Menu
DENEMELER

Terapötik İlişkinin Tekinsiz Yüzü: Cinsel Sınır İhlalleri, Güç ve Sessizlik

Sınır ihlalleri, geleneksel klinik uygulamalardan, davranış biçimlerinden veya tutumlardan zararsız sapmalar olarak tanımlanabilecek sınır aşmalarından (boundary crossings) farklıdır. Sınır aşmalarına örnek olarak yere düşen bir hastaya ayağa kalkması için yardım etmek, kar fırtınasında bir hastanın acil taksi ücretini karşılamak veya bir hastanın düğün davetini kabul etmek verilebilir. Bu tür davranışlarda zarar verme ya da istismar söz konusu değildir. Buna karşılık sınır ihlalleri genellikle zarar vericidir ve çoğunlukla hastaların erotik, yakınlık kurmaya yönelik, finansal, bağımlılıkla ilişkili veya otoriteye dayalı ihtiyaçlarının istismar edilmesini içerir.

— Norris, Gutheil & Strasburger, This Couldn’t Happen to Me: Boundary Problems and Sexual Misconduct in the Psychotherapy Relationship (2003).

Üniversiteden yeni mezun olduğum 1990’lı yılların başında, psikoterapi alanının mesleğe girmeyi düşünen genç kadın meslektaşlar ve terapötik destek arayan kadın danışanlar açısından son derece tekinsiz ve karanlık bir yüzü de olduğunu fark etmiştim. Özellikle erkek terapistlerin kadın danışanlar üzerindeki güçlerini kötüye kullanmaları ve cinsel sınır ihlalleri hakkındaki duyumlarımın beni dehşete düşürdüğünü çok net hatırlıyorum. Diğer yandan, alana girmeye çalışan genç kadın meslektaşlarımın taşıdıkları riskin de kadın danışanların karşı karşıya kaldığı risklerden az olmadığını görmek bir o kadar sarsıcıydı. Eğitim grupları, kişisel analiz ve süpervizyon ilişkileri, genç kadın meslektaşların erkek otorite figürleri karşısında hiyerarşik olarak dezavantajlı, dolayısıyla manipülasyona açık hâle gelebildikleri alanlardı.

Yıllar içinde bu konuda yaptığım okumalar, meselenin yalnızca bize özgü olmadığını gösterdi bana. Uluslararası araştırmalar, terapist-danışan ilişkisinde cinsel sınır ihlallerinin cinsiyet açısından belirgin bir örüntü sergilediğini ortaya koyuyor. Cinsel sınır ihlallerine ilişkin araştırmalar, ihlalde bulunan terapistlerin %80’inden fazlasının erkek olduğunu ve mağdur danışanların çoğunluğunun kadınlardan oluştuğunu göstermektedir (Celenza, 2007; Schoener et al., 1989). Celenza ve Gabbard’ın (2003) 200’den fazla vakaya dayanan klinik değerlendirmelerinde de sınır ihlalcilerinin çoğunluğu erkektir. Pope’un (2001) sekiz ulusal araştırmanın verilerini bir araya getirdiği incelemesinde, cinsel sınır ihlalinde bulunduğunu bildiren erkek ruh sağlığı profesyonellerinin oranı yüzde 7, kadın profesyonellerin oranı ise yüzde 1,5’tir. Dolayısıyla erkek terapist-kadın danışan örüntüsü, literatürde belgelenmiş bir olgudur.

Terapötik ilişki, doğası gereği eşitler arasında kurulmuş bir ilişki değildir. Danışan, çoğu zaman yaşamının kırılgan, karmaşık ve savunmasız bir döneminde yardım almak üzere terapiste başvurur. Kendisini, geçmişini, korkularını, arzularını ve başkalarıyla paylaşmakta zorlandığı deneyimlerini terapiste açar. Terapist ise bu anlatıya belirli bir bilgi, mesleki yetki ve sorumluluk konumundan eşlik eder. Dolayısıyla terapist ve danışan arasında kurulan ilişkinin temelinde güven kadar bir güç asimetrisi de vardır.

Bu asimetri, terapötik çalışmanın önünde duran bir engel değil; terapistin farkında olması ve sorumluluğunu taşıması gereken kurucu bir özelliktir. Cinsel sınır ihlalleri ise tam da bu güven ve güç ilişkisinin kötüye kullanılmasıyla ortaya çıkar.

İhlalde bulunan terapist kimdir?

Cinsel sınır ihlallerini ele alırken sık karşılaşılan bir eğilim, bu davranışları gerçekleştiren terapistleri kolayca tanımlanabilecek tek bir kişilik kategorisine yerleştirme çabasıdır. Oysa araştırmalar danışanlarını istismar eden terapistlerin motivasyonlarının son derece karmaşık ve çok etkenli olduğunu gösteriyor (Gabbard, 1994).

Celenza ve Gabbard (2003) değerlendirdikleri iki yüzden fazla vakadan hareketle, ihlalde bulunanların tümünü psikopatik ya da tekrarlayan biçimde istismar eden kişiler olarak görmenin doğru olmadığını belirtir. İnceledikleri vakaların önemli bir bölümünde tek bir ihlal söz konusudur. Bu bulgu, davranışın ağırlığını azaltmaz; aksine, tehlikenin yalnızca kolayca tanıyabileceğimiz, açıkça saldırgan kişilerden kaynaklanmadığını hatırlatır.

Celenza ve Gabbard’ın cinsel sınır ihlalleri üzerine çalışmaları, bu tür ihlallerin yalnızca başından beri istismar etme niyeti taşıyan, mesleki açıdan yetersiz ya da psikopatolojik özellikler gösteren terapistler tarafından gerçekleştirilmediğine dikkat çeker. Aksine, bazı durumlarda mesleki işlevselliğini sürdüren, danışanlarıyla uzun süre başarılı terapötik ilişkiler kurmuş terapistler de kendi psikolojik ihtiyaçlarını ve karşıaktarım süreçlerini yönetemediklerinde ciddi sınır ihlallerinde bulunabilirler.

Yazarların ele aldığı vakalarda, ihlalin her zaman tekrarlayan bir davranış örüntüsü biçiminde ortaya çıkmadığı, bazı terapistlerin meslek yaşamlarında tek bir danışanla cinsel sınır ihlali yaşadığı görülmektedir. Ancak tek bir ihlal olması, yaşananların danışan üzerindeki etkisini ya da etik ihlalin ağırlığını azaltmaz. Burada asıl önemli olan, terapistin kendi içsel dinamiklerinin terapötik ilişkinin işleyişini nasıl bozabildiğidir.

Bu süreçte çeşitli psikodinamik etkenler rol oynayabilir. Terapist, danışanına karşı romantik veya cinsel duygular geliştirebilir ve zamanla terapötik ilişkiyi karşılıklı bir aşk ilişkisi olarak yorumlamaya başlayabilir. Danışanın kendisine duyduğu güven, hayranlık ve yakınlık, terapistin narsisistik ihtiyaçlarını besleyebilir. Kendi özdeğerini danışanın gözündeki özel konumundan sağlamaya çalışan terapist, danışanla kurduğu ilişkinin anlamını ve sınırlarını giderek farklı biçimde algılayabilir.

Bir başka dinamik, kurtarıcı fantezisidir. Terapist, danışanı diğer insanlardan farklı olarak kendisinin anlayabileceğine, ona özel bir biçimde yardımcı olabileceğine inanabilir. Bu düşünce başlangıçta yardım etme arzusuyla ilişkili görünse de zamanla terapistin kendi ihtiyaçlarını danışanın ihtiyaçlarıyla karıştırmasına yol açabilir. Danışanın kırılganlığı, bağımlılığı veya terapiste duyduğu yakınlık, bu fanteziyi daha da güçlendirebilir.

Terapistin kendi yaşamındaki krizler de bu sürece katkıda bulunabilir. Evlilik sorunları, yalnızlık, kayıplar, hastalıklar veya özdeğer duygusundaki sarsılmalar, terapistin danışanla kurduğu ilişkiden duygusal doyum aramasına neden olabilir. Bu noktada karşıaktarımın fark edilmesi ve üzerinde çalışılması yaşamsal önem taşır. Aksi takdirde terapist, kendi duygusal ihtiyaçlarını terapötik ilişkinin sınırları içinde tutmak yerine, danışanla kurduğu yakınlığı bu ihtiyaçları karşılamak için kullanabilir.

Bu dinamiklerin ortak noktası, terapistin kendi ihtiyaçlarını ve duygusal çatışmalarını yeterince tanıyamaması, bunları danışanın ihtiyaçlarından ayıramaması ve terapötik ilişkinin sağladığı özel konumu kendi yararına kullanmaya başlamasıdır.

McNulty, Ogden ve Warren’ın (2013), danışanlarına yönelik cinsel sınır ihlallerinde bulunmuş ve bu nedenle mesleki disiplin süreçlerinden geçmiş üç terapistle gerçekleştirdikleri nitel araştırma, terapistlerin kendi ihlallerini nasıl ‘yorumladıklarını’ ve gerekçelendirdiklerini ortaya koyması bakımından önemlidir. Araştırmacılar, terapistlerin anlatılarında güç eşitsizliğini etkisizleştirme çabalarına dikkat çeker. Terapistlerin danışanların ruhsal güçlüklerini küçümseyebildiklerini, ilişkinin sıradan ve karşılıklı olduğunu vurgulayabildiklerini ve ilişkinin uygunluğunu süpervizörleriyle tartışmaktan kaçınabildiklerini aktarırlar. Bu nitel araştırma, terapistin kendi davranışını nasıl meşrulaştırabildiğini anlamak açısından önemli bir nitelik taşımaktadır.

Burada dikkat çekici olan, terapistin kendisini mutlaka bir istismarcı olarak görmemesidir. Kendisini danışanına yardım eden, onu anlayan, hatta onun tarafından incitilen biri olarak anlatabilir. İlişki bozulduğunda danışanı suçlayabilir; başlangıçta özel ve karşılıklı olarak tanımladığı ilişkiyi sonradan danışanın sorunlarının bir sonucu gibi sunabilir. Böylece terapistin kendi sorumluluğu anlatının dışında kalır.

İhlal bir anda mı gerçekleşir?

Terapi süreci, karşılanmamış özlemler ve engellenmiş arzularla dalgalanan, oldukça yoğun ve hararetli bir hâl alabilir. Eylemi söylem, simge, metafor ve oyun düzeyinde tutmak nasıl mümkün olabilir? Terapötik ortamın somut unsurları, katmanlı imgeleri ve çoklu, belki de sonsuz sayıdaki ilişki kurma olasılıklarını çağrıştırma güçlerini ne zaman yitirerek, bunun yerine yozlaşmış ve somutlaştırılmış bir senaryonun hizmetine girer?

— Andrea Celenza, Sexual Boundary Violations: Therapeutic, Supervisory, and Academic Contexts (2007).

Cinsel sınır ihlali her zaman bir anda ortaya çıkmaz. Bazen terapötik ilişkinin niteliğini yavaş yavaş değiştiren küçük sınır aşımlarıyla gelişir. Seans dışı özel mesajlaşmalar, gereksiz kişisel paylaşımlar, danışanla özel bir yakınlık kurma, görüşmeleri mesleki çerçevenin dışına taşıma ya da danışana diğer danışanlardan farklı davranma bu sürecin parçaları olabilir.

Elbette her sınır geçişi cinsel ihlale dönüşmez. Terapötik uygulamada bağlama göre anlam kazanan esneklikler bulunabilir. Ancak bir davranışın tek başına masum görünmesi, onun ilişki içindeki işlevini önemsiz kılmaz. Önemli olan, davranışın danışanın yararına mı hizmet ettiği, yoksa terapistin kişisel ihtiyaçlarını mı karşıladığıdır.

Strasburger, Jorgenson ve Sutherland (1992), terapist-danışan ilişkisindeki güç dengesizliğine ve danışanın kırılganlığına dikkat çekerek, cinsel suistimalin çoğu zaman uygun terapötik sınırların aşılmasıyla başlayan bir süreç içinde gelişebileceğini belirtir. Bu nedenle önleme, yalnızca cinsel ilişkinin gerçekleşmesini yasaklayan kurallarla sınırlı kalamaz; sınırların korunmasına ve küçük ihlallerin erken fark edilmesine de dayanmalıdır.

Burada terapistin kendisine sorabileceği bazı sorular önemlidir: Bu davranışı süpervizörüme rahatlıkla anlatabilir miyim? Danışanın yararına olduğundan gerçekten emin miyim? Danışanla kurduğum yakınlık benim hangi ihtiyacımı karşılıyor? Bu ilişkiyi mesleki çerçevenin dışına taşıma arzumun sorumluluğunu alabiliyor muyum?

Gabbard (1996), terapistin süpervizörüne ya da danışmanına anlatmaktan en çok kaçındığı duygu ve davranışların, çoğu zaman özellikle ele alınması gereken konular olduğunu vurgular. Gizleme ihtiyacı, tek başına bir ihlalin kanıtı değildir; ancak terapistin durup kendi davranışını incelemesi için önemli bir uyarı işaretidir.

Danışan ne yaşar?

Cinsel sınır ihlalinin danışan üzerindeki etkisini yalnızca cinsel davranışın kendisi üzerinden anlamak mümkün değildir. İhlal, kişinin güven duyduğu, kendisini açtığı ve yardım beklediği bir ilişkinin içinde gerçekleşir. Bu nedenle yaşanan zarar, çoğu zaman davranışın fiziksel boyutunu aşar.

Danışan, terapistiyle arasında özel bir bağ bulunduğuna inanmış olabilir. Terapistin ilgisini, yakınlığını ya da kişisel paylaşımlarını kendisine duyulan sevginin veya kendisinin özel olduğunun kanıtı olarak yorumlamış olabilir. İlişkinin cinsel ya da romantik bir niteliğe bürünmesi başlangıçta danışana karşılıklı bir yakınlık gibi görünebilir. Ancak terapötik ilişkinin güç eşitsizliği ortadan kalkmaz. Terapist, ilişkinin çerçevesini ve sınırlarını korumakla yükümlü olan taraftır.

Bu nedenle danışanın ilişkiye katılmış, terapiste bağlanmış ya da ona karşı duygular beslemiş olması terapistin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Danışanın rızası varmış gibi görünen bir durumda bile terapistin mesleki konumu ve sahip olduğu güç hesaba katılmalıdır. Buradaki temel mesele, iki kişinin birbirine duyduğu çekim değil, terapistin bu çekimi mesleki sorumluluğuyla yönetememesidir.

İhlal sonrasında danışan ne yaşadığını anlamlandırmakta zorlanabilir. “Ben mi yanlış anladım?”, “Bu ilişkiyi ben mi başlattım?”, “Terapistim gerçekten bana âşık mıydı?”, “Yaşadığım şey bir ihlal miydi?” gibi sorular arasında kalabilir. Terapistin davranışını adlandırmak, danışanın kendi deneyimini ve geçmişte kurduğu bağı yeniden değerlendirmesini gerektirir. Bu da oldukça sarsıcı olabilir.

Danışan kendisini suçlayabilir, utanabilir ya da yaşadıklarını başkalarına anlatmaktan çekinebilir. Terapisti hâlâ özleyebilir, ona öfke duyabilir, onu korumak isteyebilir veya yaşananları önemsizleştirmeye çalışabilir. Bu duyguların bir arada bulunması çelişkili görünse de anlaşılabilir bir durumdur. Bir kişiye bağlanmış olmak, o kişinin davranışlarından zarar görmediğimiz anlamına gelmez.

Norris, Gutheil ve Strasburger (2003), terapötik ilişkideki sınır sorunlarının ve cinsel suistimalin nasıl gelişebildiğine, terapistin kendi davranışını nasıl değerlendirebildiğine ve önleme gereksinimine dikkat çeker. Bu çerçevede danışanın yaşadığı güçlüğü yalnızca ihlalin gerçekleştiği anla sınırlı düşünmemek gerekir. İlişkinin sona ermesi, yaşananların anlamlandırılması ve yeniden yardım arama süreci de ayrı bir kırılganlık yaratabilir.

Özellikle yardım almak için yeniden bir uzmana başvurmak kolay olmayabilir. Danışan, daha önce güven duyduğu bir profesyonel tarafından incitilmişse, yeni bir terapiste güvenmekte zorlanabilir. Yakınlık kurmaktan kaçınabilir, terapistin niyetini sürekli sorgulayabilir ya da kendi algısından kuşku duyabilir. Dolayısıyla ihlalin etkisi, yalnızca belirli bir terapistle yaşanan ilişkinin sona ermesiyle ortadan kalkmayabilir.

Burada önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Danışanın yaşadığı kafa karışıklığı, bağlılık, özlem ya da kendini suçlama, ihlalin sorumluluğunu danışana yüklemek için kullanılamaz. Bunlar, güç asimetrisi bulunan bir ilişkide güvenin kötüye kullanılmasının ardından ortaya çıkabilen karmaşık tepkilerdir.

Neden konuşmak bu kadar zor?

Terapötik sınır ihlallerinin bildirilmesini güçleştiren etkenlerden biri, ihlalin gerçekleştiği ilişkinin kendisidir. Danışan terapistine güvenmiş, onunla duygusal bir bağ kurmuş ve çoğu zaman kendisi hakkında mahrem bilgileri paylaşmıştır. Yaşananları açıklamak, yalnızca bir davranışı şikâyet etmek değil, aynı zamanda bir zamanlar anlamlı ve güvenli hissettiren ilişkiyi yeniden değerlendirmek demektir.

Buna terapistin mesleki otoritesi de eklenir. Danışan, terapistin kendisinden daha bilgili, deneyimli ve yetkin olduğunu düşünebilir. Yaşananları yanlış yorumlayan kişinin kendisi olduğuna inanabilir. Terapistin davranışını sorguladığında onun tarafından reddedilmekten, suçlanmaktan ya da yaşadıklarının küçümsenmesinden korkabilir.

Meslek içinde de benzer bir sessizlik oluşabilir. Terapist, meslektaşı hakkında kuşku duyduğunda bunu dile getirmekte zorlanabilir. Kurumlar itibar kaygısıyla olayları örtbas etmeye yönelebilir. Süpervizyon ilişkilerinde hiyerarşi, kişisel yakınlık ve mesleki dayanışma, gerekli yüzleşmenin önüne geçebilir.

Ciddi terapötik sınır ihlalleri karşısındaki ‘mesleki sessizliği’ gösteren çarpıcı tarihsel örneklerden biri, İngiliz psikanalist Masud Khan vakasıdır. Bir dönem İngiliz Psikanaliz Derneği’nin en etkili isimlerinden biri olan Khan, danışanlarıyla kurduğu ilişkilerde ciddi etik ve cinsel sınır ihlallerinde bulunmuş; analitik ilişkinin sınırlarını tekrar tekrar aşmıştır. Eski danışanlarından Wynne Godley’nin 2001 yılında yayımlanan anlatısı, bu ihlallerin yalnızca cinsel sınırların aşılmasıyla sınırlı kalmadığını, Khan’ın danışanlarının özel yaşamlarına müdahale ettiğini, kendi kişisel meselelerini analitik ilişkinin içine taşıdığını ve danışanları arasındaki ilişkileri de yönlendirmeye çalıştığını ortaya koyar.

Masud Khan’ın mesleki sınır ihlallerinin ulaştığı boyutları ve bu ihlallerin ardındaki kişisel ve kurumsal dinamikleri daha yakından anlamak isteyenler, Linda Hopkins’in False Self: The Life of Masud Khan adlı kitabına başvurabilir.

Britanya Psikanaliz Derneği, Khan’ın son derece ağır etik ihlalleri karşısında büyük bir kayıtsızlık sergilemiş; Winnicott’un bir eğitim adayını kişisel amaçları doğrultusunda kullanmasına karşı ise şaşırtıcı ve her yere nüfuz eden bir işbirlikçi sessizlik içinde olmuştur.

Anne-Marie Sandler, “Institutional Responses to Boundary Violations: The Case of Masud Khan,” The International Journal of Psychoanalysis, 85(1), 2004.

Anne-Marie Sandler (2004), Khan vakasını incelerken dikkatleri yalnızca bireysel ihlallere değil, bu ihlallerin gerçekleştiği kurumsal ortama da çeker. Sandler’a göre Britanya Psikanaliz Derneği, Khan’ın ağır etik ihlalleri karşısında büyük bir kayıtsızlık sergilemiştir.

Britanya Psikanaliz Derneği, Winnicott’un bir eğitim adayı olan Clare Britton’ı kişisel amaçları doğrultusunda ‘kullanmasına’ karşı da yaygın bir örtük işbirliği ve sessizlik içinde olmuştur. Winnicott, 19 Haziran 1949’da Britton’ın psikanalisti Dr. W. Clifford Scott’a yazdığı mektupta, evliliğindeki ciddi sorunlar nedeniyle Britton’ın kendisine sağladığı duygusal desteğe ne kadar ihtiyaç duyduğunu anlatır. Hatta Scott’ın Britton’ın analizini başarıyla sürdürmesinin, kendisinin bu ilişkiden ‘yararlanabilmesini’ mümkün kıldığını açıkça ifade eder:

Onun analizini başarıyla sürdürmeseydin, onu kullandığım biçimde kullanamazdım.

Donald W. Winnicott’ın Dr W. Clifford M. Scott’a yazdığı mektuptan, 19 Haziran 1949.

Burada söz konusu olan, yalnızca iki meslektaş arasındaki kişisel yakınlık değildir. Winnicott’un mesleki otoritesi altındaki bir eğitim adayının duygusal desteğini kendi kişisel ihtiyaçları için kullanması ve bu ilişkinin onun psikanalitik eğitim süreciyle iç içe geçmesidir. Winnicott ve Britton 1951’de evlenmişlerdir.

Burada tarihsel bir gerçeği hatırlamakta yarar var. Khan’ın Winnicott’la, Godley’nin ise Khan’la analiz gördüğü dönemde Derneğin henüz bir Etik Komitesi, etik kodu veya bu tür ihlalleri ele alacak resmî prosedürleri bulunmamaktadır. Khan’ın eğitim analistliği görevinden uzaklaştırılması ancak resmî bir şikâyetin ardından gerçekleşmiş; kurumsal etik düzenlemeler de bu sürecin sonrasında oluşturulmuştur.

Dikkat çekici olan, Khan’ın ancak resmî bir şikâyet sonrasında eğitim analistliği görevinden uzaklaştırılmasına karşılık, Winnicott’un benzer biçimde kurumsal güç ve mesleki sınır sorunları içeren davranışları karşısında herhangi bir yaptırıma maruz kalmamış olmasıdır.

Bu vakalar, terapötik sınır ihlallerinin neden konuşulmasının ve bildirilmesinin güç olduğunu anlamak açısından özellikle öğreticidir. Sorun yalnızca ihlalde bulunan kişinin davranışları değildir; o kişinin mesleki itibarı, kurumdaki konumu, meslektaşlarıyla kurduğu ilişkiler ve kurumun kendi işleyişini sorgulamakta yaşadığı güçlükler de belirleyici olabilir. Başka bir deyişle, ihlallerin sürmesine bazen yalnızca failin davranışları değil, çevresindeki insanların sessizliği, tereddüdü ve müdahale etmeme eğilimi de katkıda bulunur.

Önlemek: Duyguları inkâr etmek değil, sorumluluğu üstlenmek

Genç ya da deneyimli, hangi klinik ortamda çalışıyor olursa olsun tüm klinisyenler, bu konuyu eğitim, mesleki yetiştirme, meslektaş danışmanlığı ve süpervizyon süreçlerinde her yönüyle ele almaya karşı duydukları, anlaşılabilir ancak zararlı isteksizliği aşmalıdır.

— Norris, Gutheil & Strasburger, This Couldn’t Happen to Me: Boundary Problems and Sexual Misconduct in the Psychotherapy Relationship (2003).

Terapistlerin danışanlarına karşı çeşitli duygular geliştirebileceğini kabul etmek, etik sınırları esnetmek anlamına gelmez. Tam tersine, bu duyguları tanımak ve üzerinde çalışmak sınırları korumanın temel koşullarındandır.

Terapistin kendi karşıaktarımını değerlendirmesi, danışanla kurduğu ilişkinin kendisinde uyandırdığı ihtiyaçları fark etmesi ve gerektiğinde bunları süpervizyonda ele alması gerekir. Danışanla kurulan ilişkinin özel, vazgeçilmez ya da mesleki çerçevenin dışına taşınması gereken bir ilişki olduğu düşüncesi ortaya çıktığında, terapistin bunu ‘romantize’ etmek yerine sorgulaması önemlidir.

Süpervizyonun işlevi yalnızca teknik güçlükleri çözmek değildir. Terapistin kendi duygusal tepkilerini, kör noktalarını ve güç kullanımını değerlendirebilmesine de alan açmalıdır. Kurumların da sınır ihlallerine ilişkin açık politikaları, bildirim ve değerlendirme süreçleri bulunmalıdır. Bu süreçlerin merkezinde mesleğin itibarını korumak değil, danışanın güvenliğini ve haklarını gözetmek yer almalıdır.

Terapötik ilişki, terapistin kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanabileceği bir alan değildir. Danışanın güveni, terapiste verilmiş sınırsız bir yakınlık izni değil; belirli bir mesleki sorumluluğun emanetidir.

Sonuç

Cinsel sınır ihlalleri, yalnızca bireysel etik hatalar olarak ele alınamayacak kadar karmaşık bir meseledir. Terapistin kişisel ihtiyaçları, karşıaktarımını yönetme kapasitesi, güç asimetrisini tanıması, mesleki denetim ve kurumların tutumu bu meselenin farklı boyutlarını oluşturur.

İhlalde bulunan terapistleri tek bir kişilik profiline indirgemek, sorunu yalnızca “kötü” ya da “hasta” kişilere aitmiş gibi göstererek mesleğin geri kalanını rahatlatabilir. Oysa asıl zor soru, terapistin kendi ihtiyaçlarını danışanın ihtiyaçlarından ayırmayı nasıl başardığı ve mesleki gücünü hangi sınırlar içinde kullandığıdır.

Danışan açısından ise mesele, yalnızca bir cinsel davranışa maruz kalmak değildir. Güven duyduğu ilişkinin anlamının değişmesi, kendi algısından kuşku duyması, kendisini suçlaması ve yeniden yardım aramaktan çekinmesi de yaşanan zararın parçaları olabilir.

Terapötik ilişki, danışanın kendisini savunmasız ifade edebildiği bir alan olmalıdır. Bu savunmasızlık terapistin kişisel ihtiyaçlarına açılmış bir kapı değil, onun sorumluluğunu ağırlaştıran bir durumdur. Terapistin görevi danışanın güvenini kazanmak kadar, o güvenin sınırlarını korumaktır. Çünkü terapötik ilişkinin gücü, terapistin danışanıyla yakınlık kurabilmesinde olduğu kadar, bu yakınlığın sınırlarını koruyabilmesinde de yatar.

Kaynakça
  • Celenza, A., & Gabbard, G. O. (2003). Analysts who commit sexual boundary violations: A lost cause? Journal of the American Psychoanalytic Association, 51(2), 617–636. https://doi.org/10.1177/00030651030510020201
  • Celenza, A. (2007). Sexual boundary violations: Therapeutic, supervisory, and academic contexts. Jason Aronson.
  • Donald W. Winnicott, “Letter to Dr W. Clifford M. Scott, 19 June 1949,” The Collected Works of D. W. Winnicott, Vol. 12, Appendix, Oxford University Press, 2016. https://academic.oup.com/book/12894/chapter/329238934?utm
  • Gabbard, G. O. (1994). Psychotherapists who transgress sexual boundaries with patients. Bulletin of the Menninger Clinic, 58(1), 124–135.
  • Gabbard, G. O. (1996). Lessons to be learned from the study of sexual boundary violations. American Journal of Psychotherapy, 50(3), 311–322. https://doi.org/10.1176/appi.psychotherapy.1996.50.3.311
  • Godley, W. (2001). Saving Masud Khan. London Review of Books.
  • Hopkins, L. (2006). False Self: The Life of Masud Khan. New York: Other Press.
  • McNulty, N., Ogden, J., & Warren, F. (2013). “Neutralizing the patient”: Therapists’ accounts of sexual boundary violations. Clinical Psychology & Psychotherapy, 20(3), 189–198. https://doi.org/10.1002/cpp.799
  • Norris, D. M., Gutheil, T. G., & Strasburger, L. H. (2003). This couldn’t happen to me: Boundary problems and sexual misconduct in the psychotherapy relationship. Psychiatric Services, 54(4), 517–522. https://doi.org/10.1176/appi.ps.54.4.517
  • Pope, K. S. (2001). Sex between therapists and clients. In J. Worell (Ed.), Encyclopedia of women and gender: Sex similarities and differences and the impact of society on gender (Vol. 2, pp. 955–962). Academic Press.
  • Sandler, A.-M. (2004). “Institutional Responses to Boundary Violations: The Case of Masud Khan.” The International Journal of Psychoanalysis, 85(1), 27–42. https://doi.org/10.1516/002075704322798923
  • Schoener, G. R., Milgrom, J. H., Gonsiorek, J. C., Luepker, E. T., & Conroe, R. M. (1989). Psychotherapists’ sexual involvement with clients: Intervention and prevention. Walk-In Counseling Center.
  • Strasburger, L. H., Jorgenson, L., & Sutherland, P. (1992). The prevention of psychotherapist sexual misconduct: Avoiding the slippery slope. American Journal of Psychotherapy, 46(4), 544–555. https://doi.org/10.1176/appi.psychotherapy.1992.46.4.544

Görsel Max Ernst’e (1927) aittir.