“To live is the rarest thing in the world. Most people exist, that is all.”
Oscar Wilde

Son zamanlarda mesleki ilişkiler üzerine düşünürken kendimi tekrar tekrar aynı soruyu sorarken buluyorum: Bir topluluğu gerçekten canlı kılan nedir?
Mesele yalnızca insanların bilgili, başarılı ya da üretken olmaları değil. Bir fikir ortaya atıldığında gözlerinde beliren merak, bir başkasının heyecanına eşlik edebilme, bildiğini paylaşma, insanları birbirine bağlama ve bazen basitçe “Ne güzel fikir, yapalım” diyebilme kapasitesinden söz ediyorum.
Bir mesleki çevrede çok sayıda eğitimli, deneyimli ve başarılı insan bulunabilir. Buna rağmen o çevrenin içinde dolaşırken insan tuhaf bir durgunluk hissedebilir. Fikirler vardır ama birbirlerini pek harekete geçirmezler. İnsanlar yan yana bulunur ama aralarında yeni bir şey doğmaz.
Belki de aradığım kelime canlılık — vitality.
Stern ve Canlılığın Dinamik Biçimleri
Daniel Stern, bebeklik araştırmalarından yola çıkarak insan deneyiminin genellikle gözden kaçırdığımız bir boyutuna dikkat çekmişti. Önce vitality affects, daha sonraki çalışmalarında ise daha kapsamlı biçimde forms of vitality adını verdiği bu boyut, sevinç, korku, öfke ya da üzüntü gibi kategorik duygulardan farklıdır.
Stern’e göre deneyimlerimizin yalnızca bir içeriği yoktur; aynı zamanda bir hareket biçimi vardır. Bir duygu yavaşça yükselebilir, birden patlayabilir, giderek yoğunlaşabilir ve ardından sönebilir. Bir hareket tereddütlü başlayıp hızlanabilir; bir ses sertçe kesilebilir ya da yumuşakça kaybolabilir. Başka bir deyişle hayatı yalnızca ne yaşadığımız üzerinden değil, yaşadığımız şeyin zaman içinde nasıl hareket ettiği üzerinden de deneyimleriz.
Stern açısından bu son derece erken başlayan bir ilişkisel algıdır. Bebek, bakımverenin yalnızca ne yaptığını değil, nasıl yaptığını da algılar. Kendisine uzanan elin hızını, sesin yükselip alçalmasını, yüz ifadesinin ritmini, hareketin yoğunluğunu ve zamanlamasını hisseder. Dolayısıyla ilişki en başından itibaren yalnızca anlamların değil, ritimlerin, yoğunlukların ve canlılık biçimlerinin karşılaşmasıdır.
Bir Başkasının Canlılığına Katılmak
Stern’ün affect attunement — duygulanımsal uyumlanma — kavramı burada özellikle önemlidir. Bir çocuk heyecanla bir oyuncağı gösterdiğinde bakımverenin aynı hareketi taklit etmesi gerekmez. Çocuğun yükselen heyecanına sesiyle, yüz ifadesiyle ya da hareketinin ritmiyle karşılık verebilir. Başka bir duyusal kanaldan aynı dinamik biçimi yakalar. Sanki “Sende olan şeyi hissediyorum ve ona katılıyorum” demektedir.
Bu küçük karşılaşmalarda önemli olan yalnızca çocuğun duygusunun doğru adlandırılması değildir. Çocuğun deneyimi başka bir zihinde yankı bulmuştur. Belki yetişkin ilişkilerinde de sandığımızdan çok daha fazla buna ihtiyaç duyuyoruz.
Bir düşüncemizi anlattığımızda yalnızca anlaşılmak istemeyiz. Bazen düşüncemizin diğer zihinde bir hareket yaratmasını isteriz. “Bunu hiç böyle düşünmemiştim”, “Bununla ilgili aklıma bir şey geldi”, “Şu kişiyi mutlaka tanımalısın”, “Bana gönder, okumak isterim” ya da “Bunu birlikte geliştirebiliriz” gibi cevapların ortak özelliği yalnızca onaylayıcı olmaları değildir. Karşımızdaki insan bize pekâlâ katılmayabilir. Asıl önemli olan, kendisine ulaşan şeyin onda bir şey harekete geçirmiş olmasıdır. İşte bu, ilişkisel canlılığın en güzel biçimlerinden biridir.
Hayal Kırıklığı Her Zaman Reddedilmekten Kaynaklanmaz
Mesleki hayatımda zaman zaman yaşadığım hayal kırıklıklarını düşündüğümde, bunların her zaman reddedilmekle ilgili olmadığını fark ediyorum. İnsanların elbette “hayır” deme hakkı vardır. Zamanları olmayabilir, bir projeyi kendilerine yakın bulmayabilirler, başka öncelikleri olabilir ya da mesleki sınırlarını korumak isteyebilirler. Bütün bunlar son derece anlaşılırdır.
Fakat bazen insanın eksikliğini hissettiği şey kabul edilmek değil, karşı tarafta bir hareket görebilmektir. Bir fikir başka bir zihinde yeni bir fikir doğuruyor mu? Merak başka bir merakı çağırıyor mu? Bir insanın heyecanı diğerinde küçük de olsa bir titreşim yaratıyor mu? Bilgi dolaşıma giriyor mu? İnsanlar birbirlerini başka insanlara, kitaplara, fikirlere ve imkânlara bağlıyor mu? Yoksa her şey kendisine ulaşan noktada duruyor mu? Belki bir mesleki topluluğun canlılığı tam da bu sorularla anlaşılabilir.
Mesleki Cömertlik
Bu noktada mesleki cömertlik kavramı da benim için başka bir anlam kazanıyor. Cömertliği çoğunlukla somut şeyler üzerinden düşünürüz: zaman vermek, bilgi paylaşmak, birine yardım etmek, bir fırsat yaratmak. Oysa daha temel bir cömertlik biçimi olabilir: Başkasının canlılığına canlılıkla karşılık vermek.
Bir insanın düşüncesini hemen sahiplenmek gerekmez. Her projeye katılmak da mümkün değildir. Fakat onun getirdiği şeye merak göstermek, başka bir bağlantı önermek, kendi çağrışımını paylaşmak bile düşüncenin dolaşımını sürdürür.
Çünkü bilgi, ilişki ve fırsatlar yalnızca biriktirildiğinde değil, dolaşıma girdiğinde bir topluluk yaratırlar. Bu anlamda mesleki cömertlik yalnızca etik bir erdem değil, aynı zamanda bir topluluğun yaşamsal dolaşım sistemi gibidir.
Canlılık Dışadönüklük Değildir
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Canlılık, dışadönüklük ya da yüksek enerji demek değildir. Son derece sessiz, çekingen hatta sosyal olarak mesafeli bir insanın zihni olağanüstü canlı olabilir. Bir cümleyi duyduğunda uzun süre düşünebilir ve birkaç gün sonra hiç beklemediğiniz bir bağlantıyla geri dönebilir. Tersine son derece konuşkan, görünür ve sosyal bir insanın ilişkisel dünyası şaşırtıcı derecede kapalı olabilir.
Stern’ün düşündüğü anlamda canlılık daha temel bir şeydir: deneyimin hareket edebilme kapasitesi. Bir şey bana ulaştığında bende başka bir şey doğuyor mu? Benim içimde doğan şey yeniden dünyaya çıkabiliyor mu? Ve böylece iki insan arasında, hiçbirinin tek başına üretmediği üçüncü bir şey ortaya çıkabiliyor mu? Belki gerçek zihinsel ve ilişkisel canlılık tam da burada başlıyor.
Canlılık Bulaşıcıdır
Psikoterapi odasında bunu özellikle açık biçimde görebiliriz. Terapistin merakı yalnızca bilgi toplama yöntemi değildir. Gerçek bir merakın kendine özgü bir ritmi, tonu ve enerjisi vardır. Danışan bazen hayatı boyunca kimsenin dikkatle yaklaşmadığı bir iç deneyiminin başka bir zihinde gerçekten merak uyandırdığını fark eder.
Bu karşılaşma başlı başına dönüştürücü olabilir. Çünkü bir başkasının merakı, insanın kendi deneyimine yönelik merakını da uyandırabilir. Bir bakıma canlılık bulaşıcıdır. Bir zihnin hareketi başka bir zihni harekete geçirir. O zihinde doğan şey yeniden ilişkiye döner ve ilk kişide başka bir hareket yaratır. Böylece ilişki iki kapalı zihnin bilgi alışverişi olmaktan çıkar ve karşılıklı olarak üretilen canlı bir alan haline gelir.
Aynı şey mesleki topluluklar için de geçerlidir. Birinin okuduğu kitap diğerini yeni bir yazara götürür. Birinin sorusu başka birinin araştırmasına dönüşür. Bir meslektaş diğerini hiç tanımadığı biriyle tanıştırır. Bir konuşma bir makaleyi, bir makale yeni bir konuşmayı doğurur. Canlı bir entelektüel çevrede fikirlerin sahipleri vardır ama fikirlerin sınırları geçirgendir.
Canlı İnsanları Bulmak
Bu insan merak ediyor mu? Bir şeyden heyecanlanabiliyor mu? Bildiklerini dolaşıma sokuyor mu? Başka insanların üretkenliğini tehdit olarak algılamak yerine haz duyabiliyor mu? Kendisinden gelen bir şey başkasında, başkasından gelen bir şey onda yaşamaya devam edebiliyor mu?
Belki de bir mesleki topluluğu gerçek anlamda topluluk yapan şey tam olarak budur. Stern bize insanın en erken dönemlerinden itibaren başka insanların canlılık biçimlerine son derece duyarlı olduğunu gösterdi. Belki yetişkin olduğumuzda da bu duyarlılığı hiç kaybetmiyoruz. Bir odada, bir konuşmada, bir mesleki ilişkide hayatın dolaşıp dolaşmadığını çoğu zaman açıklayamadan hissediyoruz.
Bazı karşılaşmalardan sonra genişlemiş hissediyoruz. Bazılarından sonra ise hiçbir kötü şey yaşanmamış olmasına rağmen içimiz biraz sönmüş oluyor. Belki aradaki fark bazen içerikten çok canlılığın dolaşıp dolaşamamasıyla ilgilidir.
Bu nedenle bugün mesleki ilişkilerden beklentimi yalnızca destek görmek ya da kabul edilmek olarak tarif etmiyorum. Aradığım şey daha basit ve aynı zamanda daha temel: Canlı insanların başka canlı insanlarla karşılaşabildiği ilişkiler. Fikirlerin bir zihinden diğerine geçerken biçim değiştirdiği, merakın merakı doğurduğu, bilginin saklanmak yerine dolaştığı ve insanların birbirlerinin enerjisini tüketmek yerine çoğalttığı ilişkiler.
Çünkü bilgi bir mesleği sürdürebilir. Uzmanlık ona derinlik kazandırabilir. Ama bir mesleki dünyayı gerçekten yaşayan bir dünya haline getiren şey, canlılığın insanlar arasında dolaşabilmesidir.
Görsel hakkında not: Henri Matisse, La Danse
Video YouTube’dan yüklenmiştir ve tüm hakları hak sahiplerine aittir.


