olduğu ilişkiler ağından da kopardı. Topraktan uzaklaştık. Komüniteler dağıldı. Geniş aileler küçüldü. Ortak anlam dünyaları parçalandı. Bütün bunların psikolojik bir bedeli olacaktı.
Danışan, “Zeminsiz hissediyorum” diyorsa, belki de gerçekten zeminsizdir. “Ait olduğum bir yer yok.” diyorsa, belki de gerçekten ait olabileceği doğal topluluklar artık büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. “Sürekli yalnız hissediyorum.” diyorsa, bunun nedeni yalnızca çocukluğu değildir. İçinde yaşadığı uygarlığın kendisi de onu yalnızlaştırıyor olabilir.
Bence terapistin görevi, önce bu deneyimlerin içinde yaşandığı sosyo-kültürel bağlamı anlamaya çalışmaktır.
Burada teorik olarak gözden kaçırdığımız bir “arzu ve dürtü” ayrımı var. Psikanaliz bize dürtünün bu şehir koşullarında ancak kısmen doyurulabileceğini söyler. Ben 1450’lerde bir köyde olsaydım, o kozmosun içinde dürtüm zaten doğallıkla doyardı ve tam bir doyum arayışı içine girmezdim. Oysa bugünün endüstriyel burjuva kültürü “arzu”yu üretti ve arzu bizden tam bir doyum istiyor. Şehir ise bu tam doyumu asla vermiyor.
Mahan Doğrusöz: O zaman varoluşçu terapist, danışanı yalnızca kendi biyografisinin içinde değil, çağının da bir tanığı olarak dinliyor.
Erkan Kalem: Evet, ben buna çok önem veriyorum. Çünkü insan yalnızca biyolojik ya da psikolojik bir varlık değildir; insan aynı zamanda tarihsel, kültürel ve ilişkisel bir varlıktır. Bugün büyük şehirlerde milyonlarca insan birbirine birkaç metre uzaklıkta yaşıyor ama birbirlerinin hayatına neredeyse hiç dokunmuyor. Fiziksel olarak kalabalıkların içindeyiz ama ruhsal olarak hiç olmadığımız kadar yalnızız. Bazen insanın acısı, yalnızca ailesinin değil; yaşadığı çağın da acısıdır ve varoluşçu duyarlılık bize bu daha geniş perspektifi kazandırır.
İşte bu nedenle bana göre modern insanın yaşadığı boşluk hissini yalnızca bireysel travmalarla açıklamak eksik kalır. Elbette çocukluk önemlidir. Elbette aile önemlidir. Ama bazen insanın acısı, yalnızca ailesinin değil; yaşadığı çağın da acısıdır. Ve bence varoluşçu psikoterapinin en önemli katkılarından biri, bize bu daha geniş perspektifi kazandırmasıdır.
Mahan Doğrusöz: Varoluşçu psikoterapi bugün özellikle Amerika’da hümanistik psikolojiyle birlikte anılıyor. Bu iki gelenek zaman içinde nasıl birbirine yaklaştı?
Erkan Kalem: Avrupa’da gelişen varoluşçu düşünce daha çok felsefi bir zeminde ilerledi. Amerika’da ise Rollo May’in katkılarıyla bu düşünce psikoterapi alanında daha görünür hâle geldi. Özellikle, Rollo May’in 1958’de editörlüğünü yaptığı Existence adlı derleme bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır. Daha sonra Irvin Yalom ve Kirk Schneider gibi isimler bu geleneği sürdürdüler. Bugün baktığımızda, Amerika’da çağdaş varoluşçu-hümanistik terapi Kirk Schneider’in liderliğinde biraz daha entegratif bir çizgiye yaklaştı. Bunu Schneider’in 2007’de yayınladığı “Existential-Integrative Psychotherapy: Guideposts to the Core of Practice” adlı kitabından anlıyoruz.
Mahan Doğrusöz: Rollo May’in önemine özellikle vurgu yaptınız. Rollo May’in bu geleneğe en önemli katkısı sizce neydi?
Erkan Kalem: Bence Rollo May’in en önemli katkısı, Avrupa’daki o derin kıta felsefesini Amerikan psikolojisinin ve interpersonal (kişilerarası) psikanalizin iklimiyle buluşturmuş olmasıdır. Rollo May acıyı (ablası şizofreni hastasıydı, kendisi verem hastalığı nedeniyle 18 ay sanatoryumda yatmıştı) bizzat deneyimlemiş biriydi. Bu deneyimler onu varoluşçu temalara yakınlaştırmıştır. Son kitabı Cry for Myth (Mitlere Çığlık) tam da bugün konuştuğumuz konuları anlatır. Kitabında, bugün anlam bulmakta zorlanıyoruz çünkü tutunabileceğimiz, peşinden koşabileceğimiz ortak mitlerimiz, hayatımıza anlam katan bir kozmolojimiz yok; o yüzden hayatlarımız sığ kalıyor, der. Daha sonra Irvin Yalom da bu temaları klinik pratiğin içine taşıdı; ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlık gibi meseleleri gündelik seansların bir parçası yaptı.
Burada biraz da sitem ederek şunu belirtmek istiyorum: Hem Avrupa’da hem Amerika’da varoluşçu yaklaşımın farklı ekollerini geliştiren klinisyenlerin hepsi öncelikle psikanalistti.
Kıta Avrupası’nda ilk varoluşçu terapi ekolü olan Daseinsanalysis’in kurucularından Ludwig Binswanger psikanaliz eğitimini ve psikiyatri asistanlığını Zürih Üniversitesi’ne bağlı ünlü Burghölzli Psikiyatri Kliniği’nde, psikanaliz hareketinin öncülerinden Carl Gustav Jung ve Eugen Bleuler’in yanında almıştır. Bağlı olduğu ekol Klasik Freudyen Psikanaliz ekolüdür. Kariyerinin ilk yıllarında Sigmund Freud’un ekibinde yer alan ve Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin Zürih temsilciliğini yapan Binswanger, daha sonra psikanalizin insan doğasını mekanik ve indirgemeci bulduğu için konvansiyonel psikanalizden uzaklaşmıştır. Ardından Martin Heidegger ve Edmund Husserl gibi filozofların fikirlerini psikiyatriyle harmanlayarak Varoluşsal Analiz (Daseinsanalyse) akımını başlatmıştır.
Daseinsanalysis ekolünün diğer kurucusu Medard Boss, resmi psikanaliz eğitimini Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nde (BPI) tamamlamış, daha sonra Zürih’te psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, Karen Horney, Otto Fenichel ve Hans Sachs gibi dönemin önde gelen isimlerinden eğitim alıp onlarla çalışmıştır. Temel ekolü Freudyen Psikanaliz olsa da kariyerinin ilerleyen dönemlerinde Martin Heidegger’in felsefesinden etkilenerek psikanalizi varoluşçulukla birleştirmiş ve Daseinanalysis (Varoluşçu Analiz) ekolünü geliştirmiştir.
Logoterapi ekolünün kurucusu Viktor Frankl hem Freudyen hem de Adleryen çevrelerde bulunmuş bir psikiyatrdır.
İngiliz varoluşçu ekolünün ilk temsilcisi olan Ronald D. Laing, Londra’daki Institute of Psychoanalysis ve Tavistock Clinic bünyesinde psikanaliz eğitimini tamamlamıştır. Klinik formasyonunu Freudyen ve Nesne İlişkileriekollerinden alan Laing, teorik ve pratik yaklaşımlarını daha sonra Varoluşçu Psikiyatrive anti-psikiyatri çizgisinde geliştirmiştir
İngiliz varoluşçu ekolünün çağdaş temsilcilerinden Emmy van Deurzen, Fransa’daki University of Montpellier Paul Valéry kurumunda felsefe eğitimi almış ve eş zamanlı olarak burada psikanaliz eğitimi görmeye başlamıştır. Daha sonra Fransa’daki çeşitli psikiyatri hastanelerinde çalışarak klinik psikoloji ve psikoterapi alanında uygulamalı eğitimlerini tamamlamıştır. Geleneksel psikanaliz eğitiminden geçmesine rağmen, benimsediği ve dünya çapında öncülüğünü yaptığı asıl ekol Varoluşçu Terapi / Varoluşçu-Fenomenolojik Terapi olmuştur. Geleneksel psikanalitik yöntemler yerine felsefeyi psikoterapiyle birleştiren kendi yapılandırılmış metodunu geliştirmiştir.
Rollo May, varoluşçuluğa yönelmeden önce New York’taki William Alanson White Institute’de psikanaliz eğitimi almış ve aynı kurumda eğitim ve süpervizyon analisti olarak görev yapmıştır. Psikanalitik köken olarak neo-Freudyen (Yeni-Freudcu) ve Kişilerarası (Interpersonal) psikanaliz ekolüne bağlıdır. Ayrıca, kariyerinin erken yıllarında ABD’de teoloji eğitimi sonrasında Avrupa’da psikanalist Alfred Adler’in seminerlerine katılmış ve Adler’in öğretilerinden derinlemesine etkilenmiştir. ABD’ye varoluşçu psikoloji ekolünü getiren öncü isimlerden biri olması ancak kariyerinin ilerleyen dönemlerinde gerçekleşmiştir.
Irvin D. Yalom geleneksel psikanaliz eğitimini Johns Hopkins Hastanesi Phipps Kliniği’nde psikiyatri ihtisası sırasında geleneksel/ortodoks ekolden almıştır. Ancak eğitiminden sonra bu yaklaşımın sınırlılıklarını fark ederek, psikanaliz yerine kendisinin öncülerinden olduğu Varoluşçu Psikoterapi ekolünü geliştirmiştir.
Görüldüğü üzere, varoluşçu yaklaşımı geliştirmiş kuramcıların hemen hepsi çok güçlü psikanalitik bir eğitim almışlardır. Yani, insan kişiliğinin derin işleyişini bilen kişilerdir. Bu yüzden bugün pür bir varoluşçu terapi yaklaşımı diye bir yaklaşımı hayal edemiyorum. Muhakkak bir kişilik kuramı bilgisi gerekli çünkü.
Keşke bu kuramcılar bu noktayı biraz daha öne çıkarmış olsalardı.
Mahan Doğrusöz: Son yıllarda özellikle ilişkisel ve İntegratif Psikoterapi yaklaşımlarında insanın özünde ilişkisel bir varlık olduğu düşüncesi güçlü biçimde vurgulanıyor. Richard Erskine de terapötik ilişkinin kendisinin iyileştirici olduğunu söyler. Buna karşılık varoluşçu psikoterapi denildiğinde çoğu kişinin aklına daha çok yalnızlık, özgürlük, ölüm ve insanın dünyaya “fırlatılmışlığı” geliyor. Bu iki yaklaşım sizce birbirinden oldukça farklı iki insan anlayışını mı temsil ediyor?
Erkan Kalem: Ben böyle bir karşıtlık olduğunu düşünmüyorum. Bugün psikodinamik düşünce içinde tek kişilik bir psikoloji anlayışından değil, iki kişinin birlikte oluşturduğu ilişkisel alandan söz ediyoruz. Artık terapist yalnızca gözlem yapan biri değildir. Danışan da yalnızca gözlemlenen kişi değildir. İkisi birlikte, terapötik süreci sürekli etkileyen canlı bir ilişki kurarlar.
Benzer şekilde, gerek İngiliz varoluşçu-fenomenolojik yaklaşım gerekse Amerika’da Kirk Schneider’in varoluşçu-entegratif yaklaşımı ve Yalom’un burada-şimdi yaklaşımı özellikle özne-nesne ayrımının ötesine geçilmesini ve bir Heidegerci “ilgi-bakım” (care) ilişkisi kurulmasını vurgularlar, ilişkiyi öncelik bir konuma yerleştirirler.
Bu nedenle ilişkisel psikoterapinin yaptığı vurgu bana son derece değerli geliyor. İnsan gerçekten ilişki içinde gelişir. İlişki içinde yaralanır. Ve çoğu zaman yine ilişki içinde iyileşmeye başlar.
Burada varoluşçu psikoterapi ile ilişkisel yaklaşım arasında temel bir çelişki görmüyorum.
Mahan Doğrusöz: O zaman terapötik ilişkinin iyileştirici gücü konusunda siz de oldukça güçlü bir vurgu yapıyorsunuz.
Erkan Kalem: Elbette. Bence terapiyi mümkün kılan şey öncelikle ilişkidir. Kuramlar önemlidir. Teknikler önemlidir. Ama bunların hepsi, sonunda iki insan arasında kurulan ilişkinin içinde anlam kazanır. Artık sorduğumuz sorular şunlardır. Terapi sırasında bizim aramızda ne oluyor? Danışan bana ne yaşatıyor? Ben ona nasıl karşılık veriyorum? İşte gerçek terapi büyük ölçüde burada gerçekleşiyor. İnsan çoğu zaman yeni bir ilişki deneyimi yaşayarak değişmeye başlıyor. Bu nedenle bugün psikoterapinin giderek daha entegratif bir yöne ilerlediğini düşünüyorum. Artık tek bir kuramın insanı bütünüyle açıklayabileceğine inanmak zor. Psikodinamik kuramın insan zihnine ilişkin büyük bir birikimi var. Varoluşçu düşünce bize daha geniş bir felsefi perspektif kazandırıyor. EMDR, mindfulness ve diğer çağdaş yöntemler ise farklı danışanların farklı ihtiyaçlarına yanıt verebiliyor. Bence mesele bunlardan birini seçmek değil; bunları anlamlı bir bütünlük içinde kullanabilmek.
Mahan Doğrusöz: O hâlde bugün asıl soru “Hangi ekol daha doğru?” sorusu değil.
Erkan Kalem: Kesinlikle değil. Bence asıl soru şu: Karşımdaki insanı anlamama hangi kuramlar birlikte yardımcı olabilir? Psikoterapi bana göre giderek daha fazla bu yöne gidiyor. Ancak burada küçük bir ayrım yapmak isterim. Teknik olarak entegratif olmak başka bir şeydir; insan zihninin nasıl işlediğine dair tutarlı bir anlayışa sahip olmak başka bir şey. Ben hâlâ sağlam bir kişilik kuramına ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Psikodinamik gelenek bu konuda olağanüstü bir birikim oluşturdu. Bunu yok sayarak yalnızca farklı teknikleri yan yana koymak bana yeterli gelmiyor.
Dolayısıyla benim için iyi psikoterapi; güçlü bir insan anlayışı, sağlam bir kişilik kuramı ve danışanın ihtiyacına göre esnek biçimde kullanılabilen tekniklerin birlikte oluşturduğu bütüncül bir çalışma alanıdır.
Mahan Doğrusöz: Söyleşimiz boyunca dikkati çeken noktalardan biri de şu oldu: Varoluşçu düşünceden söz ederken hiçbir zaman psikodinamik kuramı dışlamadınız. Günümüzde bu iki yaklaşım zaman zaman birbirinden oldukça farklı gelenekler gibi sunuluyor. Siz neden bunların birlikte düşünülmesi gerektiğini vurguluyorsunuz?
Erkan Kalem: Çünkü bana göre bu iki yaklaşım birbirinin alternatifi değil. Psikodinamik kuram insan zihninin nasıl geliştiğine ilişkin son derece önemli bir bilgi birikimi oluşturdu. Kişilik gelişimi, aktarım, karşı aktarım ve erken ilişkiler konusunda bugün hâlâ çok güçlü bir kuramsal zemine sahibiz.
Varoluşçu düşünce ise buna farklı bir perspektif ekliyor. İnsanı yalnızca ruhsal aygıtı içinde değil; tarihsel, kültürel ve varoluşsal bağlamı içinde de anlamaya çalışıyor. Bu nedenle ben bunları birbirine rakip olarak görmüyorum. Tam tersine birbirini tamamlayan iki bakış açısı olarak görüyorum.
Ayrıca psikanalizin de özünde varoluşsal bir bakış açısı taşıdığını düşünüyorum. Freud, biyolojik bir model kurduğu için bu çok geç anlaşılmıştır. Freud, “psikanaliz hakikatin araştırılmasıdır” der. Burada bahsettiği hakikat Kierkegaard’ın da vurgu yaptığı öznel hakikattir.
Ancak burada çok önemli bir sınırı da kabul etmek zorundayız: Psikanaliz gibi köklü ve ciddi bir süreç bile —haftada birkaç gün, yıllarca sürse dahi— insanın bu çağda yaşadığı o büyük varoluşsal krizi tek başına çözmeye yetmeyebilir. Modern şehir insanı konfor içinde yaşayabilir, maddi olarak güvende olabilir, çocuklarını en iyi okullarda okutabilir; ama içindeki o doyamayan, yatışamayan, dinlenemeyen yangın yerini, köksüzlük boşluğunu sadece seans odasındaki o “aracın” gücü, yorumlar ve ilişki doldurmaya, doyurmaya, yatıştırmaya, dinlendirmeye yetmez. Çünkü mesele sadece bireysel bir zihin meselesi değil, koptuğumuz o makro dünya meselesidir.
Mahan Doğrusöz: Konuşmamız boyunca modern insanın yalnızlığından, aidiyet kaybından ve yaşadığı tarihsel dönüşümden söz ettiniz. Bu beni ister istemez şu soruya getiriyor: Eğer insanın yaşadığı sıkıntılar yalnızca bireysel yaşam öyküsünün değil, içinde yaşadığı çağın da bir sonucuysa, psikoterapi bütün bunların karşısında neyi değiştirebilir?
Erkan Kalem: Bence bu soru psikoterapinin en temel sorularından biri. Çünkü bazen terapistler olarak kendi gücümüzü de sınırlarımızı da gerçekçi biçimde değerlendirmekte zorlanıyoruz.
Elbette terapi çok önemli değişimler yaratabilir. İnsan kendi hikâyesini daha iyi anlamaya başlayabilir. Duygularını düzenleyebilir, ilişkilerini dönüştürebilir, yıllardır taşıdığı yükleri hafifletebilir. Bunların hepsi büyük katkılardır.
Ama aynı zamanda şunu da kabul etmemiz gerekir: Danışan yalnızca çocukluğunun ürünü değildir. Yaşadığı çağın da ürünüdür. Bugün birçok insan toprağından kopmuş durumda. Komünitesinden kopmuş durumda. Geniş ailesinden kopmuş durumda. Ortak anlam dünyalarından kopmuş durumda. Terapi bunların yerine yeni bir hayat kuramaz.
Biz terapi odasında bir insanın çocukluk yaraları üzerinde çalışabiliriz. Ama onun kaybettiği bütün bir yaşam biçimini geri getiremeyiz. İşte terapinin sınırı da burada başlıyor.
Mahan Doğrusöz: Buna rağmen bugün birçok yaklaşım terapötik ilişkinin iyileştirici gücünü oldukça güçlü biçimde vurguluyor.
Erkan Kalem: Ben de buna katılıyorum. Bu son derece kıymetlidir. Fakat bunun tek başına yeterli olduğunu düşünmüyorum. Bazen bunu şöyle hissediyorum. Çölde susuz kalmış bir insana küçük bir şişe su vermek gibi…O su çok değerlidir. Belki o gün onun hayatta kalmasını sağlar. Ama insanın asıl ihtiyacı yalnızca o küçük şişe değildir. Modern insanın ilişkisel açlığı o kadar büyüktür ki, haftada bir saatlik ya da beş saatlik terapi bunu bütünüyle karşılayamaz. Yıllardır bazı danışanlar bana, “Sizinle konuşmasaydım yaşayamazdım.” diyor. Bu söz beni elbette duygulandırıyor. Ama aynı zamanda düşündürüyor da. Çünkü terapi odasının dışında onları taşıyacak sosyo-kültürel ilişki ağları çoğu zaman yok. Hele bugünün hakikat-sonrası çağında bağların aşırı kırılganlığını da ekleyince… İnsan yalnızca terapiyle yaşayamaz. Bu nedenle terapist yaptığı işin değerini bilmeli; ama kendi sınırlarını da unutmamalıdır.
Mahan Doğrusöz: Bu söylediğiniz bana oldukça mütevazı ama aynı zamanda çok gerçekçi bir psikoterapi anlayışı gibi geliyor.
Erkan Kalem: Sanırım öyle. Bence terapist bazen her şeyi çözebileceği yanılsamasına kapılabiliyor. Oysa biz insanın hayatındaki birçok şeyi değiştirebiliriz. Ama yaşadığı uygarlığı değiştiremeyiz. Bugünün insanı çok daha büyük bir yalnızlık, yabancılaşma ve anlam kaybı içinde yaşıyor. Bunun tamamını terapi odasında çözebileceğimizi düşünmek gerçekçi olmaz. Ama bu, yaptığımız işin değersiz olduğu anlamına da gelmez. Bazen terapi, bir insanın hayatındaki ilk güvenilir ilişki olur. Bazen ilk kez gerçekten anlaşıldığını hissettiği yer olur. Bunlar küçümsenecek katkılar değildir.
Bu yüzden kendimi “varoluşçu terapi yapan biri” olarak tanımlamıyorum. Daha doğru ifade etmek gerekirse, varoluşçu bir duyarlılıkla düşünmeye çalışıyorum. Psikodinamik kuramdan yararlanıyorum. Aktarım ve karşı aktarımı dikkatle izliyorum. Ama aynı zamanda danışanın yaşadığı tarihsel, kültürel ve toplumsal bağlamı da anlamaya çalışıyorum.
Mahan Doğrusöz: Modernleşmenin insan üzerindeki etkilerinden söz ettik. Ancak Türkiye’nin modernleşme hikâyesi Avrupa’nınkinden oldukça farklı. Sizce bu farklılık, terapi odasında karşımıza çıkan sorunları da etkiliyor mu?
Erkan Kalem: Bence çok etkiliyor. Çünkü Türkiye’nin modernleşmesi çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşti. Yakın bir geçmişe kadar nüfusun büyük bölümü köylerde yaşıyordu. Birkaç kuşak içinde milyonlarca insan büyük şehirlere göç etti. Fiziksel olarak kentlere geldik; fakat zihinsel ve kültürel dönüşüm aynı hızda gerçekleşmedi. Bu nedenle bugün birçok insan iki farklı dünyanın arasında yaşıyor. Bir tarafta geleneksel aidiyet biçimleri çözülüyor. Diğer tarafta onların yerini doldurabilecek yeni topluluklar oluşmuyor. Bence bunun psikolojik sonuçlarını terapi odasında çok sık görüyoruz.
Mahan Doğrusöz: Bu söylediğiniz bana “aidiyet boşluğu” gibi geliyor.
Erkan Kalem: Evet. Aslında biraz öyle. Geçtiğimiz günlerde memleketim Uşak’taydım. Küçük bir köyde lavanta yetiştiren bir aileyi ziyaret ettik. Sohbet ilerledikçe ilginç bir şey oldu. Annem insanların anneannelerini, dedelerini, kardeşlerini tek tek hatırlıyordu. Kim kimin akrabası…Kim hangi evde büyümüş…Kim hangi tarlada çalışmış…Hepsi biliniyordu. O an şunu düşündüm: İnsan yalnızca bireysel bir kimlikle yaşamıyor. Bir hikâyenin içinde yaşıyor. Bir topluluğun içinde yaşıyor. Bir hafızanın içinde yaşıyor. Bugün büyük şehirlerde ise aynı apartmanda yıllardır yaşadığımız insanların adını bile bilmiyoruz. İnsan ruhunun ihtiyaçları açısından çok önemli bir değişim. Çünkü insan görülmek ister. Hatırlanmak ister. Bir yere ait olduğunu hissetmek ister. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında ortaya çıkan yalnızlığı yalnızca bireysel psikolojiyle açıklamak bana eksik geliyor.
Mahan Doğrusöz: O zaman psikoterapist de danışanın yaşadığı toplumu göz ardı edemez.
Erkan Kalem: Kesinlikle. Ben danışanı yalnızca çocukluğu üzerinden anlamaya çalışırsam çok önemli bir şeyi kaçırırım. Ben varoluşçuluğu en temelde sosyokültürel analiz olarak görüyorum ve şu soruları soruyorum. Karşıma gelen insan hangi şehirde yaşıyor? Nasıl bir kültürün içinde büyüdü? Hangi kuşağa ait? Göç yaşamış mı? Köyden kente gelmiş mi? Bütün bunlar ruhsal hayatın parçasıdır. Psikoterapi yalnızca bireyin iç dünyasını inceleyen bir disiplin değildir. İnsanın yaşadığı dünyayı da anlamaya çalışır. Ve bana göre iyi terapist, danışanın yalnızca geçmişini değil; içinde yaşadığı toplumu da merak eden kişidir.
Mahan Doğrusöz: Söyleşimiz boyunca dikkati çeken bir nokta var. Sürekli psikolojinin dışına çıkıyoruz. Bazen tarihten söz ediyoruz, bazen felsefeden, bazen edebiyattan… Bu bana şu soruyu düşündürüyor: İyi bir psikoterapist yetiştirmek için psikoloji eğitimi tek başına yeterli mi?
Erkan Kalem: Bana göre yeterli değil. Hatta bunu biraz iddialı söyleyeceğim: Psikoterapi yalnızca psikolojinin konusu değildir. Çünkü terapi odasına gelen insan yalnızca çocukluğunu getirmiyor. Yaşadığı çağı getiriyor. İçinde büyüdüğü kültürü getiriyor. Ailesini getiriyor. Sınıfsal konumunu getiriyor. Göç hikâyesini getiriyor. Eğer terapist yalnızca psikoloji biliyorsa, bütün bu katmanların önemli bir bölümünü göremez.
Mahan Doğrusöz: O zaman psikoterapi insanı bütün yönleriyle anlama çabası diyebilir miyiz?
Erkan Kalem: Kesinlikle. Ben psikoterapiyi hiçbir zaman yalnızca bir teknikler bütünü olarak görmedim. EMDR…Bilişsel terapi…Psikodinamik terapi…Varoluşçu terapi…Hepsi değerli. Ama bunların hepsi daha büyük bir sorunun cevabını arıyor: İnsan kimdir? Bu soru psikolojinin tek başına cevaplayabileceği bir soru değil. O yüzden terapistin felsefe okuması gerekir. Tarih okuması gerekir. Edebiyat okuması gerekir. Sanatla ilişki kurması gerekir. Çünkü insanı en iyi anlatan şey bazen bilimsel makaleler değil; büyük romanlar, şiirler ya da filmlerdir.
Mahan Doğrusöz: Özellikle bu mesleğe yeni adım atacak gençlere önerilerinizle bitirelim isterseniz.
Erkan Kalem: Karşılarına gelen insanı 2025-2026 dünyasının o 500 yıllık tarihsel kırılması içinde okumayı öğrensinler. Sosyokültürel analize ve felsefeye zihinlerini açsınlar. İkinci olarak; klinik pratikte mutlak surette kendilerini yaslayacakları tutarlı bir kişilik kuramı -ister psikodinamik nesne ilişkileri, ister bilişsel şema, ister Transaksiyonel Analiz- seçip ona dedike olsunlar. Ve son olarak; teknik çantalarını zenginleştirmek için EMDR, mindfulness gibi çağdaş yöntemleri alsınlar ama en önemlisi, kendi derin terapi süreçlerinden ve süpervizyonlarından geçmeyi asla ihmal etmesinler.
Eğer yeni nesil terapistler son 500 yılın o makro sosyokültürel ve tarihsel bağlamını, örneğin; Christopher Bolas’ın Anlam ve Melankoli’de anlattığı o muazzam perspektifini bilmezlerse, kuramları havada kalır, karşılarındaki tekil bireye sağlayabilecekleri fayda eksik kalır.
Varoluşçuluk, feminist terapi ya da Marksist analiz… Terapistin elinde mutlaka güçlü bir sosyokültürel analiz aracı olmalıdır. Çünkü insanı en iyi anlatan şey bazen bilimsel makaleler değil; Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı, George Eliot’ın endüstri devrimini anlatan romanları ya da Charles Dickens’ın o zihnimize işleyen karakterleridir.
Mahan Doğrusöz: Bu son derece keyifli ve ufuk açıcı söyleşi için çok teşekkür ederim.
Erkan Kalem: Ben teşekkür ederim bu sohbeti mümkün kıldığınız için.

Erkan Kalem, Kadıköy Anadolu Lisesi 1985 yılı mezunudur. Klinik Psikoloji alanında Yüksek Lisans eğitimini 1996-1999 ve Doktora eğitimini 2011-2018 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamıştır. Danışmanlık yaklaşımı, varoluşçu psikodinamik kuramı temel alır. Nancy McWilliams’in Psikanalitik Tanı: Klinik Süreç İçinde Kişilik Yapısını Anlamak, İkinci Edisyon (2020) adlı kitabının Türkçe çevirmenidir. Rorscharch Kodlama Kitabı 3-Yaşlı Normları (2013) adlı çalışmanın ortak yazarlarındandır.
1997-1999 ve 2010-2018 yılları arasında İçgörü Psikoterapi Merkezi’nde, 2000-2001 arasında Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde ve 2002-2009 arasında Psikometrik Araştırmalar Enstitüsü’nde çalışmıştır. Halen, kurucusu olduğu Verba Mea Danışmanlık’ta çalışmaktadır. Çalışma alanı, yetişkinlerle eğitim ve danışmanlık uygulamalarıdır. 2014-2016 yılları arasında tamamladığı eğitimle, ABD/Texas’da bulunan “Viktor Frankl Institute of Logotherapy” tarafından onaylanmış olan ve “Varoluşçu Analiz ve Logoterapi” alanında uluslararası eğitmenlik yetkisini de içeren “Diplomate Clinician in Viktor Frankl’s Logotherapy” ünvanını almıştır. 2020 yılından bu yana, Viktor Frankl Institute Vienna tarafından akredite edilmiş olan Valueİstanbul Logoterapi Enstitüsü kurucu eş-başkanı ve eğitmenidir.
Türk Psikologlar Derneği (TPD), Rorschach ve Projektif Testler Derneği ve International Association of Logotherapy and Existential Analysis at the Viktor Frankl Institute Vienna üyesidir.
Görsel Paul Klee’ye aittir.


