Kategori:SÖYLEŞİLER

Fatma Zengin’le “Ruh Sağlığında İnsan Haklarına” Dair bir Söyleşi


Mahan Doğrusöz: Öncelikle, Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi ya da kısa adıyla söyleyecek olursak Rusihak’ın yolculuğu ne zaman, nasıl ve kimlerle başladı?

Fatma Zengin: Ben yaklaşık beş yıldır Rusihak’dayım. Kuruluşu ise farklı insan hakları kuruluşlarında çalışmalar yürüten bir grup arkadaşımızın, yeni bir oluşum için 2003-2005 yılları arasında birlikte çalışmaya başlamasıyla gerçekleşiyor. Öncelikle yurtdışından bir grup geliyor, Mental Disability Right İnternational (MDRI) adında. Amerika Birleşik Devletleri’nden bir grup. MDRI farklı ülkelerde engelli grupların hakları ile ilgili çalışmalar yapıyor. Pek çok kurumda kurum içi çalışmalar yürütüyor. Hastanelere gidiyor. Türkiyede birlikte çalıştıkları temsilci arkadaş, ortaklaşa hazırladıkları rapor çalışması bitip yayınlandıktan sonra- ki bu Türkiye’deki ruh sağlığı kurumlarının işleyişi ve koşullarına dair bir rapordu- biz neden Türkiye içinde böyle bir şey yapmıyoruz diye düşünüyor.

Mahan Doğrusöz: Bu grupta hangi meslek grubundan kişiler yer alıyor?

Fatma Zengin: Mesleki bir birliktelik fikriyle bir araya gelinmiyor aslında. Şehnaz Layıkel, MDRI’ın temsilcisi olan kişi, işletme mezunu örneğin. ABD’de travma eğitime katılıyor, bu sırada MDRI ile tanışıyorlar. Ardından Türkiye’ye dönüp klinik psikoloji eğitimi alıyor. Diğer kurucu arkadaşlar arasında ise çevirmen de var, tiyatrocu da var, mühendis de var. Rusihak’ın kuruluşu bilgi uzmanlığı üzerinden değil, sorunu bizzat yaşayan kişilerin deneyimleri üzerinden. Bir şekilde ya kendisi ya da ailesinden bir birey psikiyatrik teşhiş almış veya zihinsel engeli var.

Mahan Doğrusöz: Bu konuda duyarlılıkları olan kişiler…

Fatma Zengin: Evet. Sorunu bizzat yaşayan kişiler ve yakınları tarafından kuruluyor. Yurtdışında buna “tecrübeyle uzman” deniyor. Ben Şehnaz Layıkel’in grubunun başarısını derneğin isminde de hissediyorum. Örneğin MDRI isminde disability yani engelli kavramı kullanılırken, Rusihak’da engellilik yerine onun karşılığını daha olumlu ifade edeceği düşünülen Ruh Sağlığı kavramının kullanılmasına karar verilmiş. Orada haklar belirtilmesine rağmen, burada insan hakları denmiş. Böylece Ruh Sağlığında İnsan Hakları olmuş.

Mahan Doğrusöz: Güçlendirici bir yaklaşım söz konusu…

Fatma Zengin: Bütün yaklaşımlarımızda “empowering” yani güçlendirme var. Dernek kuruluyor ancak maddi olarak da kendini sürdürebilmesi gerekiyor. Üye sayısı çok az ve üyelerin çoğu da bizzat sorun yaşayan kişiler. Otuz üye varsa yirmisi şizofreni teşhisi almış kişiler. Bu kişilerin çoğu çalışamıyor. Bunu düşünerek Şehnaz Layıkel bir proje yazmış, çeşitli kuruluşlara başvurmuşlar. O projenin sonuçları beklenirken, Şehnaz beni ziyarete gelmişti ikinci çocuğum doğduğu sırada. Ben zaten böyle bir çalışmanın içinde olmak istiyordum. Ben de psikolojik danışmanım. Ruh sağlığı alanında koltuğun diğer tarafında da oturdum. Koltuğun iki tarafını da biliyorum. İki tarafın bilgisinin kesişmediğini hissedip alanda yanlış giden bir şeyler olduğunu da biliyordum.

Mahan Doğrusöz: İki tarafın bilgisi nasıl örtüşmüyordu senin deneyiminde?

Fatma Zengin: Ben gençken kendi geçmiş travmalarıma dair bir terapötik deneyim yaşadım. Bu terapötik süreç epey devam etmesine rağmen karşı tarafın beni anlamadığını hissediyordum. Belli noktalarda tamam ama çoğu şey “direnç” olarak yorumlanıyordu. Terapi süreci dört ya da beş yıl sürdü. Yüzde elli faydalı oldu ama diğer yüzde elli boşta kaldı. Karşımdaki kendi bilgisiyle bana bir şey vermeye çalıştı ama benim esas olarak getirdiğim konular algılanmadı. Sonrasında ailemdeki psikiyatrik sorun yaşayan bazı kişileri doktora, psikiyatriste götürdüğümde çok ağır deneyimler de yaşadım. Oradaki on dakikalık görüşmede o bizi algılıyor mu? Bir soru soruyor, gündeminde hazır olan sorular bunlar. Bizi algılamıyor.

Mahan Doğrusöz: Aslında empati kurulmuyor.

Fatma Zengin: Kurulmuyor. Kurulmadığı gibi “sen kimsin”, “ne istiyorsun” diye de sorulmuyor. Ben bir özne olarak orada olduğumu hissetmiyorum. İlacı veriyor. Verdin ama kişi ilacı içmek istemiyor, alevlenme yaşanıyor. Doktoru arıyorum. Nasıl içireceğiz diyorum. O sizin sorununuz diyor. Onlar kendi kurumlarında duruyor. Dışarıdaki hayatta destek verilmiyor.

Mahan Doğrusöz: Dışarıdaki hayatla ilgili değiller.

Fatma Zengin: Sonra Rusihak ile tanışıp, onların teorilerinin içine girince kendi düşündüklerimle ne kadar örtüştüklerini fark ettim. Çünkü genel eğilim hep kurum odaklı, asla insan odaklı değil.

Mahan Doğrusöz: Rusihak’daki eğitimleri kimler verdi? Orada nasıl bir vizyon paylaşıldı?

Fatma Zengin: Rusihak resmen Ekim 2006’da kuruldu. Ben Şubat 2007’de katıldım. Nisan 2007’de de yönetim kuruluna geçmiş oldum. Derneğin bakış açısı projeler ve eğitim çalışmaları sırasında net bir biçimde oturdu. Sorunu bizzat yaşayan kişilerin bütün sürece katılımı öne çıktı. Yani sorunu çözmek istiyorsan o sorunu yaşayan kişi ile yol al.

Mahan Doğrusöz: Sorunu yaşayan kişiyle işbirliği kurulması söz konusu sizin yaklaşımınızda.

Fatma Zengin: Evet. Bu yurtdışında otuz yıldır varolan bir sistem. Toplum temelli hizmetler deniyor.

Mahan Doğrusöz: Batıda bu sistem nasıl doğuyor?

Fatma Zengin: Altmışlı yıllar özellikle 68 herşeyin sorgulandığı, her şeyin yeniden yapılandığı bir döneme denk geliyor. İngiltere’de, Amerika’da bazı bilim insanları bir şeyleri düzeltmeye çalışıyor ama böylesine bir sistemin tam olarak oturması aşağıdan hareketler yoluyla başlıyor. Yetmişli yıllardaki bu aşağıdan yukarı hareketlenmeler, çeşitli sokak hareketleri, bireylerin protestoları ve bir otistik annesinin başlattığı girişim sonucunda da İdea diye bir yasa çıkıyor. Örneğin İtalya’da da bir doktor başlatıyor böylesine bir hareketi ve tema aynı. Böylece kişilerin yaşadıkları sorun üzerinden gitmeliyiz denilip yasa çıkıyor. Hollanda da yine aynı şekilde Pandora adında bir vakıf varmış. Buna benzer başka vakıfların da katkısı var. Onların sloganları çok hoş. “Siz hiç normal biri ile tanıştınız mı? Peki, hoşunuza gitti mi?” Normallik ya da anormallik algısı bu hareketlerde insan teması üzerinden tartışılıyor. Önceleri tehlike ya da hastalık üzerinden ilişki kurulurken, daha sonraları insani ihtiyaçlar üzerinden ilişki kurulmaya başlanıyor. Bunlar sistemde karşılık buluyor. Hastanede değil de toplum içinde ihtiyaçlar nasıl karşılanır diye sorulmaya başlanıyor. İş ve barınma gibi konularda fikirler alınıyor. Koca bir sistem kuruluyor, bunun yasal altyapısı oluşturuluyor.

Mahan Doğrusöz: Batıda da direniş sonucu oluyor yani.

Fatma Zengin: Evet. Her ülkede farklı farklı gelişiyor.

Mahan Doğrusöz: Dünyada en iyi örnekler nerelerde?

Fatma Zengin: Ben Hollanda’yı çok beğeniyorum. Çok iyi örnekler oluşturmuşlar, hasta konseyi gibi mesela. İtalya, İngiltere ve Kanada’da da iyi örnekler var. Eylem planlarını okuduğunuzda 2025 sonunda engelli de olsa herkes gibi bu kişiler de restorana, sinemaya gidebilmeli deniyor. Herşeyi ona göre düzenleyeceğiz deniyor. Biz de insan hakları sözünü buradan söylüyoruz. Bizde anayasanın onuncu maddesinde de var. Herkes inanç, din, dil, ırk, cinsiyetinden bağımsız olarak eşittir deniyor. Ancak orada engelli eşitliği yok. Yeni anayasa değişikliğinde oraya engelliler de eklenebilir.

Mahan Doğrusöz: Bunda sizin bir katkınız oldu mu?

Fatma Zengin: Geçen gün fikir sordular, yeni anayasa reformuyla ilgili. Bize bir şekilde ulaştılar. Çok sevindik. Bir şekilde duyulmuşuz artık demek ki.

Mahan Doğrusöz: Size fikir sorulması ve yasal altyapıyı etkileyecek durumda olmanız çok güzel bir gelişme. Aslında sivil toplumun amacı tam da bu.

Fatma Zengin: Bu süreç içinde dernekte ruh sağlığı alanı ile insan hakları alanının bilgisi birleşmeye başladı. Aslında ne kadar benzer temalarla iş yapıldığını düşünmeye başladım. İnsan hakları alanı avukatların başlattığı bir girişim olduğu için soğuk ve tehdit algısı yüksek bir alan. Son olarak engellilik alanında insan hakları geldi. Çocuk hakları, kadın hakları, eşcinsel hakları diye haklar ayrılırken en son ruh sağlığı hakları geldi. Bu gruba özel haklar. Bu özelleşme iyi bir şey. Çünkü her grubun ihtiyaçları farklı. İnsan hakları açısından bakıldığında kapalı kurumlarda insancıl koşullar nelerdir, hangi koşullar altında yaşıyor bu insanlar gibi sorular çıkıyor karşımıza. Biz bu koşulları gözlemleyen ve araştıran bir izleme çalışması yaptık. Sorunları saptayarak çözüm önerileri getirdik. Çünkü sorunu hizmet alan kişiler yaşıyor, hasta denen kişiler yaşıyor. Aslında hasta kelimesini kullanmamaya çalışıyoruz.

Mahan Doğrusöz: Bunun yerine neyi öneriyorsunuz?

Fatma Zengin: Psikiyatrik teşhiş almış, zihinsel engeli bulunan ya da zihinsel ya da ruhsal rahatsızlığı olan kişiler diyoruz ya da ruh sağlığı alanında sorun yaşayan kişiler diyoruz. “Hasta” neyi çağrıştırıyor? Hasta tıbbın içinden gelen, kişiye özel, kişide sorun var algısı yaratan bir kelime. Kişinin çalışmayan yönlerine bakılıyor. Psikiyatrik teşhiş dediğimizde bir teşhis konmuş bireyi anlıyoruz. Birey kelimesini özellikle kullanmaya çalışıyoruz.

Mahan Doğrusöz: Vurgu yapılan şey teşhis ya da hastalık değil, bireyin kendisi.

Fatma Zengin: Evet. Onun olumlu yanlarına da bakmak. Böyle baktığımızda tedavi denen şey gerçek anlamda tedaviye de gidebilir. Hastanede ağırlıklı olarak ilaç tedavisi yapılıyor, terapi de yapılıyor. Ancak dışarıdaki koşullar aynı olduğu için dışarı çıkan bireyler hastaneye geri dönüyor. “Döner kapı sendromu” var. O nedenle dışarıda bir şey yapılması şart. Bu şekilde bakmaya başlayınca farklı çözüm önerileri geliyor. Toplum içinde farklı alternatifler yaratıldığında kurumların da yükünün azalmasına, şartların daha da iyileşmesine katkı sağlanmış olunuyor. Kurum içinde hizmeti alan kişilerin sorunu var, hizmeti verenlerin de sorunu var.

Mahan Doğrusöz: Sistemik bir sorundan bahsediyoruz.

Fatma Zengin: Bunu anlatmakta başlarda çok zorlandık. İnsan hakları, izleme dediğimizde çalışanlar kendini tehdit altında hissediyor.

Mahan Doğrusöz: İnsan hakları mahkemesi ile ilişkilendiriliyor anladığım kadarıyla.

Fatma Zengin: Suç ve ceza kavramıyla. Adli psikiyatri alanında “onarıcı adalet” diye bir kavram var. Adalet sisteminin de değişmesi gerekiyor. Suç ve ceza üzerinden gelişmemeli diye düşünüyoruz. Bizim gruba özel şöyle bir şey var. Her şey gelip orada kitleniyor. Hukukta akli ehliyeti yoksa kendi adına karar veremiyorsa ceza ehliyeti yoktur gibi bir şey öğretiliyor. Kişi bir suç işlese de hapishanede duramıyor, hastaneye gelmesi gerekiyor. Bu durumda hayatı boyunca hastanede kalması mı gerekiyor? Tedavi denen şey kurumun içinde olacak şey değil. Dışarıda yapılabilmesi lazım. Denetimli serbestlik var. Konuya yalnızca suç ve ceza olarak bakmamak gerekiyor. Suç dediğiniz şeyin hangi koşullarda ortaya çıktığı göz önünde bulundurulmalı. Bu kişinin yeniden topluma kazandırılması için ne yapılması gerekir diye düşünülmeli. Şu ana kadar bulunan tek çözüm kapatma. Hapishaneye ya da akıl hastanesine kapatma çözümü. Ancak bu bir çözüm değil. Hiç bir şekilde tedavi etmiş olmuyorsunuz, tam iyileştiremiyorsunuz. Bu anlamda bu bakış pek çok şeyi etkiliyor. Bu genel olarak hayata nasıl baktığınızla ilgili. Koşullar var, bu koşulların değişmesi için ne gerekiyor diye sormak gerekiyor.

Mahan Doğrusöz: Sadece tespit yapıp bırakmadan eyleme çağırma eğilimi var sizin grubunuzun.

Fatma Zengin: Bir yuvarlak masa toplantısı yaptık. Valilikten başladık, bütün üst düzey kurumlardan temsilciler çağırdık. Teşhis almış bireylerle grup çalışması yaptık, onlardan ve çalışanlardan temsilciler seçildi. Temizlik görevlisi, aşçısı dahil her türlü görevden temsilci gelsin istedik. Ancak raporumuzdaki o bölüm hiç görülmedi. İnsanlar hep koşullar bölümüne bakıp o tehdit algısı ile yaklaştılar konuya. Hatta raporun bütününü okumadıklarını bile düşünüyorum. Hâlbuki sorun saptama ve çözüm önerileri getirme toplantılarını hem ailelerle birlikte hem de ayrı ayrı bireylerle görüşerek gerçekleştirdik. Yurtdışındaki örnekleri ele alarak başladık. İnsanların gündemlerinde böyle bir bakış açısı yoksa suçluyu şikâyet ediyor, konu böylece çözümsüz kalıyor. Bu sebeple yurtdışındaki iyi örnekleri araştırarak başladık. Kişilere siz ne önerirsiniz diye sorduk. Böylece teşhis almış bireylerin önerilerini gösterdik ve gördük ki çok insani talepleri var. Toplantılarda resmi kurum içinde aynı binada çalıştığı halde birbirini tanımayan kişiler vardı. Bir başka ilde onbeş yıldır biz bu insanları bir araya getiremedik, siz nasıl getirdiniz diye sordular. Aynı ildeyiz birbirimizi tanımıyoruz dediler. Şehnaz Layıkel’in önceki dernek tecrübelerinin benim Açev’den tecrübelerimin de bu tür bir yaklaşımı oturtmada oldukça katkısı olduğunu düşünüyorum.

Mahan Doğrusöz: AÇEV (Anne Çocuk Eğitim Vakfı) deneyiminin nasıl bir katkısı oldu buradaki çalışmalarına?

Fatma Zengin: Açev’de okuma yazma bilmeyen yetişkinlere okuma yazma programı geliştiriyorduk. Bütün hayatın içinde okuma yazma var diyorduk. Bilgiyi aktarırken ses veya harf üzerinde değil, o kişinin tecrübeleri göz önünde bulundurularak neler yapabileceğini düşünüyorduk, kişi böyle güçlendiriliyordu. Güçlendirme teması o programın içinde de vardı. Orada okuma yazma bilmeme, burada da hasta olma aynı tür ilişkiyi yaratıyor. Kişi kendini bir şey yapamaz olarak kurguluyor. Farkına varmadan yaratılıyor bu tip bir ilişki. Ben oradaki deneyimin etkisi olduğunu düşünüyorum. Beni besleyen başka bir deneyim de İzmit depremi sonrasında düzenlenen travma ile ilgili eğitimler oldu. Yaşamınızda anormal bir şey oldu ve siz normal tepkiler veriyorsunuz diyorlardı. Çok önemli bir kaynaktı orası.

Teşhis almış kişilerle yapacağımız grup çalışmalarını nasıl yapacağız diye düşünüyorduk. Çok korktuğumu ve heyecanlandığımı hatırlıyorum. Çalışmanın hazırlıklarının bir bölümünü ben yaptım, başka bir bölümünü de sanatsal çalışmalar yapan ressam bir arkadaşımız yaptı. Çalışmanın bu kadar çok başarılı olmasının sebebi Gökhan Deniz’in duruma büyük katkısıdır. Çok iyi ilişkiler kuruyor. Eline kalem fırça almamış insanlara resim yaptırdı. Ortaya muhteşem görünürlükte işler çıktı. Üç saatin sonunda bir şeyler çıktı ortaya. Mesela iki gün kalıyorduk bir kuruma gidince. Gideceğiz, hiç tanımadığımız insanlara bize sorunlarınızı anlatır mısınız diyeceğiz. Nasıl anlatsın, nasıl güvensin? Alt yapısının olması lazım. İlişki kuralım o insanlarla diye düşündük. İlişki kurmanın en kolay yolu sanattır. Sadece söz olmaz, duygular da ortaya çıkar. Güven oluşur. Ben de tanışmayla ilgili bazı psikodrama oyunları koydum. Travma çalışmalarından da baş etme becerileri ile ilgili birkaç çalışma ekledim. Grup temsilcilerinin üçte ikisini teşhis alanlar, üçte birini çalışanlar oluşturacaktı. Bir de çalışmaya yardımcı olacak personel, psikolog, psikiyatrist diye beş kişilik bir kontenjan koyduk. İlk olarak psiko dramadaki benzerlik ve farklılık çalışmasıyla başladık. Kim ne bekliyor bu çalışmadan konuştuk. Sonra da bahçeye çıktık. Teşhis alanlarla çalışanlar bir arada. “Mavi rengi sevenler sağa, diğer rengi sevenler sola” gibi sorular sorarak benzerlik ve farklılıklar çalışması yaptık. Son soru olarak da “kaç yıldır bu hastanedesiniz” diye sorduk. Çalışanlar bundan çok rahatsız oldu. Doktorlar daha yarım saat sürmedi hemen gittiler. Geriye kala kala hemşire, güvenlik görevlisi ve aşçı kaldı. Psikolog ve sosyal çalışmacılar da yarım günlük çalışmada kaldılar, ertesi gün yoktular.

Mahan Doğrusöz: Neden tedirgin oldular?

Fatma Zengin: Hasta dedikleri kişi ile insani ortamda olmaktan, onlarla ilişki kurmaktan diye tahmin ediyorum.

Mahan Doğrusöz: Aralarındaki hiyerarşinin yok olmasından.

Fatma Zengin: Benim yorumum bu. Her hastanede bu oluyor. Şu da çok ilginç ki hastalarla en çok vakit geçirenler hemşireler, temizlik görevlileri ve hasta bakıcılar. Psikiyatristin, psikologun hasta ile temasları çok az. Hemşire onunla bütün gününü geçiriyor. Biz birlikte filmler izledik. Picasso’nun hayatını bile gösterdi Gökhan Deniz. Raporun sonunda Gökhan Deniz’in notu da var “Sanat iyileştirir” diye. Bütün bahçenin duvarlarına resimler asıldı. Duygu çalışmaları yapıldı, öfke, korku diye. Sorunlar ve çözüm önerileri çalışmasını güven olduktan sonra yapalım dedik. Çok somut öneriler çıktı. Aynısını yuvarlak masada da yaptık. Sorunlar ne, çözüm önerileri ne diye sorduk. Çözüm önerilerinde de kurumunuz ne yapabilir, kurumun katkısı ne olabilir, sizin katkınız ne olabilir diye konuştuk. Sadece kurum değilsiniz ki, çalışanlar da ben ne yapabilirim demeli. Kişisel olarak katkı yapsa kendisi de gelişecek, kurumu da gelişecek. Keza hastalar da, onlara bir şey yapılan kişiler olmamalı yalnızca. Herkesin bir hayatı var, hayatı hakkında karar veren kişi kendisi olmalı.

Mahan Doğrusöz: Bunu yetişkinleşme gibi algılıyorum. Çocukluktan çıkma, sorumluluk alma.

Fatma Zengin: İnsan hakları bakış açısından herkes eşittir. En temel hak insan onuruna saygı, kendi adına karar verebilmedir. İçinde olduğumuz çalışmalarda en çok tepkiyi bu çekti. Kişilerin kendi adlarına karar verebilmesi, kişilerin kendi kararlarını tayin etmesinin önemli olduğuna inanıyoruz. Bir avukat, bir psikolog buna karşı çıktı. Bu grup bunu yapamaz, akli dengesi yerinde değil dediler. Bunun geçici bir dönem olduğunu düşünüyoruz. Engeli kalıcı dahi olsa insanın kendi hayatı üzerinde söz söyleme hakkı vardır. Yurtdışında böyle bir şey var, bir insanın engel durumu ne olursa olsun kendini ifade etmesi mümkündür deniyor. Konuşamıyorsa işaret dili ile örneğin. İçine kapanmışsa onu dış dünyaya çekeceksin. Yolunu arayacaksın. Öbür türlü o kişide sorun var, bu konuda yapılacak bir şey yok dediğinde bir şey yapmıyorsun. Bunlar iyileşmiyor diyorsun. Engelli hakları diye bir sözleşme 2007 yılında imzaya açıldı. Türkiye de iki yıl önce bu sözleşmeyi imzaladı. Biz de o dönemde çalışmalarımıza başladık. Çok denk geldi. Ruh sağlığı yasa çalışmasını o sözleşmeye dayanarak hazırlıyoruz. O sözleşmeyi hazırlayan Amerikalı engelli hakları profesörü de çalışmalarımıza dahil oldu. Bir sempozyum sonrası gönüllü olarak bir grup oluştu. Bir yıldır kapalı bir grup olarak çalışıyoruz. Kişinin kendi adına karar vermesi ve buna bağlı yapılacaklar merkezi önemde. O kadar ilginç tartışmalar çıkıyor ki, oysa çok basit bir şey gibi gözüküyor. Yurtdışında bu konuda çok çeşitli hizmetler oluşmuş durumda. Vesayet altına alma yerine destekli karar vermeden bahsediliyor örneğin. Kişiyi karar verme sürecinde nasıl destekleyebiliriz ki karar versin. Onun adına sürekli bir şey yapmayalım, onun bağımlılık ilişkisi kurmasındansa bağımsızlığını destekleyelim. Bizde aileye ya da kuruma bağımlı hale getiriliyor kişiler. Hayır, o bir kişi ve bir bireyse öncelikle onun birey olduğu hem kendisi hem de başkaları tarafından kabul edilecek. Yapamadıklarını yapabilir hale getirebiliriz. Ayakta durmasını sağlayabiliriz. İnsan hakları da bu tema üzerinden ilerliyor. Ruh sağlığı alanı da terapi dediğimiz şey de budur. Bunlar kafamda dört yılın sonunda bu kadar netleşti. Sorunu bizzat yaşayan kişilerle her yerde birlikte olup, onları eşit şartlarda her yere katma çabamız ile olduğunu düşünüyorum. Her şey böylece netleşti.

Bu demokrasi denen şeye de tekabül ediyor. Konu onun hasta olması değil, o bir insan. İhtiyaçları var, ihtiyaçlarını en iyi kendisi bilir. Herkes farklıdır, o nedenle tüm sistemin kişi odaklı olması gerekir. Herkesin hakları vardır. Kişi teşhisinden dolayı herkesin dışına atılamaz. Güçlü yanlarını kendi hayatında gerçekleştirmesi için destek sistemlerinin kurulması gerekir. Bu hem ruh sağlığı hem sosyal bir alan oluşturur. Toplum temelli hizmetler bunlardır. Zaten bu toplum temelli hizmetleri yaparsak ve hizmetler yerelleşirse hiyerarşik bürokratik yapı kırılacak. Kişiler birbirlerini dinleyebilecek. İki taraf birbirini suçlamak yerine çözüm odaklı davranacak. Sosyal devletsen politikalarını bunun üzerine kurmak zorundasın. Bunu yalnızca bu grupta değil de hayatın diğer alanlarında da yaparsan demokratik bir yapı oluşur. Bunları söylediğimde sen uzaylı mısın diyenler oldu. Çok ütopik, çevrenize bakmıyor musunuz diyenler oldu. Şu anda bizim gerçek diye algıladığımız şeyler de yaratılmış şeyler. Birileri bu böyle olmalı diyor. Ona göre bir sistem kuruluyor. Gerçek diye algıladığımız şey aslında birilerinin yarattığı şey. Bir sistem kuruluyor. Ona göre eğitimler oluyor. Bir paradigma oluşuyor, bütün hayat da buna göre yaşanıyor. Sonra sorunlar oluşmaya başlıyor.

Etik değerlerin hayatta karşılıklarının olmadığı ortaya çıkıyor. Bu sistem değişmeli deniyor, sistem ile ilgili insanların yanlış bir algısı var. Sistem bozuk ben ne yapabilirim ki diyor. Etik değerlerine aykırı ise bu yanlıştır demelisin. Bunu dersen değişim olacak. Değişim neden genelde aşağıdan geliyor. Çünkü o kişi sorunu bütün hayatı boyunca yaşıyor çünkü. Gerçekten bütün hayatı boyunca ya evde oturacak ya da dışarıya çıkacak. Benim çocuğum evde, dışarıya çıkmamız lazım diyor. Ona göre bir yer açılıyor. Bir şeyler yapabilir buraya geldiyse. Üretmeyen insan bir şey yapamaz. Böyle bakınca ihtiyaçlar üzerinde bir şey kurulabiliyor. Yönetmelik bu, maddi imkânlarımız bu, yapacak bir şey yok dersen çözüm bulunamaz. Hiyerarşik bir yapı olduğu için çalışanlar yukarıdan söyleneni yapıyor. Ya başıma bir iş gelirse diye düşünüyor. Yukarıdakiler herşeyi kendi kontrollerince yaptırmaya çalışıyor. Aşağıda o insana o yetki ve sorumluluğu veremezsen o insan bir şey yapamaz. Müdür bile ben bir şey yapamam diyor, Ankara’dan bir şey bekliyorum diyor. Buranın yemek saatini değiştirsen, bahçeye bir oyun çadırı koysan ne olur. O insanlarla iyi vakit geçirsen kendini daha iyi hissedeceksin. İşini iyi yapmanın garantisi hizmet alan kişinin memnuniyeti, söz söyleyebilmesidir. Hastalar hiçbir şey yapamaz değiller. Yurtdışında tüketici hakları hareketi ile birlikte oluşuyor hizmet alanlar tanımlaması. Tüketici haklarının oluşmasında ruh sağlığında sorun yaşayan kişilerin çok etkisi olmuş. Bu hareketler yasaları da değiştiriyor. Bir insanın çok basit ve bireysel bazda yaşadığı sorununa bakarsan, bütün sistemi onda görürsün. Bir insanın sorununu çöz, bütün sistemin çözümünü görürsün. Bütün sistemi değiştirmek yerine o sistemin bireydeki görüntüsüne bakıp şu şu yapılabilir denebilir. Sadece bu bakış açısı değişikliği olsa bir sürü şey çözülecek. Hepimiz bu sistemin oluşumuna nasıl katkı sağlıyoruz? Ben bir şey yapamaz mıyım?

Sivil toplum böyle yola çıkıyor. Ben bir şey yapmalıyım diyor. Bir şey yapmak istiyor. Onun gibi düşünen birkaç kişi katılıyor. Örgütleniyorlar, güçleniyorlar. Bu sorun böyle çözülür diyorlar. Devlete gidiyorlar bununla ilgili parası olan yükümlülüğü olan sensin diyorlar, bununla ilgili bir şey yap ya da biz bir şey yapıyoruz, bize destek ver. Meseleler bu şekilde algılanırsa sorunların çözümünde yol alınıyor. Biz beş yıl içinde dört-beş tane çok iyi yazılı malzeme çıkardık. Türkiye’de durum ne, yurtdışında örnekler ne, haklarımız ne, ne yapılması gerekiyor diye. Bunları çıkarıyoruz çok güzel, dağıttık da ama böyle değişmez ki. Tam da sorunu yaşayan kişilerin işin içine katılması lazım. Çözümün bir parçası olmaları gerekiyor. Onlar da çözümün bir parçası olduklarını hissettiklerinde zaten güçlenmiş oluyorlar. Kişi hem kendi sorununu çözüyor hem de kendisi gibi kişilerinkini. Bunu anlayamayacağını düşündüğünüz hastalar dahi anladı. Grup çalışmasında biz bu çalışmayı neden yapıyoruz, bize bir katkısı olacak mı diye sormuştu psikiyatrik teşhisi olan biri. Ben de size doğrudan katkısı olacak mı bilmiyorum dedim. Biz bir rapor yazacağız. Devlete vereceğiz. Sizin gibi insanların sorunlarını ileteceğiz. Bu iyi fikir diyecekleri şeyler olabilir, bazı şeyleri değiştirebilirler. Size de ilerde bir katkısı olabilir dedim. Ama çalışmada kalmak sizin isteğinize bağlı dedim. O kişi iki gün orada kaldı. Bunu soran kişi şizofreni teşhisi almış ve hastanede tedavi gören biriydi. Zaten esas mesele bu, toplumda sadece korku yaratılıyor, gazetelere en korkunç halleri ile yansıtılıyorlar.

Mahan Doğrusöz: Ruh sağlığı ile ilgili de korkular var toplumda.

Fatma Zengin: Şizofren biri şunu yaptı, cinayet işledi derseniz şizofrenler cinayet işleyenler olur. Etiketleme böyle bir şey. Mesut Demirdoğan’ın sözü ile Böbrek hastası cinayet işledi diye bir laf duydunuz mu hiç? Öyleyse öldürenlerin hepsinin şu hastalığı vardı diye yazılmalı. O hastalığı bunu tetiklemiş olabilir ama hasta olmayıp da bunu yapan bir sürü kişi var. Onlarla ilgili öyle bir algı gelişmiyor. Ne oluyor da o insan patlama noktasına geliyor, bu bambaşka bir şey. Bu herkes için geçerli olan bir şey. Şiddet diye bakmak lazım orada. Araştırmalar var, teşhisi olan ve olmayan kişiler arasında fark yok aslında. Hastalığın kendisi tehlikeyi getirmiyor, oluşmuş bir tehlike algısı var. Bu tehlike algısından dolayı insanlardan uzak duruluyor.

Filmden bahsetmiştim. İtalya’da psikiyatrik devrimi yapan bir doktor var. Hastaneden toplum ruh sağlığı merkezine geçtikleri zaman komşularla bir toplantı yapıyorlar. Komşular siz buraya geldiniz, ev fiyatları düştü, artık dışarı çıkmaya korkuyorum diyorlar. Orada hastalar da var. Bir tanesi kalkıyor ayağa ve şöyle bir konuşma yapıyor: “Eşim ayrıldı benden. Sonra çocuğumu aldılar. Çaresiz durumdaydım, ne yapacağımı bilmiyordum. Hastaneye koydular. Oradan da çıkmak istedim, hiçbir şekilde çıkamadım. Şimdi dışarıya çıktım, sizin deli diye korktuğunuz kişi ben miyim?” diyor. O kadar güzel bir konuşma yapıyor ki bir dönüm noktası oluyor. Orada doktor konuşsaydı asla o önyargıyı yıkamazdı. O yüzden sorunu yaşayan kişilerin tüm süreçlere katılmasını istiyoruz. O da benim gibi insan, onun da benim gibi sorunları var diyecek insanlar. Oysa insan gibi algılanmıyorlar.

Mahan Doğrusöz: Rusihak’ın bundan sonrası için nasıl bir vizyonu var? Size destek olmak isteyenler olabilir, nasıl yardımcı olabilirler? Psikoloji alanında olup, bir şeyler yapmak isteyen birçok insan var. Onlar size nasıl ulaşabilir, nasıl destek verebilir?

Fatma Zengin: Rusihak’ın vizyonu akıl ve ruh sağlığında sorun yaşayan kişiler için de insan onuruna yakışır bir dünya kurmak. Genel vizyonumuz bu. Web sitemizi toparlamaya çalışıyoruz. Yazdığımız raporların hepsi orada. www.rusihak.org sitesinde raporlarımız var. Orada banka hesap numaramız var. Projelerimiz arttıkça kaynak ihtiyacımız oluyor. Bununla ilgili basın çalışması yapalım diyoruz, bir türlü vakit bulamıyoruz. Barınma ihtiyacı olan bir kişi geliyor, onu geçici olarak alıyoruz. Sistemi ve devlet kurumlarını zorlamaya çalışıyoruz. Çalışamayan teşhis almış kişiler var. Onlar için gelir getirici etkinlikler yapalım diyoruz. Bunun pazarlaması, tanıtımı var. Bizim bu konuda bilgimiz yok. Sadece psikologlar değil her alanda, reklamcısı, tanıtımcısı… Bu konuda herkesin katkısı olabilir.

Mahan Doğrusöz: Şu anda ne tür etkinlikler yürütüyorsunuz?

Fatma Zengin: Sistemik değişiklik ve önerilere dönük üç projemiz var. Bunun dışında üniversitelere tanıtım toplantılarına gidiyoruz, derslere katıldık. Birkaç üniversitede yaptık. Birkaç öğrenci bizde staj yaptı. Bir grup öğrenci tanıtım filmi hazırlamayı düşünüyor. Bunların organize edilmesi de bir şey. Yeni başladığımız ve çok iyi giden güçlenme ve savunuculuk atölyesini sürdürüyoruz. Sorunu yaşayan kişiler gelip orada dertlerini anlatıyor. Orada uzman kişi olmuyor. Herkesin hayatında belli dönemlerde böyle krizleri oluyor. Kimisi ilaç kullanmadan kurtuluyor. Kimisi ilaç kullanıyor. İlacı bırakırsa çok kötü olacağını düşünüyor. Kiminin de gerçekten ihtiyacı oluyor. Sadece birilerine yardım gibi değil, sorunu yaşayan kişiler de bu çalışmalara katılabilir ya da yakınları gelebilir. Herkes yardımcı olabilir diye düşünüyorum.

Mahan Doğrusöz: Bir sloganınız var mı?

Fatma Zengin: Kalabalığa Karışmak Senin de Hakkın! Bu slogandan kitap ayraçları yaptık. Gelir getirici etkinlik diye yaptık ama tanıtımını yapamadığımız için dağıtmaya başladık. O sloganı şizofreni teşhisi olan bir arkadaş buldu aslında. “Ruh sağlığı sorunu olanları yargılamayın” demişti. Grafiker arkadaşımız “Yargılamıyorum”, “Korkmuyorum”, “Bilgileniyorum”, “Anlıyorum” diye düzenledi sloganları.

Mahan Doğrusöz: Çok güzel ve etkili sloganlar bulmuşsunuz.

Fatma Zengin: Logomuzu da gönüllü bir reklam ajansı geliştirdi. Sloganlar sadece acıma duygusu uyandıran şeyler ya da sadece bilgi içeren cümleler olmamalı. Sanatçıların bakışı, belki de bir çocuğun bakışı, farklı bakış açılarına ihtiyaç var. O nedenle herkesin katkısına ihtiyaç var diye düşünüyorum.

Mahan Doğrusöz: Bu keyifli ve bilgilendirici söyleşi için teşekkür ederim.

Ocak 2012 © Mahan Doğrusöz

     
Vulnerability Scanner