Menu
DENEMELER

İçimizdeki ‘Birçok Ben’: Paul Federn’in Ego Durumlarından Çağdaş Psikoterapiye

“Çelişiyor muyum kendimle?

Varsın olsun, çelişeyim öyleyse.

(Kocamanım ben, koca bir evren taşırım içimde.)”

— Walt Whitman

Psikolojik yaşama ilişkin en kalıcı varsayımlardan birisi, çatışmalarımızın, çelişkilerimizin ve değişen hallerimizin altında bir yerlerde tek ve tutarlı bir benliğin bulunduğu varsayımıdır. Sanki seven ve nefret eden, yaklaşan ve uzaklaşan, bir an kendinden emin hissederken bir sonraki an çaresizliğe kapılan hep aynı “ben”miş gibi konuşuruz. Psikoterapi kuramları da çoğu zaman bu varsayımı paylaşmış; çelişkiyi açıklanması, parçalanmışlığı ise onarılması gereken bir durum olarak görmüştür.

Oysa klinik deneyim bizi tekrar tekrar oldukça farklı bir tabloyla karşılaştırır. Mesleki yaşamında son derece yetkin bir kişi, eleştirel bir ebeveyninin yanında şaşırtıcı derecede çaresizleşebilir. Kendisini bağımsız biri olarak deneyimleyen bir insan, partneri uzaklaştığında kendisini terk edilmiş bir çocuk gibi hissedebilir. Yakınlığı yoğun biçimde arzulayan biri, yakınlık gerçekten mümkün hale geldiği anda soğuk ve ulaşılamaz olabilir.

Danışanların kendileri de bu deneyimleri sıklıkla bir çokluk diliyle anlatırlar: “Bir yanım gitmek istiyor ama başka bir yanım onsuz yaşamayı hayal bile edemiyor”; “Korkacak hiçbir şey olmadığını biliyorum ama içimde bir şey dehşete kapılıyor”; “Annemin yanındayken neden bambaşka bir insana dönüştüğümü anlamıyorum.”

Çağdaş psikoterapi bu tür deneyimleri anlamak için farklı diller geliştirmiştir. İçsel Aile Sistemleri (IFS) parçalardan (parts) söz eder. Ego Durumları Terapisi, farklılaşmış ego durumlarıyla (ego states) doğrudan çalışır. Transaksiyonel Analiz, Ebeveyn, Yetişkin ve Çocuk ego durumlarını tanımlar. Entegratif Psikoterapi, karşılanmamış ilişkisel ihtiyaçlar bağlamında arkaik ve gelişimsel olarak örgütlenmiş kendilik durumlarına dikkat eder. İlişkisel psikanaliz ise özellikle Philip Bromberg’in çalışmalarında kişiliği, birbirlerine erişimleri dissosiyasyon tarafından kolaylaştırılabilen ya da kısıtlanabilen çoklu kendilik durumları (multiple self-states) üzerinden kavramsallaştırır.

Bu gelenekleri basitçe birbirinin içine yerleştiremeyiz; ayrıca tek bir tarihsel soy çizgisinin devamı da değllerdir. Kuramsal varsayımları ve klinik uygulamaları önemli ölçüde farklıdır. Yine de çarpıcı bir önermede buluşurlar: İnsan zihnini özünde tekil değil, doğası gereği çoğul olarak düşünmek belki de daha anlamlıdır.

Şaşırtıcı biçimde, bu olasılığı ciddiye alan ilk psikanalitik düşünürlerden biri Freud’un kendi çevresinde çalışıyordu.

Paul Federn ve Deneyimlenen Ego

Paul Federn çalışma odasında, 1930’lar

Paul Federn (1871–1950), ilk kuşak psikanalistlerden biriydi ve Freud’un Viyana Psikanaliz Derneği’nin uzun yıllar boyunca üyesiydi. Bununla birlikte Federn’in ego anlayışı, Freud’un metapsikolojik yaklaşımından bazı önemli noktalarda ayrılan bir yönde gelişti.

Freud’un yapısal kuramı egoyu esas olarak işlevleri ve id, süperego ve dış gerçeklikle ilişkileri üzerinden kavramsallaştırıyordu. Federn ise daha fenomenolojik bir soruyla özellikle ilgileniyordu: Bir egoya sahip olmak nasıl bir deneyimdir?

Düşüncesinin merkezinde, genellikle ego hissi olarak çevrilen Ichgefühl bulunuyordu. Federn, deneyime eşlik eden “benlik” ya da “bana aitlik” niteliğinin ne olduğunu anlamaya çalıştı: Bu düşünceyi düşünenin, bu duyguyu hissedenin, bu bedensel deneyimi yaşayanın ben olduğuma ilişkin, normalde üzerinde pek durmadığımız o his.

Bununla yakından ilişkili bir diğer kavramı ego sınırlarıydı: Benliğe ait olanla dış dünyaya ait olan arasındaki deneyimsel ayrım.

Bu mesele Federn’in psikotik durumlarla çalışmasında özellikle önem kazandı, ancak onu daha geniş bir kavrayışa da götürdü. Ego, insan yaşamının her anında fenomenolojik olarak aynı olmak zorunda değildi. Duygulanımın, belleğin, bedensel deneyimin, algının ve ilişkilenmenin farklı biçimlerde örgütlenmesi, farklı ego durumları oluşturabilirdi.

Bu fikrin önemi, gündelik klinik deneyime çevrildiğinde daha açık hale gelir. Kırk beş yaşındaki bir kadın mesleki yaşamından kendinden emin biçimde söz ederken kendisini yetkin, özerk ve güçlü hissedebilir. On dakika sonra annesiyle yaşadığı bir karşılaşmayı anlatırken sesi değişebilir, bedeni içine kapanabilir ve karşısındaki kişiden beklentileri tamamen farklılaşabilir.

Burada yalnızca bir zamanlar korkmuş bir çocuk olduğunu hatırlamıyordur. O eski deneyim örgütlenmesinin bir bölümü şimdi ve burada yeniden mevcut hale gelmiştir.

Böylece soru: “Normalde son derece yetkin olan bu yetişkin neden irrasyonel davranıyor?” olmaktan çıkar ve şuna dönüşür: “Şu anda hangi kendilik örgütlenmesi mevcut?”

Görünüşte küçük olan bu değişimin, daha sonraki psikoterapi yaklaşımları açısından çok büyük sonuçları olacaktır.

Ego Durumlarından Yapılandırılmış Çokluğa

Federn günümüzde anladığımız anlamıyla bir “parçalar terapisi” geliştirmedi ve kendisinden sonra ortaya çıkan birçok yaklaşımı doğrudan onun çalışmalarının devamı gibi sunmak tarihsel açıdan yanıltıcı olur. Bununla birlikte Federn’in ego psikolojisinden Eric Berne’ün Transaksiyonel Analizine uzanan belirgin bir gelişim çizgisinden söz edilebilir.

Berne, ego durumları fikrini bugün iyi bilinen Ebeveyn–Yetişkin–Çocuk modeline dönüştürdü. Burada önemli olan, Çocuk ego durumunun yalnızca çocuksu davranış anlamına gelmemesidir. Çocuklukta örgütlenmiş hissetme, düşünme, algılama ve ilişkilenme biçimlerinin şimdiki zamanda yeniden etkinleşmesini temsil edebilir.

Dolayısıyla geçmiş yalnızca hatırlanmaz; bir varoluş hali olarak psikolojik açıdan yeniden şimdiye gelebilir.

John G. Watkins ve Helen H. Watkins daha sonra Ego Durum Terapisini daha açık biçimde tanımlanmış bir terapötik yaklaşıma dönüştürdüler. Ego durumlarının görece farklılaşmış duygulanımları, anıları, ihtiyaçları, inançları ve koruyucu işlevleri olabilirdi. Bazıları belirli koşullar tarafından harekete geçirilene kadar gündelik farkındalığın büyük ölçüde dışında kalabilirdi.

Bunun klinik sonuçları oldukça önemlidir.

Bir danışanın şöyle söylediğini düşünelim: “Bir yanım bu ilişkinin bana zarar verdiğini biliyor ve ayrılmak istiyor. Başka bir yanım ise ayrılmayı düşündüğüm anda dehşete kapılıyor.”

Tekil bir zihin modeli bizi, bu iki konumdan hangisinin danışanın gerçekten istediği şeyi temsil ettiğini sormaya yöneltir. Çokluk modeli ise başka bir olasılığa izin verir: Her iki deneyim de gerçektir. Farklı koşullar altında oluşmuş, farklı psikolojik sorunları çözmeye çalışan, farklı biçimlerde örgütlenmiş kendilik durumlarına ait olabilirler.

Böylece terapötik soru, hangi durumun doğru olduğuna karar vermekten uzaklaşıp her birinin işlevini anlamaya yönelir:

Bu durum neden korkuyor?
Diğer insanlardan ne bekliyor?
Neyi önlemeye çalışıyor?
Bu çözüm ne zaman gerekli hale geldi?
Daha önce elde edemediği neye ihtiyaç duyuyor?

Çelişki artık yalnızca irrasyonelliğin kanıtı değildir. Psikolojik olarak anlamlı hale gelir.

Psikanaliz Çokluğu Yeniden Keşfediyor

Bu sırada psikanaliz, farklı kuramsal yollardan ilerleyerek benzer bir alana ulaşıyordu.

Nesne ilişkileri kuramı, içeriden homojen bir ego imgesini giderek daha fazla sorguladı. Fairbairn’in ego bölünmesi yaklaşımı, farklılaşmış ego yapılarını içselleştirilmiş nesne ilişkileriyle bağlantılandırıyordu. Ruhsal dünya, her biri kendilik ve öteki arasında kendine özgü bir ilişki taşıyan farklı ilişkisel örgütlenmeleri içinde barındırabilirdi.

Kernberg daha sonra içsel deneyimi kendilik temsili, nesne temsili ve duygulanımı birbirine bağlayan konfigürasyonlar üzerinden kavramsallaştıracaktı.

Örneğin kişi şu örgütlenmeler arasında geçiş yapabilir:

bağımlı kendilik – korku – terk eden öteki

ve

güçlü kendilik – küçümseme – zayıf öteki.

Dolayısıyla dış dünyadaki aynı kişi, hangi kendilik–nesne–duygulanım konfigürasyonunun baskın hale geldiğine bağlı olarak tamamen farklı biçimlerde deneyimlenebilir.

Bu, yalnızca bir kişinin çeşitli “parçaları” olduğunu söylemenin ötesine geçen önemli bir adımdır. Psikolojik durumlar arasında değişen yalnızca benim kim olduğuma ilişkin deneyimim değildir; aynı anda senin kim olduğuna ilişkin deneyimim de değişir.

Korkmuş bir kendilik, tehlikeli bir ötekiyle karşılaşabilir. Uyumlanan bir kendilik, talepkâr bir ötekiyle karşılaşabilir. Grandiyöz bir kendilik, değersiz bir ötekiyle karşılaşabilir. Çaresiz bir kendilik ise her şeye gücü yeten bir kurtarıcıyla karşılaşabilir.

Dolayısıyla çokluk özünde ilişkiseldir.

Çoklu Benliklerden İlişkisel Benliğe

Bu kavrayış, psikanalizdeki ilişkisel dönüşle birlikte özellikle önem kazanır.

Stephen Mitchell’ın ilişkisel yaklaşımı, psikanalizin dikkatini zihni esas olarak dürtüsel çatışmaların yaşandığı yalıtılmış bir alan olarak görmekten uzaklaştırarak, ilişkisel matrisler içinde oluşan ve yeniden örgütlenen bir kendiliğe yöneltti.

Annemle birlikteyken olduğum kişi; sevgilimle, işverenimle ya da terapistimle birlikteyken olduğum kişiyle aynı olmayabilir. Bu da ilginç bir soruyu beraberinde getirir: Bunlardan hangisi gerçek benliktir?

İlişkisel yaklaşımın cevabı giderek şu hale gelir: Belki de sorunun kendisi yanlıştır.

Bu farklı örgütlenmelerin arkasında tek ve otantik bir psikolojik kişilik aramak yerine, kendiliği farklı ilişkisel bağlamlarda ortaya çıkan çoklu deneyim örgütlenmeleri olarak düşünebiliriz.

Bu fikri Philip Bromberg kadar açık biçimde geliştiren ilişkisel psikanalist azdır. Bromberg’e göre çoklu kendilik durumlarının varlığı kendi başına patolojik değildir. Psikolojik sağlık, çokluğu ortadan kaldırıp onun yerine kusursuz biçimde bütünleşmiş tek bir benlik yaratmayı gerektirmez.

Asıl mesele, farklı kendilik durumlarının kişinin psikolojik süreklilik hissini kaybetmeden aralarında hareket edebileceği ölçüde birbirleriyle bağlantıda kalıp kalamadıklarıdır.

Dissosiyasyon burada önem kazanır. Belirli kendilik durumları, diğer durumlarla güvenli biçimde bir arada bulunamayacak deneyimler taşıdığında aralarındaki iletişim kısıtlanabilir. Kişi bir durumda bildiği bir şeye başka bir durumda psikolojik olarak erişemeyebilir.

Bu açıdan terapötik entegrasyon kaynaşma anlamına gelmez. Farklı varoluş halleri arasındaki boşluklarda giderek daha fazla “durabilme” kapasitesi anlamına gelir.

Bu, psikolojik entegrasyona ilişkin radikal biçimde farklı bir anlayıştır. Terapinin amacı artık çok olanı mutlaka bir yapmak değil, çok olanın birbirini tanıyabilmesini mümkün kılmaktır.

İlişkisel Yaklaşımın Kritik Sorusu: Neden Bu Benlik, Benimle, Şimdi?

İlişkisel psikanaliz klinik açıdan özellikle önemli başka bir boyut daha ekler. Bir danışanın seans sırasında birdenbire uyumlu, korkmuş, kuşkucu, baştan çıkarıcı, çaresiz ya da düşmanca hale geldiğini düşünelim.

Parçalarla çalışan bir terapist haklı olarak şunu sorabilir: “Hangi parça ortaya çıktı?” İlişkisel terapist ise buna bir soru daha ekler: “Aramızda ne oldu da tam bu kendilik durumu şu anda mümkün — ya da gerekli — hale geldi?”

Kendilik durumları, danışanın içinde depolanmış ve keşfedilmeyi bekleyen psikolojik nesneler değildir. Belirli ilişkilerin içinde örgütlenebilir, yoğunlaşabilir ya da dönüşebilirler. Ve terapist bu sürecin dışında değildir. Danışanın korkmuş kendilik durumu kurtarıcı bir terapistle karşılaşabilir — hatta böyle bir terapisti ortaya çıkarmaya katkıda bulunabilir.

Meydan okuyan bir durum, kontrol edici olarak deneyimlenen bir terapistle ilişkide ortaya çıkabilir. Uyumlanan bir danışan, idealize edilmekten bilinçdışı düzeyde hoşlanan bir terapistle karşılaşabilir. Enactment aracılığıyla danışanın ve terapistin kendilik durumları birbirlerini örgütlemeye başlayabilir.

Böylece soru bir kez daha genişler: Yalnızca: “Hangi kendilik durumu şu anda mevcut?” değil, “Senin hangi halin benim hangi halimle karşılaşıyor ve birlikte nasıl bir ilişki yaratıyoruz?” diye sormaya başlarız.

İşte bu noktada çokluğun tarihi öznelerarasılık alanına girer.

IFS: Eski Bir Soruna Yeni Bir Dil mi?

İçsel Aile Sistemleri , psikolojik çokluk dilini günümüzde son derece geniş bir kitleye ulaştırdı. Richard Schwartz’ın modeli, zihnin doğal olarak çoğul olduğunu öne sürer ve parçaları özellikle Yöneticiler, İtfaciyeciler ve Sürgünler gibi karakteristik işlevleri üzerinden kavramsallaştırırken bunları Self ile ilişkilendirilen niteliklerden ayırır.

IFS’yi basitçe yeniden ‘paketlenmiş’ bir Ego Durum Terapisi olarak tanımlamak doğru olmaz. Farklı bir kuramsal bağlamdan, özellikle sistem düşüncesinden doğmuş ve kendine özgü kavramsal mimarisini ve terapötik yöntemini geliştirmiştir.

Bununla birlikte psikoterapinin daha uzun tarihinden bakıldığında, bugün popüler biçimde “parça çalışması” ile ilişkilendirilen birçok fikrin açık öncülleri olduğu görülür. Dolayısıyla IFS’nin en önemli başarılarından biri belki de çokluğu keşfetmekten ziyade onu normalleştirmek olmuştur.

Parçalara sahip olmak ağır bir parçalanma ya da psikopatoloji göstergesi olmak zorunda değildir. Sıradan psikolojik yaşam çoğuldur.

IFS aynı zamanda psikoterapiyi giderek dönüştüren bir başka düşünceyi de son derece anlaşılır biçimde ifade eder: Sorun yaratan bir parça patolojik olmaktan çok koruyucu olabilir.

Kontrol eden, mükemmeliyetçi, duygusal olarak uzaklaşan, kompulsif biçimde uyum sağlayan ya da kimseye ihtiyaç duymamakta ısrar eden parçaya merakla yaklaşmak ve “Ne yapmaya çalışıyorsun?” ve daha da önemlisi: “Bunu yapmayı bıraksan ne olacağından korkuyorsun?” diye sormak önem kazanır.

Semptomun artık bir tarihi vardır. Ve bir semptomun tarihi olduğunda, çoğu zaman anlamı da ortaya çıkar.

Entegratif Psikoterapi: Çokluktan İlişkisel İhtiyaca

Richard Erskine’ın Entegratif Psikoterapisi bu fikirlerin buluştuğu başka bir alan sunar. Kökleri arasında Transaksiyonel Analiz ve ego durumları düşüncesi vardır; ancak yaklaşım, farklılaşmış kendilik durumlarını tanımlamanın ötesine geçerek belirli örgütlenmelerin hangi gelişimsel ve ilişkisel koşullar altında gerekli hale geldiğini anlamaya yönelir.

Terapist, görünürde tamamen kendine yeten yetişkinin daha eski bir karar etrafında örgütlendiğini fark edebilir: “Birine ihtiyaç duymak tehlikelidir.” Ancak bu örgütlenmeyi tanımlamak yalnızca başlangıçtır.

Sorgulama, kişinin fenomenolojik deneyimini araştırır.

Uyumlanma, bu deneyimle örgütlendiği gelişimsel ve duygulanımsal düzeyde buluşmaya çalışır.

Geçerli Kılma (Validation), deneyimin kişinin geçmişi içinde anlamlı olduğunu iletir.

Normalleştirme, bugün işlevsiz görünen bir tepkinin geçmişteki adaptif işlevini tanır.

Terapistin katılım ve mevcudiyeti ise farklı bir ilişkisel deneyimin mümkün olmasını sağlar.

Böylece soru: “Bu hangi parça?” sorusundan, “Bu varoluş biçimini gerekli hale getiren ne oldu?” sorusuna, oradan da: “Bu örgütlenme gelişirken hangi ilişkisel ihtiyaç karşılanamadı?” sorusuna ilerler.

Ağlamamayı öğrenmiş bir çocuğun öncelikli ihtiyacı, duygularını ifade etmesi gerektiğinin öğretilmesi olmayabilir. Ağlamaya ilişkin yasak, bir zamanlar kırılganlığa tahammül edemeyen bakımverenlerle bağını korumasını sağlamış olabilir.

Dolayısıyla “güçlü” kendilik durumu yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir savunma değildir. Zekice geliştirilmiş bir gelişimsel çözüm olabilir.

Entegrasyon, çözümün artık gerekli olmayabileceği ihtimalini ortaya koymadan önce o çözüme saygı duymayı gerektirir.

Patolojiden Adaptasyona

Bu birbirinden oldukça farklı geleneklerde çokluk fikrinin klinik açıdan en zengin sonuçlarından biri, terapistin semptomları anlama biçimindeki dönüşümdür.

Mükemmeliyetçiliği düşünelim. Eksiklik odaklı bir formülasyon şöyle sorabilir: “Danışanın mükemmeliyetçiliğini nasıl azaltabiliriz?” Çokluk perspektifinden bir formülasyon ise şöyle sorar: “Hangi kendilik örgütlenmesi mükemmel olmaya ihtiyaç duyuyor ve mükemmelliğin neyi önlediğine inanıyor?”

Cevap aşağılanma olabilir. Reddedilme. Bağın kaybedilmesi. Kaos. Değersizlik.

Terapötik duruş bir anda değişir.

Benzer şekilde danışan şöyle diyebilir: “Saçmalıyorum. Elli yaşındayım ama partnerim beni aramadığında kendimi terk edilmiş beş yaşındaki bir çocuk gibi hissediyorum.”

Terapistin rasyonel elli yaşındaki yetişkinle dehşete kapılmış çocuk arasında seçim yapması gerekmez. Çelişkinin kendisi bilgi taşımaktadır. Gelişimsel olarak örgütlenmiş bir kendilik durumu, kişinin yetişkin kapasitesiyle hiçbir zaman bütünleştirilememiş bir deneyimi taşıyor olabilir.

Dolayısıyla terapötik görev “beş yaşındaki çocuğa” aslında elli yaşında olduğunu anlatmak değildir. Bunu zaten başka bir zihin durumunda biliyordur.

Terapötik görev, bir durumun bildiği şeyin giderek başka bir durum için de erişilebilir hale gelmesini sağlamaktır. Bu, değişime ilişkin çok farklı bir anlayıştır.

Utancın Azalması

Özellikle üzerinde durulması gereken başka bir klinik sonuç daha vardır: Çokluk utancı azaltabilir. Danışanlar terapiye sıklıkla kendi tutarsızlıklarından utanarak gelirler:

“Doğrusunu biliyorum ama yine de yapıyorum.”

“Neden böyle olduğumu anlamıyorum.”

“İlişkiler dışında her yerde güçlüyüm.”

“Kendime bunun bir daha asla olmayacağına söz vermiştim.”

Tekil bir kendilik anlayışı bu ifadelerin içindeki suçlamayı istemeden daha da güçlendirebilir. Eğer yalnızca bir tane “ben” varsa ve gerçekten neyin doğru olduğunu biliyorsam, buna uygun davranamamam zayıflık, irrasyonellik ya da irade eksikliği gibi görünmeye başlar.

Çokluk başka bir olasılık sunar.

“Doğrusunu bilen” kişiyle dehşete kapılan kişi, o anda aynı duygusal bilgiye, beklentilere, anılara ya da kapasitelere eşit ölçüde erişemiyor olabilir.

Danışan: “Benim neyim var?” diye sormak yerine: “Bana ne oldu?” diye sormaya başlayabilir. Ve zamanla: “Şu anda hangi halim burada? Bu halim ne biliyor, neden korkuyor ve benim için ne yapmaya çalışıyor?”

Merakın yargının yerini almaya başlaması, kendi başına terapötik olabilir.

“Gerçek Benliği” Aramanın Ötesinde

Belki de çokluk, psikoterapinin en eski fantezilerinden birinden vazgeçmesini gerektiriyor: Savunmaların, adaptasyonların, “sahte benliklerin”, ego durumlarının ve ilişkisel konfigürasyonların altında bir yerlerde keşfedilmeyi bekleyen tek ve nihai bir psikolojik kişi olduğu fantezisinden.

Korkmuş çocuk, yetkin profesyonel, uyumlanan partner, öfkeli koruyucu, bağımlı sevgili ve kimseye ihtiyaç duymamakta ısrar eden yetişkin, hangisinin “gerçek kişi” olduğu konusunda yarışmak zorunda değildir.

Her biri tarihsel olarak anlamlı bir deneyim örgütlenmesini temsil ediyor olabilir. Bu, bütün durumların eşit derecede adaptif olduğu ya da psikolojik entegrasyonun önemini kaybettiği anlamına gelmez.

Değişen şey, entegrasyondan ne anladığımızdır. Entegrasyon homojenleşmek anlamına gelmek zorunda değildir.

Psikolojik olarak bütünleşmiş bir kişi çoğul kalabilir; ancak farklı varoluş durumları arasında daha fazla iletişim, esneklik ve süreklilik geliştirebilir. Bir zamanlar birbirinden ayrı tutulmak zorunda olan deneyimler artık giderek yan yana var olabilir.

“İnsanlara ihtiyacım var”, artık “Tek başıma hayatta kalabilirim” düşüncesini yok etmek zorunda değildir.

“Sana kızgınım”, artık “Seni seviyorum” duygusunu ortadan kaldırmak zorunda değildir.

“Korkuyorum”, “Yetkinim” deneyimini dışlamak zorunda değildir.

“Bir zamanlar çaresizdim”, artık “Şimdi çaresizim” anlamına gelmek zorunda değildir.

Birbiriyle çelişen durumlar daha büyük bir psikolojik diyaloğun parçaları haline gelebilir.

Çoklu Egodan Öznelerarası Zihne

Bir asırlık mesafeden bakıldığında Federn’in ego durumlarına duyduğu ilgi şaşırtıcı derecede ileri görüşlü görünmektedir.

Bunun nedeni çağdaş ilişkisel psikanalizin, Ego Durum Terapilerinin, IFS’nin ve Entegratif Psikoterapinin doğrudan Federn’e kadar izlenebilmesi değildir. Böyle bir tarihsel soy çizgisi yoktur. Bu yaklaşımların tarihleri, varsayımları ve yöntemleri birbirinden farklıdır.

Federn’in öngördüğü şey, psikoterapinin tekrar tekrar yeniden keşfedeceği bir sorundu: Benlik göründüğü kadar tekil değildir.

Berne çokluğu gözlemlenebilir ego durumlarına dönüştürdü.

Watkins ve Watkins farklılaşmış durumlarla terapötik olarak iletişim kurmanın yöntemlerini geliştirdi.

Nesne ilişkileri kuramcıları, farklı kendilik örgütlenmelerinin içselleştirilmiş ötekinin farklı örgütlenmelerinden ayrı düşünülemeyeceğini gösterdi.

İlişkisel psikanaliz, çoklu kendilik durumlarını canlı ilişkisel bağlamların içine yerleştirdi.

Bromberg, güvenli biçimde bir arada bulunamayan durumların dissosiyasyon yoluyla nasıl birbirlerinden ayrılabildiğini gösterdi.

IFS, psikolojik çokluğu erişilebilir hale getirdi ve onu açık biçimde patolojiden ayırdı.

Entegratif Psikoterapi ise farklılaşmış varoluş durumlarını gelişimsel adaptasyon, karşılanmamış ilişkisel ihtiyaçlar, uyumlanma ve terapötik mevcudiyetle ilişkilendirdi.

Bu gelenekler boyunca klinik soru da giderek değişti.

Bir zamanlar: “Bu insanın nesi var?” diye soruyorduk. Giderek: “Bu insanın başına ne geldi?” diye sormayı öğrendik.

Çokluk bizi bir adım daha ileri götürüyor: “Bu kişinin hangi kendilik durumu, yaşananlardan sağ çıkmayı öğrendi — ve bugün hâlâ ne olmasını bekliyor?”

İlişkisel düşünce ise buna son bir soru ekliyor: “Aramızda şu anda ne oluyor da tam bu kendilik durumu burada ortaya çıkabiliyor?”

Belki de ego durumları fikrinin en kalıcı mirası, yalnızca içimizde birçok ben olduğu önermesi değildir. Asıl miras, bu çokluğu ciddiye aldığımızda kazandığımız klinik özgürlüktür.

Korkmuş çocuk, yetkin yetişkin, uyumlanan partner, öfkeli koruyucu ve kimseye ihtiyaç duymadığında ısrar eden kendilik artık hangisinin “gerçek kişi” olduğu konusunda yarışmak zorunda değildir.

Her birine tarihsel olarak anlamlı bir deneyim örgütlenmesi olarak yaklaşılabilir.

Terapi, daha önce birbirinden kopuk olan varoluş biçimlerinin birbirleriyle karşılaşabildiği, onları gerekli hale getiren ilişkileri anlayabildiği ve yeni bir ilişki içinde artık birbirlerinden yalıtılmış kalmak zorunda olmadıklarını keşfedebildiği bir yer haline gelir.

Ego’nun farklı durumlarda var olup olamayacağı sorusuyla başlayan bu tarih, psikoterapiyi nihayetinde çok daha radikal bir fikre götürmüş olabilir: Psikolojik bütünleşme, tek bir ben haline gelmemizi değil, süreklilik duygumuzu kaybetmeden birçok ben olabilmemizi gerektirir.

Görsele ilişkin not: Frida Kahlo, Las dos Fridas (İki Frida), 1939.