Kategori:DENEMELER

Freudcu Kuramda Kadın

 

Nancy Chodorow Freudçu kuram içindeki kadını ilk önce özne ve nesne boyutunda ayrıştırır.[1]  Daha sonra da kuram içinde özne konumundaki kadını beş ayrı boyutta inceler.

1.Gelişimsel kuramdaki ‘kuramsal kadın’

2.Klinik kadın

3.Kadınları nesne olarak algılayan kuramsal ve klinik kadın

4.Toplumsal ve tarihsel konumları içinde kadınlar

5.Psikanalitik tekniğin ve anlayışın yaratıcısı olarak kadınlar

1. Gelişimsel Kuramdaki ‘Kuramsal Kadın’
Freud, kadının gelişimini kuramlaştırırken analiz ettiği yetişkin kadın klinik vakalarından yola çıkarak, aktarım aracılığıyla yorumladığı ve yaşam öykülerinden soyutladığı genel ve standart bir kadın öznelliği kurmuştur. Freud, kuramlaştırdığı kadının gelişimini gözlemlememiştir. Chodorow’un deyişiyle bu kadın Freud’un ‘kuramsal feminen özne’sidir.

Freud’un gelişimsel kuramını kurma yöntemi geriye dönük (retrospective) ve patolojik biçimcidir (pathomorfic). Geriye dönük yöntemden, Freud’un yetişkin kadınların analizinden yola çıkarak geriye dönük olarak kuramlaştırdığı kadın gelişimini anlamaktayız. Daniel Stern, Freud’un patolojik biçimci yöntemini ise şöyle özetler:

Psikanalitik kuram, gelişimi bir aşamadan diğerine evrilen bir süreç olarak görür. Her aşama sadece idin ve egonun gelişimi için özel safhalar olmanın ötesinde, protoklinik konular için de önemlidir. Gelişim aşamaları, çocuğun  daha ileriki yıllarda patolojik formlarda karşısına çıkabilecek belirli klinik konularla uğraşmaya başladığı ilk safhalardır.[2]

Bu çerçevede erken dönemlerdeki normal gelişim daha ileriki yaşlarda ortaya çıkabilecek psikopatoloji açısından kuramlaştırılmıştır. Kuramlaştırılmış safhalar sadece dürtülerin gelişim dönemlerine değil, belirli psikopatolojik olgulara yol açacak potansiyel takılma (fiksasyon) dönemlerine de tekabül eder.

2. Klinik Kadın

Freud’un klinik vakaları olan kadınlar, Freud’un analiz etmiş olduğu gerçek adlarıyla tanıdığımız (Dora, Anna O., Fraulein von R., Frau Emmy von N., Miss Lucy R., Katharina, Fraulein Rosalia, Frau Cacilie, Emmy von N.) ampirik kadınlardır. Freud bu vakaları incelerken,  kadının yaşadığı histerinin kökenlerinde yatan cinsel arzunun (Anna O., Elizabeth von R., Lucy R. vakaları) ve cinsel travmanın (Katharina, Rosalia H. vakaları) etkisinin farkına varmıştır. Cinsel öznellik ve arzudan arınmış bir biçimde kuramlaştırılmış kuramsal kadınla karşılaştırıldığında bu kadınlar -ironik bir biçimde- derinden derine cinsel bir öznellik taşırlar.

3. Kadınları Nesne Olarak Algılayan Kuramsal ve Klinik Kadın

Üçüncü yaklaşımda ise içsel olarak ilişki kurduğu ve özdeşleştiği diğer bir kadın aracılığıyla kendi öznelliğini kuran kadının öyküsü dile getirilmektedir. Burada anne ve kız çocuğunun ilişkisi ve bu ilişkinin kız çocuğu için taşıdığı anlamları üzerinde durulmaktadır.  Freud, bu boyutta kız çocuğunun annesi ile yaşadığı özdeşleşme ve nesne ilişkisel deneyimlerini dile getirir.

4.  Tarihsel ve Toplumsal Konumları İçinde Kadınlar

Dördüncü yaklaşım, Freud’un özellikle 1920’den önce kaleme aldığı ve kadınların toplumsal durumu ve cinsellikleri arasındaki ilişkiyi irdelediği yaklaşımdır.[3] Freud bu yaklaşımda kadın ve erkek cinselliğini olumsuz yönde etkileyen sosyal, kültürel ve ailevi baskı biçimlerini inceler ve kadının nevrozu ile var olan evlilik biçimi arasındaki olası bağlantıyı sorgular.

5.Psikanalitik Tekniğin ve Anlayışın Yaratıcısı Olarak Kadınlar   

 Beşinci yaklaşımda ise, psikanalitik kuramın ve tekniğin gelişimini sağlayan kadınlar yer alır. Freud’un kadın vakalarından Anna O. sayesinde Freud semptomların oluşmasında travmanın etkisi kuramını geliştirir. Anna O.’nun Bruer’a olan erotik aktarımını gözleyerek aktarım kuramını biçimlendirir.

Emmy von N. ve Elizabeth von R. sayesinde de serbest çağrışım yöntemini keşfeder. Ayrıca kendi döneminde, kendi kuramının takipçisi olan kadın psikanalistler de Freud’un Oedipus öncesi dönemin kız çocuğu için taşıdığı önemin farkına varması açısından önemlidir.

Freud’un kuramında erkeğin gözünde nesne olarak algılanan kadınla ilgili psikodinamik bir öykü de vardır. Freud, erkek psişesinde dişiliğin ve kadınların neyi ifade ettiği üzerinde yoğunlaşır. Freud’un kuramında gelişimi kuramlaştırılan erkek için, erkeğin kadından farkı önemli bir gelişimsel rol oynar. Freud, bu çerçevede erkek fetişizmini, erkeklerin kadınlara karşı duydukları korkuyu ve erkeklerin heteroseksüel nesne seçimleri ile ilgili yaşadıkları sorunları inceler. Freud, erkeklerin kadınları sembolik ve erotik olarak bir yanda anne ve kız kardeş, diğer yanda ise fahişe olarak ikiye böldüklerini söyler. [4]

Freud erkek fetişizmini ise erkeklerin, kadınların bir penise sahip olmadıkları gerçeğini inkar ederek, bir zamanlar annenin sahip olduğunu düşündükleri penisi temsil eden bir fetişe saplanmaları olarak yorumlar.

Freud’a göre:

Fetiş, erkek çocuğunun kadında (annesinde) olduğuna inandığı ve bizce bilinen nedenlerden ötürü vazgeçmek istemediği penisin bir ikamesidir…Çocuğun kadını gözledikten sonra kadının penisi olduğu inancını aynen koruduğu doğru değildir. Bu inancı hem korumuş, hem de terk etmiştir. Hoş karşılanmayan algının ağırlığıyla karşı arzunun gücü arasındaki çatışmaya girince sadece bilinçsiz düşünce yasalarının -temel süreçlerin- egemenliği altında mümkün olan bir uzlaşma sağlanır. Evet, onun kafasında kadının her şeye rağmen bir penisi vardır, ama bu penis artık eskisi gibi değildir. Yerine başka bir ikame atanmış ve daha önce penise yönelen ilgiyi miras almıştır. Ama bu ilgi  olağandışı bir artış da gösterir, çünkü iğdiş dehşeti bu ikamenin oluşmasında kendisi için bir anı yaratmıştır. Dahası fetişistlerde hiç eksik olmayan kadınlık organlarına duyulan tiksinti, gerçekleşen bastırmanın silinmez damgası olarak kalır. Artık fetişin ne sağladığını ve fetişi koruyan şeyin ne olduğunu anlayabiliyoruz. Fetiş, iğdiş tehdidi karşısında bir zafer sembolü ve buna karşı bir koruma olarak kalır. Bu ayrıca kadınları cinsel nesne olarak katlanılabilir bir özellikle donatarak fetişistin eşcinsel olmasını önler.[5]

Freud, mitolojik Medusa öyküsünü, erkeğin kadın cinsel organı karşısında düştüğü dehşetle ilişkilendirir. Freud’a göre iğdiş edilmiş kadın cinsel organını temsil eden Medusa’nın yılanları karşısında erkek korkarak taşlaşır. Burada dile getirilen, erkeğin yaşadığı iğdiş edilme korkusu ve kadın cinsel organlarının ve kadınların erkekler tarafından kurgulanan potansiyel yıkıcılığıdır. Freud’a göre:  

Medusa’ya karşı duyulan korku, görülen bir şeyle ilişkilendirilen iğdiş edilme korkusudur…O ana kadar iğdiş edilme tehdidine inanmak istemeyen erkek çocuğu, dişi cinsel organlarını, belki de bir yetişkininkini, özellikle de annesininkini kılla kaplı olarak gördüğünde, bu korku ortaya çıkar. Medusa’nın kafasının görülmesi izleyiciyi korkuyla dondurur ve onu taşlaştırır.[6]

Freud’un klinik vakalarında da özne konumunda olduğu gibi, nesne konumunda da kadınlar vardır.

FREUDÇU KURAMDAKİ KURAMSAL KADIN’

S. Freud’un kadın gelişimi ve dişilik üzerine tezlerinin başlangıç noktasını Freud’un ilk kez 1905’te yayımladığı “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”si oluşturur. Bu makalede, Freud’un “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”si başlangıç alınarak, Freud’un kadın gelişimi ve dişilik üzerine tezlerini içeren diğer makaleleri olan :

-“Çocukların Cinsel Teorileri Üzerine” (1908)

-“Anal Erotizmde Örneklendiği Biçimiyle Dürtünün Dönüşümleri” (1917)

-“Bekaret Tabusu” (1917)

-“Çocuksu Cinsel Örgütlenme” (1923)

-“Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” (1924)

-“Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” (1925)

-“Kadın Cinselliği” (1931)

-“Dişilik” (1932) makaleleri incelenecektir.

Freud’un kadın ve dişilik üzerine tezleri:

1. Kız çocuğunun kim olduğu

2. Nasıl oluştuğu

3. Üst-ben oluşumunun iğdiş edilme karmaşasıyla ilişkisi

4. Kadın cinselliğinin oluşması / erkeğe yönelme

5. Çocuk sahibi olmanın kadın için anlamı

boyutlarıyla tarihsel gelişimi ve bütünsel kuramla bağlantısı içinde incelenecektir.

FREUDÇU KURAMA GİRİŞ

Bu bölüm kadın ve dişilik üzerine tezleri incelenecek olan Freudçu kurama genel bir giriş yapmayı hedeflemektedir. Burada Freud’un zaman içinde değişen ve şekillenen kuramının temel taşlarını oluşturan öğelerin tarihsel gelişimleri içinde tanımlanması hedeflenmektedir.

Freud, tarihsel olarak bakıldığında doğa bilimlerine eş, materyalist bir zemin üzerine oturan bir bilim yaratmayı hedefleyerek, psikanalitik kuramı geliştirmeye başlar. Freud, kuramını geliştirdiği süreçte, tanımladığı psişik yapıların anatomik bulgularla doğrulanacağını umut ettiğini dile getirir.[7] Bu çerçevede Jay R. Greenberg ve Stephen A. Mitchell’e göre, Freud’un kurduğu “psikanalitik metapsikoloji, psişik aygıtın parçalara ayrılması ve içinde işleyen güçlerin ve karşı-güçlerin belirlenmesi çabasıdır”.[8]

Freudçu kuram bir dürtü (trieb-drive) teorisidir. Dürtü kavramının geliştirilmiş son halini Freud şöyle özetler:

Bir dürtü hiçbir zaman bilincin nesnesi olamaz -sadece o dürtüyü temsil eden fikir (vorstellung-idea) olabilir. Bilinçdışında bile…bir dürtü  bir fikir olmazsa temsil edilemez…Bilinçdışı dürtüsel bir itkiden (impulse) ya da bastırılmış dürtüsel bir itkiden (impulse) bahsettiğimizde dahi…ifade ettiğimiz şey bu dürtüsel itkinin bilinçdışı olan zihinsel temsilidir.[9]

Freud bu görüşle, dürtüleri somatiğin alanında tanımlayarak, dolaysız gözlemle incelenemeyeceğini düşündüğü dürtülerin sadece zihinsel temsillerini inceleyebileceğimizi savunur ve dürtülerin zihnin işleyiş mekanizmaları olmalarının yanında, zihnin içeriğini de oluşturduğunu iddia eder. Bu çerçevede Freudçu anlamda dürtüler bireysel organizmanın yaşamsal amacını da oluşturmaktadır. Freud’un dürtü kuramı içindeki sınıflandırması 1890’lardan 1920’lere kadar uzanan otuz yıllık bir dönem içinde gelişir. Freud’un ilk olarak biçimlendirdiği cinsellik dürtüsü ve kendini koruma dürtüsü (self-preservative drive) kısa bir zaman içinde kendini koruma dürtüsünün yetersiz bir kavramsallaştırma olduğunu düşünmesi üzerine terk edilir ve 1920’de “Haz İlkesinin Ötesinde”[10] adlı makalesinde dürtü kuramını son kez şekillendirerek  dürtüleri  cinsel ve  saldırgan dürtüler olarak ikiye ayırır.

Greenberg ve Mitchell bir dürtü kuramı olarak kavramsallaştırdıkları Freudçu kuramı üç ayrı dönemde inceler:

1.1880-1905 yılları arasında katartik yöntemi kullandığı, duygulanım ve savunma kavramları     çerçevesinde çalıştığı dönem

2.1905 ve 1906 yıllarında baştan çıkarılma (seduction) kuramını terk ederek, 1910’a kadar süren ve  dürtü kuramının temel kavramlarını geliştirdiği dönem

3. 1911’de yayımlanan “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi” adlı makalesiyle başlayan ve dürtü kuramına ek kavramlar ürettiği dönem.

Greenberg ve Mitchell, Freud’un dürtü kuramının en temel ilkesinin Süreğenlik İlkesi (constancy principle) olduğunu iddia eder. İlk defa 1895’te Breuer ve Freud tarafından dile getirilen Süreğenlik İlkesi “psişik aygıtın amacının uyarıları olabildiğince sıfıra yakın bir düzeyde tutmak olduğunu ifade eder.”[11] Bundan kastedilen, insan psişesinin uyarıları ortadan kaldırmak için değişik eylemlerde bulunduğudur. Bu görüş dürtü kuramının en temel varsayımı olan her bireyin kuramsal ve klinik olarak incelenebilen kapalı bir enerji sistemi olduğu görüşü üzerine kuruludur. Bu kuramsal varsayımdan hareketle kaleme alınan Histeri Üzerine Çalışmalar[12], bastırılan anılarla beraber birikmiş duygulanımın ortaya çıkarılması sonucunda meydana gelen ‘boşalım’la iyileşmenin gerçekleşeceğini savunur. Peki, psişik mekanizmanın sıfıra indirgemeye çalıştığı uyaranların kökeni nedir? Freud bu soru üzerinde kırk yılı aşkın bir süre çalışmıştır. Dürtü kuramı olgunluk dönemine ulaşmadan önce Freud psişik mekanizmanın başa çıkması gerekli olan uyaranları, duygulanımlarla özdeş kabul eder. Freud’un kuramının bu döneminde duygulanımın kişilerarası ilişkiler sonucunda ortaya çıktığı varsayılır. Freud gerçek nevrozlar (actual neuroses) ve psikonevrozlar arasında yaptığı ayrım çerçevesinde, gerçek nevrozları fizyolojik nedenlerle ilişkilendirerek psikanalitik tedavi alanının dışında tanımlar; psikonevrozları ise kabul edilemez / uyumsuz / uygunsuz düşüncelerin oluşturduğu çatışmalar ve bunun sonunda biriken ve psişeden atılamayan duygulanımla ilişkilendirir.  Freud, Histeri Üzerine Çalışmalar (1893-1895)’da, cinselliğin en çok çatışma yaratmaya yatkın alan olduğunu ifade eder. Histeri Üzerine Çalışmalar (1893-1895)’ı izleyen 1896 ve 1898’deki yazılarında psikonevrozların kökeninde erken yaşta baştan çıkarılmanın rolünü dile getirir. Bu dönemde, dürtü kuramının en gelişkin döneminde bütün insan davranışını yönlendirdiğini düşündüğü cinselliği  kuramlaştırmanın ilk adımlarını atar.

Rüyaların Yorumu[13]  adlı eseri dürtü kuramının gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu eserinde ilk defa psişik aygıtın işleyiş modelini kuramlaştırır. Freud, kişilerin rüyalarının görünür içeriğini analiz ederek, bir şifreyi çözermişcesine belirli bir anlama kavuşturur ve bu dönemde psişik aygıtı bugün topografik görüş olarak adlandırılan biçimde tanımlar. Düşünce gelişiminin bu aşamasında, psişik aygıtın bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışından oluştuğunu savunur. Bilinç, ayırdında olduğumuz zihinsel etkinliklerin alanını temsil eder.

Saffet Murat Tura’nın dile getirdiği biçimiyle, Freud’a göre:

Bilinçaltı, dikkatimizi yoğunlaştırdığımız algılarımızı, bazı otomatik hareketlerimizi, fikir çağrışımlarımızı, hatta üzerinde bilinçli olarak düşünmediğimiz halde bir anda olgunlaşmış olarak bilinç alanında bulduğumuz fikirlerimizi vs. ilgilendirir.  Buna karşılık bilinçdışı toplum tarafından kabul edilemeyen arzuların bastırılması ve bilincin alanının dışında tutulması ile oluşur.[14] 

Rüyaların Yorumu (1900) kitabında sunulduğu biçimiyle bilinçdışı arzulardan oluşur. Rüyalar ise bilinçdışı arzuların gerçekleştirildiği alandır. Freud, teorisinin bu aşamasında da tatmin edilmek istenen arzuların içeriğiyle ilgili olarak bize kesin ipuçları vermez.

Freud, 1905’te “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” adlı eserinde dürtü kavramını ilk defa tanımlar. Freud, bu çerçevede, daha önce kaleme aldığı arzu modelinin belirsizliğini terk eder ve “arzuların içeriğinin zihnin bedenle ilişkisi sonucunda ortaya çıkan ve zihin üzerinde etkide bulunan güçlerin bir türevi”[15] olduğunu savunmaya başlar. Bu çerçevede  Freud’a göre her insan eyleminin kökeninde “…indirgenemez ve niteliksel olarak belirginleştirilebilir dürtüsel kaynaklar”[16] yer almaktadır. 1905’te kaleme aldığı “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”de cinselliğin amacının erojen bölgede varolan uyarımın, tatmin duygusu yaratacak dışsal bir uyarım tarafından ortadan kaldırılması olduğunu dile getirir. Bu noktada uyarım sonucunda yaşanan boşalımın adını koyar. Freud’a göre yaşanan boşalım libidoya ait bir boşalımdır. Libido ise cinsel dürtünün enerjisi olarak tanımlanmaktadır.

Freud, dürtü kuramının gelişimi sırasında, baştan çıkarılma kuramını 1897’de terk etmeye başlar ve “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”(1905)de bir çocuğun cinselliğinin uyanma sürecinin erken çocukluk yaşlarındaki deneyimlere bağlı olmak zorunda olmadığını, içsel sebeplere de bağlı olabileceğini dile getirir.

Freud’un kuramının ilk döneminde boş bırakılan arzu alanının içeriği cinsellikle doldurulmuştur, ama bu görüş Freudçu çatışma kuramının sadece bir yanını temsil eder. Freud, 1890’lardan itibaren çatışma kuramını geliştirmeye başlar  ve belirli fikirlerin bilinçten uzaklaştırılması olarak tanımladığı savunmaya çatışmaların yol açtığını savunur. Freud’un ilk makaleleri savunma  sürecinin nasıl gerçekleştiği ve değişik savunma mekanizmaları ile psikonevrotik süreçler arasındaki ilişkiler üzerine yoğunlaşır. Bu çerçevede baskıya yol açan, kişinin dürtüleri ve bu dürtülerle uyum içinde olmayan sosyal bağlam arasındaki çatışmadır. Freud, üst-ben gelişimini biçimlendirdiği dönemde geri döndüğü bu yaklaşımı, kuramını geliştirme sürecinde terk eder. İnsanın biyolojik yapısını temel alan bir kuram oluşturma motivasyonuyla yola çıkan Freud, kuramı içinde önem kazanan sosyal bağlam öğesini genel kuramı ile uyuşmaz bulur. Bu dönemde zihni yöneten bilinçdışı cinsel dürtülere denk düşecek ve türe ait (filogenetik) olarak belirlenmiş bir karşı gücü tanımlamayı hedefler. Travma modelini ve bastırma süreci ile ilgili görüşlerini terk eden Freud, 1906 yılında organik cinsel bastırmadan bahsetmeye başlar.[17] Kökleri 1897’de Freud’un Fliess’e* mektuplarına dek uzanan organik bastırma fikri, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”(1905)deki gelişimsel yapıyla birleşir. Freud, erojen bölgelerde varolan dürtülerin a priori olarak hazdışı duygular yarattıkları için terk edildiklerini savunur. Greenberg ve Mitchell, organik bastırma görüşünün geliştirilmesiyle Freudçu kuramın varmış olduğu bu aşamayı dürtü kuramının doruk noktası olarak değerlendirir. Bu görüş çerçevesinde, ne üst-ben, ne ben, ne gerçeklik ilkesi, ne de 1910’da kavramsallaştırılan ve cinselliğe karşı bir güç olarak duran ego güçleri vardır. Greenberg ve Mitchell’a göre  “bu dönemde çatışma cinselliğin ve cinselliğe karşı organik olarak belirlenmiş tepkilerin bir türevidir.”[18]

Freud, kuramının bu aşamasında uzun süre kalmaz ve cinselliğin bastırmaya yönelik güçlerin önemli bir kısmını oluşturan itim-çekim teorisini (push-pull theory) oluşturmaya başlar. “Metapsikoloji Üzerine Beş Makale” [19](1915) de dile getirdiği biçimiyle Freud kökensel bastırma kavramını ortaya atar. Freud’a göre kökensel bastırma bilince ulaşması engellenen dürtünün temsilinin bastırılmasıdır. Bu bastırmayla beraber, bir saplantı oluşmaktadır. Bastırmanın ikinci aşamasında da bastırılan temsilin zihinsel türevleri ya da başka bir kaynaktan ortaya çıkan ama bastırılan temsil ile ilişkilendirilen diğer düşünceler de, birincil bastırmanın kaderini paylaşmaktadır. Bu iki ayrı süreç bastırmayı gerçekleştirmek için etkileşim halindedir. Freud’un itim-çekim kuramı dürtü kuramının gelişmesinde önemli bir adımı oluşturur. Geçmişte bastırılmış olan fikirlerin, değişik durumların ortaya çıkardığı yeni fikirlerin bastırılmasına yönelik bir çekim gücü oluşturması fikri, bastırma mekanizmasının durumdan bağımsız ve kişinin, kişilik organizasyonlarını belirleyen takılmalar çerçevesinde açıklanabilmesini sağlar. Freud’a göre kökensel bastırmayı oluşturan fikirlerin içeriği cinseldir ve her türlü bastırmanın altında cinsellikle ilgili bir bağlantı yatmaktadır. Bu çerçevede bastırmaya yönelik güçler, cinselliği bastırmaya yönelik güçlerdir.

Freud’un bastırma kuramı, yapısal modelin gelişmesiyle kökten değişikliklere uğradı. Yapısal modelin kurulması, Freud’un ilk dönem kavramsallaştırmalarına benzer bir şekilde, kişinin dürtüleri ve bu dürtülerin uyumsuz olduğu dış gerçeklik arasındaki çatışma kuramının oluşmasını sağladı. Kişinin içinde bulunduğu sosyal gerçeklik ve bu gerçekliğin talepleri savunma modeline benzer bir önem kazandı.

Freud’un kuramının üçüncü dönemi dürtü kuramına ek kavramlar ürettiği dönemdir. Bu dönemde üretilen kavramlar, Freud’un dürtü kuramının temel öncülleri üzerine kuruludur. Bu dönemi temsil eden dört ana konudan bahsedebiliriz:

1. Gerçeklik ilkesinin geliştirilmesi ve psişik ekonomi içindeki rolü

2. Dürtünün doğasına ve süreğenlik ilkesine yaklaşımdaki değişim

3. Yapısal modelin evrimi

4.  Kaygının rolü ve değişen duygulanım kuramı

1. Gerçeklik İlkesinin Geliştirilmesi ve Psişik Ekonomi İçindeki Rolü

Alfred Adler’in Freud’un kuramında dış dünyanın gerçekliğine yeterince önem vermediği yönündeki eleştirisi, Freud’un gerçeklik ilkesini geliştirmesi ile karşılık bulur. Freud, “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi”[20](1911) adlı eserinde psişik mekanizmanın dikkate almak zorunda olduğu dış dünyanın gerçekliğinden söz etmeye başlar. Başlangıcından itibaren bir çatışma kuramı olan Freudçu kuram, baskılanan ve baskılayan arasındaki çatışma ilişkisinde, gerçeklik ilkesini baskılayıcı bir güç olarak tanımlar.

2. Dürtünün  Doğası ve Süreğenlik İlkesi ile İlgili Değişen Görüşler

Freudçu kuram içinde gerçeklik ilkesinin kazandığı önemin artması, kuram içinde dürtüye verilen önemin azalmasına yol açtı. Freud, bu dönemde

1. Süreğenlik ve haz ilkesine yaklaşımını değiştirdi.

2. Normal gelişimin bir süreci olarak narsisizm kavramını ve

3. Çifte dürtü kuramını yeniden kavramsallaştırdı.

Freud, kuramının ilk dönemlerinde süreğenlik ilkesi ve haz ilkesini özdeş olarak görmekle beraber, hazzı sadece nicelik boyutu içinde tanımlar. Freud, bu dönemde süreğenlik ilkesi ve haz ilkesinini özdeş olduğu anlayışını yıkar. Bu dönemde, Freudçu kuramda “süreğenlik ilkesi ölüm içgüdüsünü düzenleyen Nirvana İlkesi ile özdeşleştirilir.”[21] Freud’un bu görüşü, organik hayatın ulaşmaya çalıştığı nihai noktayı bütün organik uyarımların ortadan kalktığı inorganik hayat olarak kavramsallaştırır. Bu bakışa göre “bütün yaşamın amacı ölümdür.”[22]

Freud, ayrıca bu dönemde otoerotizm ve nesne sevgisi arasında varolduğunu düşündüğü narsisistik dönemi formülleştirdi. Narsisistik libido ve nesne libidosu arasında yapılan ayrım çerçevesinde Freudçu kuramdaki dönüşümü Saffet Murat Tura şöyle özetler:

Başlangıçta kendi özbedenine yatırılan libido, bu narsistik dönemde dış nesnelere taşınıyor (nesne libidosu), hatta kökenindeki cinsel anlamını kaybederek tamamen “toplumsal ve kültürel” nesnelere yönelmek suretiyle yüceltilebiliyordu.[23]

Freud’un narsisizm kavramıyla beraber ortaya attığı kökenindeki cinsellikten arınmış libidoya ait enerji fikri, ben kavramının geliştirilmesinde ilk adımı oluşturarak, “Ben ve İd”[24](1923) de  kavramsallaştırılan  yapısal modelin gelişmesinde ve kuram içinde dürtülerin öneminin azalmasında önemli bir adımı temsil eder. Narsisizm kavramı çifte dürtü kuramındaki değişimle yakından ilintilidir. Freud, 1920 yılında kendini koruma dürtüsünün işlevlerini cinsellik dürtüsü ve ölüm dürtüsü arasında paylaştırır. Yapısal modelin gelişmesiyle de, kendini koruma dürtüsünün önemli yönlerini benin kontrolüne bırakır.

3.Gelişimsel Tarih, Yapısal Kuram ve Ekonomik Görüş

Freud “Haz İlkesinin Ötesinde”(1920),Kollektif Psikoloji ve Benin Analizi”[25](1921), “Ben ve İd”(1923) gibi makalelerinde, psişik olguları üç ayrı boyutta inceler. Bunlardan ilki gelişimsel boyuttur. Freud’un gelişimsel kuramı uzun yıllara yayılan bir süreç içinde gelişir.

Freud, libidonun gelişimsel tarihini “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”yi yayımladığı 1905’ten 1923’e kadar uzanan bir sürede tamamlar. 1905’teki makale sadece gelişimsel evrelerden otoerotik evreyi kapsamaktadır. Freud 1911’de narsisistik evreyi, 1913’de analsadistik evreyi, 1915’te oral evreyi, 1923’te fallik evreyi kuramlaştırır. Bu görüşe göre libido, insan yavrusunun doğumundan itibaren değişik aşamalardan geçerek evrilir. Bu evrelerde, libido değişik tarzlarda ve değişik nesnelere yatırım yapar. Bu evrelerden ilki oral evredir. Oral evrede, libidonun tatmin yolu ağızdır. Libidonun dışkı yoluyla tatmin bulduğu ikinci evre anal evredir. Cinsel organların önem kazandığı üçüncü aşama ise fallik evredir. Fallik evre, bu makalede ayrıntılı olarak incelenecek olan Oedipus karmaşasının yaşandığı dönemdir. Fallik aşamayı izleyen latans ya da gizlilik dönemi, bastırma mekanizmasının bütün gücüyle hayata geçtiği dönemdir.

Freud’un bu dönemde kuramlaştırdığı ikinci görüş ekonomik görüştür. Bu görüşe göre her psişik gücün nicel bir büyüklüğü vardır. Belirtilerde etkin olan bilinçdışı güçleri belirleyen olgu, onların niceliksel olarak diğerlerinden daha baskın olmalarıdır.

Freud, ayrıca bu dönemde, topografik modeli terk ederek yapısal görüşü kuramlaştırır. Yapısal görüşe göre psişik aygıt id, ben ve üst-benden oluşur. Topografik modeldeki bilinçdışına denk olarak tanımlanan ve haz ilkesi ekseninde hareket eden id, Saffet Murat Tura’ya göre “sürekli dolaysız tatmin arayan en arkaik psişizma bölümüdür…(id de) zaman, mekan ve mantıklı yargı tanımayan birincil süreç düşüncesi hakimdir.”[26] Ben, idin gerçeklik ilkesi ile karşılaşması sonucunda, libidonun cinsel ve saldırgan enerjisinden arınarak, idden ayrışması sonucunda oluşur. Ben, idin sürekli tatmin arayan dürtüsel talepleri ile gerçeklik arasındaki dengeyi sağlamaya çalışan bir psişizma bölümüdür. İdde hakim olan ‘birincil süreç’ düşüncesinin tersine, bene ikincil süreç düşüncesi hakimdir. İkincil süreç dış dünyanın taleplerinin ve gerçekliğinin değerlendirilmesine dayanır. Topografik modeldeki bilinç ile ‘ben’ özdeş değildir. Ben bilinçdışı ve bilinçli öğeleri kendinde toplar. Benin gerçekliğin taleplerine uymayan dürtü ve arzuları bilinç alanının dışında tutmaya yarayan savunma mekanizmaları bilinçdışı olduğu halde, benin gerçekliği değerlendirme, akıl yürütme, yargılama gibi işlevleri bilinçlidir. Saffet Murat Tura’ya göre üst-ben ise “benin bir bölümünün kültürel faktörleri içselleştirmesi ile ortaya çıkan ve yine geniş ölçüde bilinçdışı olan psişizma bölümüdür.”[27] Üst-ben’in anal dönemde atılan temelleri, Oedipus döneminde ensest yasağının içselleştirilmesiyle oluşur. Üst-ben’in oluşması babanın yasasının tanınması anlamına gelir.

4. Kaygının Rolü ve Değişen  Duygulanım  Teorisi

Freud’un erken dönem teorisinde, duygulanım, çatışma, bastırma ve nevrotik semptomların oluşmasında birincil itici gücü oluşturan bir etken olarak görülür. Dürtü modelinin gelişmesiyle, duygulanım kuramsal olarak ikincil bir konuma düşer. Duygulanımlar arasında Freud için birincil öneme sahip olanı kaygıdır. Freud’un erken dönem görüşleri çerçevesinde, kaygı biriken ve boşalma kanalı bulamayan libido’nun bir ürünü olarak kuramlaştırılmıştır.

“Engellemeler, Belirtiler ve Kaygı”(1926)[28], Freud’un erken dönem kuramında en radikal değişiklikler yaptığı makalelerden birisidir. Freud, bu makalesinde kaygı ve bastırma arasında var olduğunu düşündüğü ilişkiyi değiştirir. Freud, bu makalede kaygıyı yaşanmış tehlikeli durumlarla ilgili canlanan duygular olarak tanımlar. Freud, bu durumların yaklaşan bir travmanın habercisi oldukları için travmatik algılandıklarını savunur. Travma ise dürtüsel ihtiyaçlar karşısında organizmanın kendisini çaresiz hissetmesi olarak tanımlanır. Bu modelde ise, ilk dönem görüşlerin tersine, bastırma kaygının bir sonucu olarak ortaya çıkar.

FREUD’UN KADIN ÜZERİNE TEZLERİNE GİRİŞ

 

 

Bu bölüm, yukarıda genel çerçevesi çizilmiş olan Freudçu teorinin dişiliği (femininity) ve bu çerçevede kadın psikolojisini kuramlaştırmasının tarihini Freudçu kuram ile ilişkilendirmeyi hedeflemektedir. Elizabeth Young-Bruehl, Freud’un kadın üzerine tezlerinin gelişimini üç ayrı dönemde inceler:[29]

1.Freud’un kadın psikolojisi üzerine en temel makalesi olan ve ilk defa 1905’te kaleme alınan “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”nin öncesini kapsayan dönem

2.Genel kuram ve “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” üzerinde değişiklikler yaptığı 1905 ve 1924 arasındaki dönem ve

3.Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”ye son şeklini verdiği ve kadın psikolojisi üzerine bağımsız makaleler yazdığı 1924 sonrası dönem.

Bu makalenin incelemeyi hedeflediği Freudçu kuramdaki kadın gelişimi, 1905’te kaleme alınan “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” ile başlayan ikinci dönem ve onu izleyen üçüncü dönem tarafından kapsanmaktadır. 1905 sonrası dönemi incelemeden önce, 1905 yılının öncesini kapsayan dönemin özelliklerini incelememiz gerekir.

1905 YILININ ÖNCESİNİ KAPSAYAN DÖNEM

Freud’un kadın psikolojisine katkısının temelinde, histeri üzerine yaptığı araştırmalar yatmaktadır. Freud, bu araştırmalarının sonucunda hem psikanaliz okulunu kurmuş, hem de histerinin tedavi yöntemini geliştirmiştir. Charcot’un histeriyi ilk defa ırsi temelleri olan psikolojik bir hastalık olarak sınıflandırmasının ardından Freud, histeri üzerine çalışmalarını Fransız nörolog Hyppolite Bernheim’ın hipnoz yöntemini kullanarak sürdürmüştür. Histerinin psikolojik sebepleri olduğunu düşünmeye başlayan Freud, cinsellik üzerine tezinin temellerini atmaya başlamıştır. Histerinin cinsellikle ilgili bir bozukluk olduğunu ve kişinin önceden yaşanmış ve bastırılmış bir cinsel tecrübesi ile bağlantılı olduğu tezini geliştirmeye başlamıştır. Histerinin kalıtsal temelleri olduğu görüşünün aksine, kişinin bilincinde olmadığı bir arzu ile, bu arzuyu bastırmaya yönelik bir savunma arasında yaşanan bir çatışmadan kaynaklandığını dile getirmiştir. Histerik belirtileri, birikmiş arzuların ifade arayışları olarak yorumlayan Freud, bu belirtilerin anlamlarını çözmeye çalışmıştır.

Freud, Breur’la beraber kaleme aldığı  Histeri Üzerine Çalışmalar (1895)’da yeni bir terapötik yöntemden; konuşarak tedaviden (talking cure) söz etmeye başlar. Freud, hastaların, belirtilerinin altında yatan travmadan bahsettiklerinde belirtilerinin ortadan kalktığını gözlemleyerek; uzun vadede etkin bir tedavi yöntemi olmadığını düşündüğü hipnoz yöntemini terk eder.

Freud kadın ve erkeğin toplum içinde farklı yetiştiriliş biçimleri olduğunun ve bunun da kadının ve erkeğin cinselliklerini yaşayış biçimlerine yansıdığının bilincindedir. Breur kadının cinsellikle ilgili bilgisizlik, korku ve kaygısının, erkeğin saldırgan cinselliğiyle karşılaştığı evlilikle histeriyi ilişkilendirir. Freud ise daha da ileri giderek histerinin cinsellik öncesi kökenleri olduğunu iddia eder. Freud’un bu dönemde cinsellik öncesi kökenlerden kastı; histerinin ergenlik yıllarına denk düşen köklerinin olduğudur. Daha sonra, histerinin kökenlerini kişinin çocukluk yıllarıyla ilişkilendirmeye başlar. Freud, belirli tip cinsel tecrübelerle, belirli tür nevrozların ilişkili olduğunu düşünmeye başladıktan sonra, çocukluk travmalarının -özellikle edilgen olarak yaşanan cinsel bir tecrübenin- histerinin oluşmasında önemli olduğunu düşünmüştür. İlk defa Fliess’e mektubunda, erojen bölgeler kuramını ortaya atar.  Bu kuram bağlamında çocukların gelişimleri sırasında, değişik bölgelerden haz aldıklarını belirtir. Bu bölgelerin ise sırasıyla ağız, anüs ve genital bölgeler olduğunu dile getirir. Bu çerçevede oral yaşantı ve histeri arasındaki ilişkiyi belirlemiştir. Bu görüş bağlamında psikonevrozların altında yatan sebeplerin sadece edilgen olarak yaşanan cinsel bir travma değil, otoerotik zevk ve etken cinsel eylemler olduğunu dile getirmiştir.

1887 ve 1889 yılları arasında Rüyaların Yorumu (1900) adlı kitabını yazarken, histerik semptomların temelinde yatan fantezilerin önemi üzerinde durmaya başlar. Freud, bu dönemde Fliess’ın benimsediği biseksüalite kavramına -yani her iki cinsin de diğer cinsin özelliklerini taşıdığı ve hiçbir cinsin bağımsız ve saf olarak var olamayacağı tezine- yakınlık duyar. Freud, bu dönemde kadınların homoseksüel deneyimlerinden ve klitoral mastürbasyonlarından rahatlıkla söz ettiklerini gözlemleyerek şaşırır, çünkü Freud klitorisi etken olmasından dolayı erkeksi bir organ olarak tanımlıyor ve kadınların erilliklerini bastırmadıklarını düşünüyordu. Ayrıca bu dönemde libidonun ve arzunun eril olduğu tezini ortaya atar.

1897 yılında yine Fliess’e mektuplarında ilk defa Oedipus kompleksinden bahseder. Oedipus kompleksinin bu ilk şeklinde Freud, her iki cinsin de karşı cinsten ebeveyne aşık olduğunu ve aynı cinsten ebeveyne karşı düşmanlık beslediğini dile getirir. Freud için bu dönemde, kız çocuğunun babaya karşı duyduğu aşk halen bir sorun teşkil etmektedir. Freud, aktif  klitoral -yani eril- bir cinselliği olan kız çocuğunun babaya olan aşkını açıklayamamaktadır.

Freud bu dönemde baştan çıkarılma kuramını terk etmeye başlar. Bunun yerine doğuştan itibaren cinsel olan çocukların fantazi ve rüyalarının bastırılmış arzularını gerçekleştirici işlevinden bahsetmeye başlar. Bu dönemde biseksüalite kuramından -yani erillikten bağımsız bir dişilik ya da dişilikten bağımsız bir erillik olmadığı tezinden- kesinlikle emin olmuştur.

Freud’un 1905’te kaleme aldığı “Dora” vakası[30], Freud’un histeri üzerine yazdığı en kapsamlı vakadır. Bu vaka sayesinde aktarım kavramını geliştirir. Freud, aktarımı analizde bilince çıkarılan dürtü ve fantazilerin analiste aktarılarak, analiz ortamında tekrar üretilmesi olarak tanımlayarak, analizin aktarımı da inceleyen bir süreç olması gerektiğine karar vermiştir.

Freud Oedipus kompleksini nevrozların kökenine kesin olarak yerleştirerek, genel kuramını  patoloji dışındaki alanları da kapsayacak şekilde genişletir. 1901 yılında Günlük Hayatın Psikopatolojisi[31]ni, 1905 yılında Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkilerini[32] yazar. Freud bu dönemde, dil ve kalem sürçmelerinin nevrotik semptomlarla ilişkisini kurar. Freud psikopatoloji ve normallik arasındaki süreklilik ilişkisini kuramlaştırarak 1905 yılında “Cinsellik Üzerine Üç Deneme”yi yazar. Freud bu makalesinde her nevrozun kökeninde -görüngü ne olursa olsun- organizmanın cinsel süreçleriyle ilgili bir bozukluk olduğunu belirtir.

1905 ve 1924 Yılları Arasındaki Dönem

“Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” (1905)

“Cinsellik Üzerine Üç Deneme”, Freud’un kadın cinselliği üzerine tartışmalarının belkemiğini oluşturur. İlk defa 1905’te yayımlanan makale, Freudçu kuram içindeki gelişme ve değişmeleri yansıtacak biçimde 1910, 1915, 1920 ve 1924’te tekrar yayımlanır. Özellikle 1915 ve 1920’de yayımlanan makaleler Freudçu teori içinde kökten değişiklikler olan narsisizm kavramının oluşturulması ve dürtü kuramındaki değişimleri yansıtacak biçimde kaleme alınmıştır. Freud, 1925, 1931 ve 1933’te kadın cinselliği üzerine kaleme aldığı bağımsız makalelerinin sonuçlarını “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”ye eklememiştir. Bu çerçeveden bakıldığında “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” 1905’ten 1924’e kadar uzanan bir süreçte şekillenmiştir.

Freud, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”ye cinsellik dürtüsünü tanımlayarak başlar. “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” cinselliğin ergenlikle başladığı yaygın kanısını ve cinsel amaç ve cinsel nesne arasında var olduğu düşünülen bire bir ilişkiyi sorgular. İnsan cinselliğini biseksüel temellerde tanımlayan Freud, cinselliği insan yavrusunun doğumuyla başlayan bir olgu olarak tanımlar. İnsanın biseksüel doğasına gönderme yaparak, cinsel amaç ile cinsel nesne arasında a priori bir bağlantı olmadığını, yani heteroseksüalitenin sanıldığı gibi doğal olmadığını ve psikanalitik araştırmayı gerektirdiğini savunur.

Freud, çocuksu cinselliği tarih öncesine dönüştüren ve bir sis perdesi ardında gizleyen çocuksu amneziyi tanımladıktan sonra, çocuk cinselliğinin gelişimini tanımlar. Organik ve kalıtımsal olarak belirlenmiş olduğunu savunduğu gizlilik (latency) dönemiyle kesintiye uğrayan çocuksu cinsellik enerjisinin, gizlilik döneminde cinsel amaçlarından arınarak, farklı amaçlar adına kullanıldığını savunur.

Çocuksu cinselliğin görüngülerinin izinde, çocuksu cinselliğin ilk aşamasını otoerotik, yani dış dünyadaki nesnelere yönelmemiş bir aşama olarak tanımlar. Bu dönemde kendini koruma dürtüsünden -örneğin beslenmeden – bağımsız var olmayan cinsellik dürtüsü zaman içinde kendini koruma dürtüsünden ayrışarak, bağımsızlaşır.

Freud, bu çerçevede erojen bölgeler kuramını dile getirir. Erojen bölgeler hazzın vücutla ilişkilendirildiği bölgelerdir. Genital bölgelerin hakimiyetinin kurulmadığı dönemi genital öncesi (pregenital) olarak tanımlar. Genital öncesi dönemlerden ilki oral ya da Freud’un diğer deyişiyle kanibalistik dönemdir. Bu dönemi sadistik anal dönem izler. Freud normal gelişimi, genital öncesi dönemin hakimiyetini, üreme işlevini içeren genital cinselliğe bırakması olarak tanımlar. Freud, erojen bölgeler kuramı aracılığıyla, insan yavrusunu doğuştan cinsel bir varlık olarak tanımlar. Cinsel enerji yani libido doğumdan itibaren insan yavrusunun değişik bölümlerinde yoğunlaşır.

Freud, genital öncesi cinselliğin aynı zamanda tamamlayıcı dürtüler (component instincts) adını verdiği dürtüler tarafından yönlendirildiğini savunur. Freud’un erojen cinsellikten bağımsız olduğunu düşündüğü bu dürtüler; bakma (scocopholia), teşhircilik (exhibitionism) ve sadizmdir.

Freud, çocukların cinsellikle ilgili ilk merak ettikleri olgunun insan yavrusunun nasıl dünyaya geldiği olduğunu savunur, çünkü cinsler arasındaki fark çocuklar tarafından bir sorunsal olarak algılanmamaktadır. Çocuklar iki ayrı cinsin varlığının ayırdında değildir. Freud’a göre “erkek çocuk için sahip olduğu cinsel organın bildiği herkese atfedilmesi doğaldır. ”[33]

Freud, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”(1905)de iğdiş edilme karmaşası ve penis kıskançlığından söz eder ve erkek çocuğunun herkesin kendisininki gibi bir cinsel organa sahip olmadığını kavramasının zorluklarını dile getirir. Erkek çocuk bütün gözlemlerine rağmen sahiplendiği bu kuramını ancak ciddi iç çatışmalar sonunda terk eder. Freud, bu iç çatışmayı iğdiş edilme karmaşası olarak adlandırır ve erkeklerin sapkın cinsel seçimlerinde büyük bir etkisi olduğunu savunur. Freud, 1920’de “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”ye (1905) eklediği dipnotta iğdiş edilme karmaşasının kadınlar için de geçerli olan bir olgu olduğunu savunur. Freud’a göre “hem kız, hem de erkek çocuklar, ilk başta kadınların da erkekler gibi bir penise sahip olduklarını ama bunu iğdiş edilerek kaybettikleri kuramını geliştirirler.”[34] Freud, erkeklerin kadınları daha aşağı varlıklar olarak algılamalarının kökenini, kadınların iğdiş edilmişliklerine bağlar. Kız çocuğu ise erkek cinsel organını görür görmez kıskanmaktadır. Freud, bu kıskançlığın, erkek olmaya duyulan imrenmeyle kendini ortaya koyduğunu savunur.

Freud, çocukların doğumla ilgili kurgularını da tespit eder. Vajinanın farkında olmayan çocuklar, insan yavrusunun dışkının atıldığı anüsten dünyaya geldiğini düşünür. Freud, erkek ve kadın cinsleri arasındaki belirgin farkların ergenlikle beraber ortaya çıktığını ve ergenliğe kadar iki cins arasında bir fark olmadığını iddia eder. Freud’a göre “cinselliğin otoerotik ve mastürbasyon görüngüleri incelendiğinde, kız çocuklarının cinselliğinin tamamen erkeksi bir yapıda olduğunu savunabiliriz.”[35]

Freud, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” (1905)de, libido kavramını “cinsel heyecan alanında baş gösteren süreçlerin ve dönüşümlerin ölçüsü olarak kullanılabilen ve nicel anlamda değişen bir güç olarak”[36] tanımlar. Kuramının son dönemlerine kadar değiştirmediği libido’nun eril olduğu görüşünü de bu aşamada ortaya atar. Libido nesnesi kadın da olsa, erkek de olsa, kadında da ortaya çıksa, erkekte de ortaya çıksa erildir.

Freud kız çocuğunun öncü erojen bölgesinin erkeğin penisinin ucundaki bölgeye karşılık gelen klitoris olduğunu savunur. Kız çocuğunun kadınlığa geçişi ancak erkeksi cinselliğin bastırılması ile mümkündür. Erkeklerde libidonun artışına yol açan ergenlik, kız çocuğunda erkeksi cinselliğin bastırılmasıyla kendini gösterir. Freud kadınlığa geçişin çocuklukta etken olan klitorisin terk edilmesine bağlı olduğunu savunur. Bu ise zorlu bir süreçtir. Freud’a göre “bu aktarımın gerçekleşebilmesi için birçok durumda genç kadının duyarsız olduğu bir zaman aralığının geçmesi gerekir. Klitoral bölgenin uyarılabilirliğinden vazgeçmeyi reddetmesi halinde bu duyarsızlık kalıcı olabilir.”[37]

Freud, kız çocuğunun kızlıktan kadınlığa geçişini eril klitorisi terk ederek, vajinaya yönelmesi olarak tanımlar. Çocuksu cinselliğin terk edilmesinin zorluğu ve ergenlikteki bastırma süreci kadınların nevroza ve özellikle de histeriye yatkınlıklarını açıklamaktadır.

Kısaca Freud, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”(1905)de

1.  Her iki cinsin de genital öncesi dönemde vajinanın farkında olmadığını

2.  Kız çocuklarının, erkek çocuklar gibi bir zamanlar bir penise sahip olduklarını ama bu penisi iğdiş edilerek kaybettiklerini düşündüklerini ve doğal olarak erkeğin penisini kıskandıkların

3.  Libidonun eril olduğunu

4.  Ergenlik dönemi öncesinde kız çocuğunun cinselliğinin eril olduğunu

5.  Kız çocuğunun ergenlikle birlikte eril cinselliğini bastırarak kadınsı bir karakter kazandığını, eril bir organ olan klitorisinden vazgeçerek vajinaya yönelmesi gerektiğini

6.  Bu dönüşüm sürecinin zorluğunun, kadınların nevroza ve özellikle histeriye yatkınlığının temellerini açıkladığını öne sürer.

   “Çocukların Cinsel Teorileri Üzerine” (1908)

Freud’un 1915 yılında “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”ye eklediği çocukların cinsel teorileri ile ilgili görüşlerinin kökeni 1908’de yayımlanan “Çocukların Cinsel Teorileri Üzerine” adlı makaleye dayanır. Freud, çocukların cinsellik üzerine tezlerini temelde “Küçük Hans”[38] olarak bilinen vakasına dayandırır.

“Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”(1905)de, Freud, çocukların cinsellikle ilgili kafalarını kurcalayan ilk olgunun, bebeklerin nasıl dünyaya geldiği olduğunu savunur. Freud bu görüşünü 1925’te yayımlananCinslerarası Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” adlı makalesinde değiştirmesine rağmen, bu görüş uzun yıllar boyunca Freudçu kuram içinde baskınlığını korumuştur.

Freud, çocuğun aile içinde yeni bir bebeğin dünyaya gelmesi ve kendisine yönelen ilginin azalmasıyla bebeklerin dünyaya nasıl geldiğini merak etmeye başladığını savunur. Yetişkinlerin analizi aracılığıyla vardığı bu sonucu “Küçük Hans” vakasına gönderme yaparak, babası aracılığıyla analiz ettiği beş yaşındaki bir çocuğun analizinden elde ettiği verilerle de doğruladığını belirtir. Çocukların cinsellikle ilgili ilk merak ettikleri bu olgunun, çocuğun psikoseksüel gereklilikleriyle ilgili olduğunu ve bu doğrultuda da her çocuk için evrensel olduğunu savunur.

Freud, erkeğin psikoseksüel gelişimi için önemli bir öğe olan herkesin kendisi gibi bir penise sahip olduğu fikrinin, cinslerarası farkın bir sorunsal olarak ortaya çıkmasını engellediğini söyler. Erkek çocuk, kızkardeşinin cinsel organını gördüğü halde, gördüğünün bir penis olmadığına inanmak istemez. Gördüğü, ilerde büyüyeceğine inandığı küçük bir penistir sadece.

Freud, anatominin klitorisi, penisin bir karşılığı olarak tanımladığını söyler. Buna paralel bir biçimde, bu dönemde klitoris de gerçek bir penisin işlevlerini yerine getirmektedir. Klitorisin dokunularak heyecanlandırılabilmesinin onu erkeksi / eril kıldığını söyler. Freud’a göre bir kadının oluşabilmesi ergenlik yıllarındaki eril cinselliğinin yani klitoral cinselliğinin bastırılması ile mümkündür.

Freud, kız çocuklarının da, erkek çocuklarının cinsellikle ilgili tezlerini paylaştıklarını savunur:

Kız çocuklarının erkek kardeşlerinin fikrini tamamen paylaştıklarını gözlemlemek kolaydır. Erkeklerin vücutlarının o bölümüne karşı büyük bir ilgi geliştirirler. Ama bu ilgi çok geçmeden bir imrenmenin etkisi altında kalır. Kendilerine haksızlık yapıldığını hissederler. Erkeklerin büyük bir penise sahip oldukları için mümkün olan pozisyonda işemeye çalışırlar. Bir kız çocuğunun “erkek olmak isterdim” dediğinde, arzunun düzeltmeye çalıştığı eksikliğin ne olduğunu bilmekteyiz.[39]

Freud, bebeklerin dünyaya gelme sürecinde, annenin işlevinin, çocuklar tarafından tamamen algılanmadığını savunur. Freud, annelerinin vajinalarının farkında olmayan ve annelerinin de bir penise sahip olduğunu düşünen çocukların doğumun anüsten gerçekleştiğini düşündüklerini belirtir. Erkek çocuklar, doğumun anüsten gerçekleştiğini düşünerek, erkeklerin de kadınlar gibi doğurabildiğini düşünmektedir. Bu ise erkek çocuğunun kadınsı eğilimleri ile ilgili değildir. Bu durum sadece erkek çocukta varolan anal erotizmin göstergelerindendir. (Freud, bu fikrini 1918’de değiştirerek anal erotizm ve kadınsılık arasında varolabilecek ilişkiye dikkati çekmiştir.)

Freud, “Çocukların Cinsel Teorileri Üzerine” (1908) adlı makalesinde

1.  Çocukların cinsellik üzerine tezlerinin evrensel olduğu

2.  Klitorisin, dokunularak heyecanlandırılabildiği ve bu çerçevede penise benzediği için eril olduğu

3.  Kız çocuklarının erkek cinsel organını görür görmez tanıdıkları ve penise karşı büyük bir ilgi duydukları; kısa zamanda kıskançlığa dönüşen bu ilginin erkekler gibi işemeyi istemekle ve erkek olmaya duyulan özlemlerle kendini gösterdiği

4.  Her iki cinsin de annenin doğumdaki işlevinin tam olarak farkında olmadığı ve anneyi bir penise sahip olarak kurgulayarak, doğumun anüsten gerçekleştiğine inandıkları yani, annenin bir penise sahip olmadığının ayırdında olmadıkları sonuçlarına varmıştır.

     “Anal Erotizmde Örneklendiği Biçimiyle Dürtünün Dönüşümleri” (1917)

Freud, 1917’de yayımladığı “Anal Erotizmde Örneklendiği Biçimiyle Dürtünün Dönüşümleri” adlı makalesinde, çocukluk yıllarında ortaya çıkan penis kıskançlığının yetişkin kadın cinselliğini nasıl şekillendirdiğini anlatır. Freud, kadının bilinçdışında dışkı, penis ve bebeğin denk temsiller olarak var olduğunu savunur.

Freud’a göre analizde penis kıskançlığını dolaysız olarak dile getirmeyen bir kadın, bir bebek sahibi olma arzusu dolayımıyla penise olan özlemini dile getirebilmektedir. Bu makale, 1925’te yayımlanan “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” makalesinde daha geniş kapsamlı olarak incelenen penis kıskançlığının dönüşmüş görüngülerine bir giriş niteliğindedir.

Freud, bilinçdışında dışkı, bebek ve penisin birbirlerine denk olarak ele alındıklarını ve rahatlıkla birbirlerine ikame edilebileceklerini savunur.

Freud’a göre:

Bu ilişki en kolay bebek ve penis arasında gözlemlenebilir…Kadınların nevrozu derinlemesine incelendiğinde, bir erkek gibi penise sahip olma arzusuyla…karşılaşırız. Bu arzuya penis kıskançlığı diyoruz ve iğdiş edilme  kompleksine dahil ediyoruz…Diğer kadınlardaysa, penise duyulan arzunun kanıtlarını bulamayız; bu arzu bir bebeğe sahip olma arzusuyla ikame edilmiştir. Bu arzunun karmaşa yaratması nevrozun ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu kadınlar, sanki, doğanın kadınlara bebekleri onlardan esirgenen penisi ikame etmesi için verdiğinin farkına varmış gibidirler (ama bu itici bir güç olarak hareket etmiş olamaz). Diğer kadınların çocukluklarında ise her iki arzunun da var olduğunu ama birinin diğerinin yerini aldığını görürüz. İlk önce erkek gibi bir penise sahip olmak isterler, daha sonraki bir aşamada ama halen çocuksu bir şekilde, bebeğe duyulan arzu ortaya çıkar. [40]

Freud, penise duyulan arzunun,  bebeğe duyulan arzuya dönüştüğünü dile getirir. Bu dönüşüm kadının cinsel işlevini zedeleyecek bir arzunun, kadının cinsel işlevine uygun bir arzuya dönüşmesi sürecidir. Freud, kadının, kadınsı narsisistik sevme biçimini ancak böyle aşabileceğini dile getirir. Narsisistik sevgi, bebek sahibi olmaya duyulan arzu aracılığıyla nesne sevgisine dönüşür.

Freud, kadınların ilk cinsel ilişkilerinin ardından içlerine aldıkları penise sahip olma arzularını yansıtan rüyalar gördüklerini, “bu rüyaların arzu nesnesi olarak erkekten penise doğru geçici bir gerilemeyi (regression) belirttiğini”[41] ifade eder. Ancak, erkeğe karşı duyulan heteroseksüel arzuyla bebeğe duyulan arzuyu ilişkilendirmez. Erkeğe duyulan arzunun aslında penise duyulan arzu olduğu konusundaki fikrinde kesindir.

Özetle, Freud, “Anal Erotizmde Örneklendiği Biçimiyle Dürtünün Dönüşümleri”(1917) adlı makalesinde

  1. Kadının rüyalarında kendini gösteren bebek sahibi olmaya yönelik bilinçdışı arzunun aslında penise karşı duyduğu kıskançlığın bir göstergesi olduğu; bebeğin kadının arzuladığı penisi temsil ettiği,
  2. Erkeğe duyulan arzunun bebeğe sahip olmaya duyulan arzudan bağımsız olduğu ve penise sahip olamayan kadının, bu arzusunu penise sahip bir erkeğe sahip olmaya yönelik bir arzuya dönüştürdüğü sonuçlarına vardı.

 “Bekaret Tabusu” (1917)

“Bekaret Tabusu” makalesi Freud’un Sevgi Psikolojisine Katkı adlı serisinin 1917’de yazılmış üçüncü makalesidir.Bekaret Tabusu” makalesi, “Anal Erotizmde Örneklendiği Biçimiyle Dürtünün Dönüşümleri”(1917) adlı makalesinde incelenen penis kıskançlığının, yetişkin cinselliğini şekillendiriş biçimi üzerinde yoğunlaşır.

“Bekaret Tabusu”, Freud’un 1912’de yayımlanan Totem ve Tabu[42] adlı eserinde incelemediği bir tabudur. Bu yüzden bu makaleyi Totem ve Tabu (1912) kitabına ek bir makale olarak kaleme almıştır. Freud’un sosyal antropolojiye ilgisinin arttığı bir dönemde ve kişisel gelişim süreci ve toplumsal gelişim süreci arasında kurduğu paralellik çerçevesinde kaleme alınan bu makale, kadının bekaret tabusunu ataerkil ailenin devamı açısından işlevsel ve kaçınılmaz görür.

Freud, kadının bekaretinin bozulmasını “narsisistik bir yaralanma ve gizil penis arzusunun yenilgisi”[43] olarak algıladığını ve bunun da kadında düşmanca duyguları ortaya çıkardığını savunur.

Bu makalede de kız çocuğunun erkek kardeşinin organı karşısında yaşadığı aşağılanma ve kıskançlığın göstergelerinden bahseder. Narsisistik döneme denk geldiğini düşündüğü penis kıskançlığı, bir penisi arzulamaktan bir bebeği arzulamaya yönelir.

Freud, yeni evli bir kadını analizi sırasında, bekaretini kaybetmesine karşı gösterdiği tepki olarak yorumladığı bir rüyayı inceler. Rüya, kadının, kocasını iğdiş etmek ve penisi kendine saklamak isteğini dile getirmektedir. Freud, rüyanın cinsel ilişkinin uzatılması ya da tekrarlanmasına duyulan arzunun dile getirilmesi biçimindeki masumane yorumunu reddederek, rüyayı penis kıskançlığının ve bu çerçevede kadının erkeğe duyduğu düşmanlığın bir göstergesi olarak yorumlar ve bu düşmanlığın iki cins arasında her zaman var olduğunu ve “ ‘özgürleşmiş’ kadınların mücadelelerinde ve edebi eserlerinde” [44] kendini gösterdiğini savunur.

Kısaca, “Bekaret Tabusu”(1917) adlı makalesinde Freud, bekaretin kaybında kadının yaşadığı duyguları penis kıskançlığı ve bununla bağlantılı olarak erkeğe karşı duyulan düşmanlıkla ilişkilendirir.

 “Çocuksu Cinsel Örgütlenme” (1923)

Freud, 1923’te yazdığı “Çocuksu Cinsel Örgütlenme” adlı makalesinin sonuçlarını, 1924 yılında “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”ye eklemiştir. Freud, bu makalesinde, çocukluktaki cinsel örgütlenmeyi yetişkin cinselliğinden ayıran temel nokta üzerinde durur. Freud, çocuksu cinsel örgütlenmenin temel özelliğinin “her iki cinsin de sadece bir tek cinsel organı, yani erkek cinsel organı dikkate almasından ibaret”[45] olduğunu savunur. “Dolayısıyla söz konusu olan şey cinsel organların değil, fallusun önceliğidir.”[46]

Freud her iki cinse de atfettiği bu sürecin sadece erkek çocuklarının yaşadığı biçimini bildiğimizikız çocuğunda buna karşılık gelen süreçleri”[47] bilmediğimizi savunur. Bu makale, erkek çocuğunun kızların sahip olmadığı penis karşısında yaşadığı inançsızlık, şaşkınlık ve korkunun öyküsünü dile getirir.

Freud, cinselliğin gelişim seyri içinde, genital öncesi anal sadistik dönemde, kadınlık ve erkekliğin var olmadığını savunur. Sadistik anal dönemi izleyen fallik dönem ise sadece tek bir cinsel organ tanımaktadır. O da erkek cinsel organıdır. Freud’a göre “artık hakkında bilgi sahibi olduğumuz bir sonraki cinsel örgütlenme evresinde erkeklik vardır, ama hala dişilik söz konusu değildir. Buradaki antitez erkek olma ile iğdiş edilmiş olma arasındadır.”[48] Freud, dişiliğin oluşmasını ergenlik dönemine taşır. “Ancak ergenlik döneminde gelişme doruğuna ulaşınca cinsel kutuplaşma”[49] oluşur ve erkeklik ve kadınlık iki ayrı cins kategorisi olarak ortaya çıkar.

Freud’a göre “erkeklik, özne, aktiflik ve penise sahip olma etkenlerini kendinde toplarken, kadınlık da nesne ve pasiflik etkenlerini kendinde toplar…vajina artık penis için sığınılacak bir yer olarak değer kazanır; rahmin mirasına girer.[50]

Özetle, Freud, “Çocuksu Cinsel Örgütlenme” (1923) adlı makalesinde aşağıdaki sonuçlara varmıştır:

1.  Anal sadistik evreyi izleyen fallik dönemin sadece bir tek cinsel organ tanıdığını, bu organın da fallus olduğunu savunur. Yani, fallik dönemde sadece bir tek cins tanınmaktadır. O da erkek cinsidir.

2.  Cinsel kutuplaşmanın, yani erkek ve kadın cinslerinin oluşması ergenlik dönemine taşınır. Yani kadınlık, ergenlikte ortaya çıkan bir cinsiyet kategorisidir.

3. Freud, erkeklik ve kadınlığın özelliklerini tanımlar. Erkekliği özne olma, aktiflik ve bir penise sahip olma ile özdeş görürken, vajinayı penis merkezli bir tanımla penis için bir sığınak olarak tanımlar.

1924 Yılından Sonraki Dönem

“Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” (1924)

Freud, kız ve erkek çocuklarının cinsel gelişim süreçlerindeki farklılıkları ilk defa “Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” adlı makalesinde dile getirir. 1923’te yayımlanan “Ben ve İd”[51]* Makalesinin III. Bölümü  Ben ve Üst-benin geliştirilmiş hali olan bu makale, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları”(1925) makalesinde daha ayrıntılı olarak incelenecek olan olguların tohumlarını da taşır.

Freud, bu makalesinde, Oedipus kompleksinin çocuğun kaçınılmaz hayal kırıklıkları ile şekillenen ve ontojenik (bireyin gelişimine dair) olarak kaçınılmaz olan çözülüşünün tarihçesini yazar.

Freud, erkeklik cinsel organı dışında bir organ tanımayan fallik evreye denk gelen Oedipus kompleksinin bastırılarak gizlilik evresinin sis perdesinin arkasına gömüldüğünü dile getirir. Freud “fallik cinsel örgütlenmenin yıkımını yaratan şey iğdiş tehtididir”[52]  diyerek Oedipus kompleksinin çözülüşünü iğdiş tehdidine bağlar. Öncülünü memeden kesilme ve dışkıdan ayrılışta bulan iğdiş edilme tehdidinin kabulü zorlu ve yavaş bir süreçtir.

Freud’a göre:

Sonunda inançsızlığını kıran şey kadın cinsel organını görmesidir. Penise sahip olmakla o kadar gururlanan çocuk, küçük bir kızın cinsel organlarını er ya da geç görecek ve kendine o kadar benzeyen bir canlıda penisin bulunmadığına inanmaktan kendini alamayacaktır. Böylece kendi penisinin yok oluşunu hayal edebilecek ve iğdiş tehdidi gecikmeli etkisini gösterecektir.[53]

Freud, bu dönemde çocuğun cinsel hayatının mastürbasyonun çok ötesinde olduğunu ve ebeveynlerine karşı Oedipusa ait bir yakınlığı içerdiğini savunur. Freud, Oedipus kompleksinin etken ve edilgen ikili doyumundan sözeder. Oedipus kompleksinin aktif doyum arayışı erkeksidir ve anneyi arzu nesnesi olarak görerek, babayı bir engel olarak algılar. Edilgen doyum arayışı ise çocuğun annesinin yerini alarak babayı arzu nesnesi haline getirmesidir. Bu süreçte anne gereksiz hale gelir.

Freud’a göre:

Oedipus kompleksi alanında sevgide doyum bulmanın bedeli çocuğun penisini kaybetmesi ise, vücudunun o kısmına duyduğu  narsisistik ilgi  ile ebeveyn nesnelerin libidoya ait yükü arasında mutlaka bir çatışma ortaya çıkacaktır. Bu çatışmada normalde bunlardan ilki galip gelir: çocuğun egosu Oedipus kompleksinden uzaklaşır.[54]

Freud, bu makalesinde “Ben ve İd”(1923)de ayrıntılı olarak dile getirdiği nesne yüklerinin terkediliş ve özdeşleşme süreçlerini dile getirir. Bu süreç ebeveynlerin otoritesinin ego’ya yansıtılarak üst-ben’in babanın katılığını üstlenerek, ensest yasağını kalıcılaştırarak oluşması sürecidir. Bu dönemin libidoya ait eğilimleri cinsellikten arındırılarak, yüceltilir. Freud, Oedipus kompleksinden uzaklaşmayı bastırmanın ötesinde bir yıkım olarak nitelendirir. Freud, bu yıkımın gerçekleşmesinin patojenik sonuçlarda kendini gösterdiğini savunur. Freuda göre “analitik gözlemler fallik örgütlenme, Oedipus kompleksi, iğdiş tehdidi üst-ben oluşumu ve gizlilik evresi arasındaki bu bağlantıyı görmemizi ya da tahmin etmemizi mümkün kılar” [55]

Freud, yukarıda betimlenen sürecin sadece erkek çocuklarına ilişkin olduğunu belirterek, kız çocukları için geçerli olan benzer süreci incelemeye yönelir.

Freud’a göre:

Kadın cinsi de bir Oedipus kompleksi, üst-ben ve gizlilik evresi geçirir. Burada da fallik bir örgütlenme ve iğdiş edilme kompleksinin olduğunu düşünebilir miyiz? Buna cevabımız evet olacaktır; ancak bunlar erkek çocuktakiyle aynı olamaz. Burada feministlerin cinsler için eşit hak talepleri bizi pek ileriye götürmez; çünkü morfolojik fark, ruhsal gelişmedeki farklılıklarda mutlaka dile gelecektir. Napoleon’un bir sözünü değiştirerek söyleyecek olursak, “Anatomi yazgıdır.” Başlangıçta kız çocuğunun klitorisi de bir penis gibi davranır; ama karşı cinsten oyun arkadaşınınkiyle kıyasladığı zaman kendisininkinin “çok kısa” olduğunu farkeder. Ve bunu kendine yapılan bir kötülük olarak görür ve aşağılığının gerekçesi olarak değerlendirir. Bir süre için büyüdüğü zaman  onunkinin de irileşip, oğlanınki kadar büyük olacağı beklentisi ile kendini teselli eder. Burada kadınların erkeklik kompleksi devreye girer. Ancak kız çocuğu penisten yoksun oluşunu cinsiyetinin bir özelliği olarak görmez; bunu, önceki bir tarihte aynı büyüklükte bir organa sahip olduğu, ama iğdiş nedeniyle kaybettiği şeklinde açıklar. Öyle gözüküyor ki bu çıkarsamayı diğer erişkin kadınlara genellemez, onlar iri ve eksiksiz organlara -yani ergenlik organına- sahiplermiş gibi değerlendirir. Dolayısıyla temel fark, kızların iğdişi olmuş bitmiş bir gerçek olarak kabullenmeleri; buna karşılık oğlanların bunun olmasından korkmalarıdır.[56]

Freud, kız çocuğunun Oedipus kompleksinin erkek çocuğunkinden daha basit olduğunu düşünür. Kız çocuğu annenin yerini alarak, babanın karşısında kadınsı bir tavır benimsemektedir. Bu süreçte penise duyulan arzu bebeğe duyulan arzuya dönüşür. Freud, Oedipus kompleksinin babadan bir armağan  olarak bir  bebek sahibi olma arzusuyla doruğa ulaştığını iddia eder. Freud’a göre, bu arzunun hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olması  Oedipus kompleksinden yavaş yavaş vazgeçildiği izlenimini vermektedir. Penise ve çocuğa sahip olma arzuları kadınının daha sonraki cinsel rolüne hazırlanmasının bir aracıdır.

Freud’a göre “penisin yetersiz gelişimi ile ilişkilendirebileceğimiz cinsel içgüdüdeki sadistik katkının nispeten  daha zayıf olması, doğrudan cinsel eğilimlerin amacı engellenmiş sevecenlik dürtülerine dönüştürülmesini kolaylaştırır.” [57]

Özetle, Freud, “Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” (1924) makalesinde;

  1. “Anatomi  yazgıdır.” söylemi ile morfolojik farkın kaçınılmaz ruhsal sonuçları olduğunu dile getirerek, kız çocuklarının iğdiş edilme karmaşasını tanımlar.
  2. İğdiş edilme karmaşasıyla ilişkilendirerek, erkek çocuğununkinden farklı olarak kız çocuğunun Oedipusa ait öyküsünü şekillendirir. Kız çocuğunun Oedipusa ait öyküsünü erkek çocuğunkinden daha basit olarak tanımlayan Freud, kız çocuğunun annesinin yerini alarak, babasına karşı kadınsı bir tavır takındığını savunur.
  3.  Kız çocuğu için Oedipus kompleksinin doruk noktasına babadan armağan olarak arzulanan bir bebek ile ulaşıldığını savunan Freud, bu arzunun hiçbir zaman gerçekleşmemesinin kız çocuğunun Oedipus kompleksini yavaş yavaş terketmesine yol açtığını savunur.
  4. Kız çocuğunun, az gelişmiş penis olarak algıladığı cinsel organı ile ilişkilendirdiği ve erkekle karşılaştırdığında görece az olduğunu düşündüğü sadistik enerjisinin bastırılarak sevecenliğe dönüşmeye daha yatkın olduğunu savunur.

“Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” (1925)

Freud, kuramının ilk dönemlerinden itibaren kadınların cinsel yaşamı ve gelişimi ile ilgili görüşlerini erkeklerle ilgili malzemelerden yola çıkarak şekillendirdiğini belirtir. Kadınların yaşamını karanlık bir kıtaya dönüştüren bu yöntem Freud’un kadın psikolojisini, erkeğinkine benzer olarak varsaymasına yol açar.

Freud’un kız ve erkek çocuklarının gelişimleri arasında varolan farkın ayırdına varmasının tarihi, hastalığın özünün psikanalitik kurama ters düşecek şekilde anneyle ilişkide yattığı 1915’teki “Kadın Paranoyası” vakasına[58] dayanır. Bu vakayı benzer özellikler taşıyan 1920’deki “Kadın Eşcinselliği” vakası[59] izler.

“Bu ikisi arasında neredeyse tamamen kızların çocukluk cinsel gelişimleriyle ilgili olan dövülme fantezileri incelemesi vardır.”[60]

Freud, bu süreç içinde iki cinsin gelişim sürecinin benzer biçimde kuramlaştırılmasından hoşnutsuzluk duymaya başlar. Cinsler arasındaki farkın dile getirilmesi açısından, “Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” (1924) adlı makale  “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” (1925) makalesinin öncülü durumundadır. Freud, bu makalede kadın cinselliği üzerine daha önce üretmiş olduğu tezlerini bir araya getirir. Bu makale, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” (1905)de dile getirilen çocuğun ilk cinsel nesnesini oluşturan annenin memesinin her türlü sevgi nesnesinin prototipini oluşturduğu görüşüne bir geri dönüştür. Kız çocuğunun normal / olumlu Oedipus kompleksine ulaşmadan önce yaşadığı olumsuz Oedipus kompleksinin tarihi bu çerçevede açıklanır.

Freud, “çocukların cinsel yaşamının aldığı en eski ruhsal yapıları incelerken, incelememizin konusu olarak erkek çocuğunu ele alma alışkanlığını edinmiştik” [61] diye başladığı değerlendirmelerini erkek çocuğunun Oedipus kompleksinin tarihçesini özetleyerek sürdürür. Freud, erkek çocuğunun emzirilme döneminde, henüz fallik olmasa da libido ile yüklediği anneyi, Oedipusa ait dönemde de bir arzu nesnesi olarak koruduğunu ve babayı bir rakip olarak gördüğünü savunur.

Freud, erkek çocuğunun Oedipus kompleksininin tarih öncesinde babayla, anne için rekabeti içermeyen bir özdeşleşme süreci yaşadığını dile getirir. Freud şöyle sorar: “Kızlarda Oedipus kompleksi oğlanlardakine ilave bir sorun daha yaratır. Her ikisinin de ilk nesne annedir; ve oğlanların Oedipus kompleksinde bu nesneyi koruması şaşırtıcı değildir. Peki ya kızlar bundan nasıl vazgeçiyor ve nesne olarak babayı seçiyor?”[62]  Freud, bu sorusu çerçevesinde kızların Oedipusa ait ilişkilerinin tarih öncesine ışık tutacak sonuçları değerlendirmeye başlar ve bu makalesinde “Oedipus kompleksinin uzun bir tarih öncesi”[63] olduğunu dile getirir.

Freud iki cinsin davranışları arasındaki tezatlığa dikkat çekerek erkek çocuğunun, kız çocuğunun cinsel organı karşısında yaşadığı kararsızlık, ilgisizlik, inkar ya da beklentileri doğrultusundaki çarpıtmanın ancak iğdiş tehdidi ile beraber “bir duygu fırtınası”[64]na dönüştüğünü dile getirir.

Freud’a göre  “bu koşullar, birleşimi sabit hale gelebilen ve bu durumda diğer etkenlerle birlikte veya bunlarla ilişkili olarak oğlanın kadınlarla ilişkilerini kalıcı bir şekilde belirleyen iki tepkiye yol açar: sakat yaratık (iğdiş edilmiş kadın) karşısında duyulan korku veya mağrur bir aşağılama.”[65]

Freud, bu makalesinde daha önce  ortaya atmış olduğu çocukların cinsel uyanışlarının ilk ortaya çıkışını bebeklerin nereden dünyaya geldikleri sorusu ile ilişkilendiren görüşünü kız çocukları için değiştirerek, kız çocuklarının cinsel uyanışının başlangıcında cinslerarası farka duyulan merakın yeraldığını savunur.

Freud, “küçük kız farklı davranır. Değerlendirmesi ve kararı bir anda ortaya çıkar. Onu görmüştür, kendinde olmadığını bilir ve ona sahip olmayı ister”[66] diyerek kız çocuğunun penis kıskançlığının dile getirir.

Freud’a göre:

Bu noktada kadının erkeklik kompleksi dediğimiz şeyin dönüm noktası başlar. Bu,  yeterince çabuk aşılamaması halinde kadınlığa giden düzenli gelişim yolunda büyük zorluklar yaratabilir. Herşeye rağmen bir gün bir penise sahip olma ve böylece erkek olma umudu  çok ileri yaşlara kadar devam edebilir ve tuhaf, başka türlü açıklanamayan eylemlerin güdü gücü olabilir. Ya da inkar demeyi tercih ettiğim bir süreç devreye girebilir; bu, çocukların ruhsal yaşamında ender veya çok tehlikeli olmayan, ancak erişkin yaşamında psikozun başlangıcı anlamına gelen bir süreçtir. Bu yolla kız çocuğu iğdiş edildiğini kabullenmeyi reddebilir; bir penise sahip olduğu inancına sarılabilir ve sonunda erkek gibi davranmaya zorlanır.[67]

Freud, penise imrenmenin çeşitli ve geniş kapsamlı sonuçlarını kaleme aldığı bu makalesinde kadının narsisizmine aldığı bu yaranın farkına varmasının, onda yara izi gibi bir aşağılık duygusunu geliştirdiğini savunur.

Freud’a göre:

Penisten yoksunluğu kendisine verilen bir ceza olarak açıklama yönündeki ilk girişiminin ötesinde geçip de bu cinsel özelliğin evrensel olduğunu kavradığı zaman, böylesine önemli bir açıdan aşağı olan bir cinse karşı erkeklerin duyduğu aşağılamayı paylaşmaya başlar ve en azından bu kanıyı taşıma açısından erkek gibi olmakta ısrar eder.[68]

Freud penise imrenmenin, asıl nesnesini bıraktığında bile varlığını koruduğuna dikkat çekerek, bu imrenmenin yer değiştirerek kendini kıskançlık kişilik özelliğinde ifade ettiğini savunur. Freud, sadece kadın cinsi ile özdeş görmediğini belirttiği kıskançlığın, yine de kadınların ruhsal hayatında daha büyük bir rolünün olduğunu belirtir.

Penise imrenmenin diğer bir görüngüsünün de kız çocuğunun anneye olan sevecenliğindeki azalma olarak yorumlayan Freud kız çocuklarının sahip olmadıkları penisten dolayı kendilerini “dünyaya öylesine yetersiz bir donanımla getiren”[69] anneyi sorumlu tuttuklarını savunur.

Freud “penise imrenmenin, ya da klitorisin aşağılığının keşfedilmesinin şaşırtıcı ve kuşkusuz diğerlerinden daha önemli bir başka sonucu”[70]nun da olduğunu düşünür. Freud, kadınların haz verici klitoral mastürbasyondan vazgeçmesini şöyle açıklar: “Bu, penise imrenmeye bağlı olan narsisistik küçük düşmüş olma duygusundan, herşey bir yana bunun oğlanlarla rekabet edemeyeceği bir nokta olduğunu, dolayısıyla bunu yapma fikrinden vazgeçmesinin daha doğru olduğunu hatırlatan şeyden başka bir şey değildir.”[71]

Bu çerçevede, kızların cinsler arasındaki anatomik farkı algılamaları, onları erkeklikten ve eril klitoral mastürbasyondan uzaklaşarak “kadınlığın  gelişimine yol açan yeni bir çizgiye girmeye zorlar.”[72]

Bu aşamadan sonra kız çocuğunun libidosu penis-çocuk eşitlemesi çizgisinde yeni bir konum kazanır. Penisten vazgeçiş ve çocuk sahibi olmaya duyulan arzuyla şekillenen bu yeni konum aracılığıyla kız çocuğunun yeni sevgi nesnesi baba olur. Bu süreçte annesini kıskanmaya başlayan kız çocuk artık “küçük kız çocuğuna dönüşmüştür.”[73]

Freud, kız çocuklarında iğdiş kompleksinin Oedipus kompleksinden önce yaşandığını dile getirir. Bu iki kompleksin ilişkileri bağlamında yaşanan süreci şöyle özetler: “Oğlanlarda Oedipus kompleksinin iğdiş kompleksi tarafından yıkılmasına karşılık, kızlarda Oedipus kompleksini mümkün kılan şey iğdiş kompleksidir.”[74]

Freud, Oedipus kompleksinin erkek çocuklarında iğdiş edilme tehdidi ile paramparça olduğunu, libidoya ait yüklerini terkederek, cinsellikten arınarak, kısmen yüceltilerek üst-benin çekirdeğini oluşturduğunu dile getirir.

Freud’a göre “penis, (Ferenczi’yi (1924) izleyecek olursak) olağandışı yüksek narsisistik yükünü türlerin çoğalması açısından  taşıdığı organik önemine borçlu olduğu için, Oedipus kompleksinin yıkımı (ensestin terkedilmesi ile vicdan ve ahlakın oluşması), ırkın birey üzerindeki zaferi olarak nitelendirilebilir.”[75]

Freud, bu doğrultuda kız çocuklarının iğdiş edilme karmaşasıyla girdikleri Oedipusa ait süreci yavaş yavaş terkedebileceklerini ya da bastırabileceklerini savunur.

Freud bu aşamada kadın ve erkek üst-benleri arasındaki farkı dile getirir:

Telaffuz etmekte tereddüt etsem de, kadınlarda ahlaki anlamda normallik düzeyinin erkeklerinkinden faklı olduğu kanısından kaçamam. Kadınların üst-benleri hiçbir zaman erkeklerden beklediğimiz kadar katı, nesnel ve duygusal kaynaklarından bağımsız değildir. Her çağın eleştirmenlerinin kadınlarda olduğunu söylediği kişilik özellikleri -adalet duygusunun erkeklerinkinden daha zayıf, yaşamın büyük zorunluluklarına boyun eğmeye daha az hazır oldukları, yargılarında sevgi ve nefret duygularından daha çok etkilendikleri- yukarıda tanımladığımız üst-ben oluşumlarında rahatça açıklanabilir. Bizi iki cinsi konum ve değer itibariyle tamamen eşit görmeye zorlayan feministlerin inkarlarının bizi bu sonuçlardan saptırmasına göz yummamalıyız; ama elbette erkeklerin büyük çoğunluğunun da erkeklik idealinin çok gerisinde kaldığını ve çift cinsiyetli mizaçlarının ve çapraz kalıtımın bir sonucu olarak bütün bireylerin hem erkeksi, hem kadınsı özellikleri kendinde topladığını, dolayısıyla saf erkeklik ve kadınlığın içeriği belirsiz kuramsal yorumlar olmanın ötesine geçemediğini de kabul etmeye hazırız.[76]

Özetle, Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları”(1925) adlı makalesinde

  1.  Kız çocuğunun cinselliğini uyandıran ilk merak olgusunun cinsler arasındaki farklar olduğu ve cinsler arasındaki anatomik farkın ayırdına varan kız çocuğunun kaçınılmaz olarak “yara izi gibi aşağılık duygusu” geliştirdiği, cinsler arasındaki anatomik farkı reddederek erkeklik kompleksine saplanan kadının ise onu psikoza kadar sürükleyecek bir sürece girdiği
  2. Cinsler arasındaki anatomik farkın ayırdına vararak penise imrenen kız çocuğunun başta kıskançlık, diğer yanda bu durumdan anneyi sorumlu tutarak anneden uzaklaşma ve eril klitoral mastürbasyondan vazgeçme tepkilerini geliştireceği
  3. Kız çocuklarınını iğdiş edilme karmaşası dolayımıyla Oedipus sürecine girdikleri ve penisi arzulamaktan bir bebeği arzulamaya dönüşen süreçte babaya yöneldikleri
  4. Kız ve erkek çocuklarının Oedipusa ait süreçlerindeki farklılıklardan dolayı kadınların üst-benlerinin erkeklerden beklenen oranda “katı, nesnel ve duygusal kökenlerinden bağımsız” olmadığı; dolayısıyla adalet duygularının daha zayıf olduğu sonuçlarına varmıştır.

Kadın Cinselliği (1931)

Freud, bu makalesinde “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” makalesinde dile getirdiği olguları yeniden değerlendirir.

Freud, “Kadın Cinselliği” makalesine kız çocuğunun öncü klitorisinden vazgeçerek vajinasına yönelmesine eşlik eden diğer bir dönüşümden;  başlangıç nesnesi olan anneden babaya yönelen dönüşümden bahsederek başlar. Babalarına güçlü bir bağlılık sergileyen birçok kadının, bu dönemin öncesinde anneye karşı yoğun ve tutkulu bir bağlılık dönemi yaşadığını iddia eden Freud bu dönemin zannettiğimizden daha uzun sürdüğünü öne sürer. Freud’a göre “kadınlardaki Oedipus öncesi evre şu ana dek yüklemediğimiz bir önem kazanmaktadır.”[77] Freud, Oedipus kompleksinin nevrozların çekirdeğini oluşturduğu tezinin evrenselliğini zedelemeden “Oedipus kompleksinin içeriğini çocuğun her iki ebeveynle olan ilişkilerinin tamamını kapsayacak şekilde genişletebileceğini ya da öte yandan kız çocuğunun ancak olumsuz kompleksin kontrolü altında gelişen bir dönemi aştıktan sonra normal olumlu Oedipus durumuna ulaşabildiğini”[78] söyleyerek yeni bulguları hesaba katabildiğini dile getirir.

Freud, kız çocuğunun Oedipus öncesi döneminin keşfini Yunan Uygarlığı’nın arkasında yatan Girit-Miken Uygarlığının keşfine benzetir.

Freud’a göre:

Yeni şeyler olarak dikkatimi çeken iki etkenle başladım: kadının babaya yönelik güçlü bağımlılığının, annesine duyduğu aynı ölçüde güçlü bir bağlılığın mirasından başka bir şey olmadığı ve bu ön evrenin beklenmedik ölçüde uzun sürdüğü. Şimdi bu yeni bulguları kadın cinselliğinin bilinen gelişim tablosuna eklemek için biraz geri gideceğim. Bunu yaparken belli ölçüde tekrar kaçınılmaz olacaktır. Kadınlardaki durumu erkeklerdekiyle karşılaştırmak sorunumuza yardımcı olacaktır.[79]

Freud biseksüel temellerde tanımladığı her iki cinsten sadece kadın cinsinin biseksüel mizacının “çok daha net olarak öne”[80] çıktığını savunur. Freud, bu görüşünü kadının iki cinsel organı olması ile ilişkilendirir. Freud, öz itibariyle yıllarca varolmayan ve muhtemelen ergenliğe kadar duyum yaratmayan dişil vajinanın eril klitorisin hakimiyetine son verdiğini savunur.

Freud, bu çerçevede, kadınların erkeklerin sahip olmadığı iki ayrı organa sahip olduklarını ve bu çerçevede iki ayrı evreden geçtiklerini savunur. Bu doğrultuda, kadının nesne seçiminin tarihi de erkeklerinkinden farklıdır. Kız çocuğunun, eril aşamadaki ilk sevgi nesnesi, erkek çocuğunkine paralel olarak annesidir. Freud’a göre, kız çocuğunun “gelişiminin sonunda sevgi nesnesi olarak babasını – bir erkeği- seçmesi gerekir. Başka bir deyişle kendi cinsindeki değişme, nesnesinin cinsiyetindeki bir değişmeye karşılık gelir.”[81]

Freud, cinsler arasındaki diğer bir farkın Oedipus kompleksi olduğunu belirtir. Erkek çocuğun iğdiş edilme tehdidiyle şekillenen, üst-beninin oluşmasına yol açan Oedipus kompleksinin etkilerinden biri “iğdiş edilmiş yaratıklar olarak değerlendirdikleri kadınlara karşı duydukları küçümseme”[82]dir. Aşırı durumlarda ise, bu durum nesne seçimini engelleyebilmekte ve eşcinselliğe yol açabilmektedir. Freud’a göre “kadında iğdiş kompleksinin sonuçları oldukça farklıdır. İğdiş edildiği gerçeğini ve bununla birlikte erkeğin üstünlüğünü, kendi aşağılığını kabul eder; ama hoş olmayan bu duruma baş kaldırır.”[83]

Freud, bu başkaldırının üç ayrı sonucu olduğunu belirtir:

Bunlardan ilki kadının cinselliğinden tamamen vazgeçmesidir. Kendi eril cinselliğini, erkeğinki ile karşılaştıran kız çocuğu bu karşılaştırmadan ürkerek, tamamen cinsellikten vazgeçer. İkinci olasılık kız çocuğunun eril cinselliğine inatçı bir şekilde sarılarak, bir gün bir penise sahip olacağı umudu ve erkek olma fantazileri ile yaşamasıdır. “Erkeklik kompleksi” olarak adlandırılan bu durum eşcinsel bir nesne seçimi ile de sonlanabilmektedir. Gelişim sadece çok dolambaçlı olan üçüncü yolu izlerse nesne olarak babayı seçmesini ve Oedipus kompleksinden kadınlığa giden yolu bulmasını mümkün kılan nihai normal kadınsı tutumu geliştirebilir. Dolayısıyla kadınlarda Oedipus kompleksi oldukça uzun bir gelişmenin sonucudur. İğdiş kompleksi bu kompleksi yıkmaz yaratır; erkeğin durumunda bu kompleks sahip olduğu yıkıcı etkiye kadında sahip değildir; gerçekten de çoğu kez kadın bu kompleksi hiç yenemez. Bu nedenle onda kompleksin çözülüşünün kültürel sonuçları da daha küçük ve daha önemsizdir. Toplumsal varlıklar olarak kadınların kişilik yapısına damgasını vuran şeyin, Oedipus kompleksleri arasındaki karşılıklı ilişkide yatan bu fark olduğunu söylememiz belki de yanlış olmayacaktır.[84]

Freud, kadınların erkeklerle kurdukları ilişkilerde anneleriyle kurdukları ilişkilerin önemli izlerinin olduğunu savunur. Peki, kız çocuğu ilk sevgi nesnesi olan anneden neden vazgeçmektedir? Freud, bu durumun sınırsız çocukluk sevgisinin uğradığı hayal kırıklıklarıyla olduğu kadar “iğdiş kompleksinin penisi olmayan yaratık üzerindeki”[85] etkisiyle de ilişkilendirir. “Şu veya bu dönemde kendi organik aşağılığını”[86] keşfeden kız çocuğunun kendi kendine keşfettiği ya da dışsal uyarımlar aracılığıyla tanıdığı mastürbasyonu ona yasaklayan annesine karşı duyduğu tepki ve isyan anneden uzaklaşmayı sağlayan etkenlerden biridir.

Freud’a göre:

İğdiş edilmişliği kendi talihsizliği olarak gören kız çocuğu ancak daha sonra bunun kendisi gibi başka çocuklarda da ve en sonunda  bazı erişkinlerde de söz konusu olduğunu kavrar. Bu özelliğin genel doğasını anlamaya başlayınca kadınlık -ve bununla birlikte  kuşkusuz annesi de onun gözünde önemli bir değer kaybına uğrar.[87] Ne olursa olsun, anneye olan bu ilk bağlılık evresinin sonunda ona uygun bir penis vermediği -yani onu bir kadın olark dünyaya getirdiği- gerekçesiyle annesine duyduğu suçlama kızın anneden uzaklaşmasına yönelik en güçlü güdü olarak ortaya çıkar.[88]

Freud’a göre kız çocuğu Oedipus öncesi dönemde anneye karşı hem etken, hem de edilgen bir tavır takınmaktadır.

Kısaca, Freud, “Kadın Cinselliği” (1931) adlı makalesinde:

  1. Kadınlar için Oedipus öncesi dönemin önemini vurgulayarak kız çocuğunun babaya bağlılığının tarih öncesinde annesine yönelik derin bir bağlılığın yattığını dile getirir.
  2. Biseksüel temellerde tanımladığı kadın ve erkek cinsinden, kadınların biseksüaliteye daha yatkın olduğunu belirtir. Bunun da sebebini, kadınların sahip oldukları iki ayrı cinsel organ ve bununla ilişkili olarak yaşadıkları gelişimsel süreç olarak tanımlar. Bu süreç çerçevesinde, “kız çocukları” Oedipusa ait dönemde kız çocukluğuna evrilirken  hem eril klitorislerinden hem de ilk sevgi nesnesi olan annelerinden vazgeçmektedirler. Bu çerçevede babayı bir sevgi nesnesi olarak seçmenin tarihi anneye karşı duyulan eril sevginin tarihidir.
  3. Kız çocuklarının “iğdiş edilmişliklerine” karşı yaşadıkları duygu, erkeğin üstünlüğünün ve kendi “aşağı”lıklarının kabulüdür. Bu durum karşısında kız çocuğunun yaşadığı başkaldırı üç değişik sonuca yolaçabilir:

– kız çocuğunun cinselliğinden tamamen vazgeçmesi

– eşcinsel bir nesne seçimi ile dahi sonlanabilecek bir şekilde eril cinselliğe sarılması

– en zorlu yol olarak babayı nesne olarak seçerek normal kadınsı tutumu geliştirmesi

4.  Kız çocuğunun babayı sevgi nesnesi olarak seçmesine anneden vazgeçişi eşlik eder. Kız çocuğu bu dönemde annesinden, kendisine uygun bir penis vermediği, onu bir kadın olarak dünyaya getirdiği gerekçesiyle uzaklaşır.

 

“Dişilik” (1932)

Bu makale, Freud’un yedinci Yeni Giriş Konferansları’nın beşincisidir. Bu makale, 1925’te yayımlanan “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” adlı makalesinin ve 1931’de yayımlanan “Kadın Cinselliği” makalesinin bir sentezidir.

“Dişilik”(1932) makalesinin son bölümü yetişkin kadın cinselliğine ayrılmıştır. Yeni bir gözlem içermeyen bu bölüm, yetişkin kadın cinselliğini Oedipus öncesi anne-kız ilişkisi ekseninde inceler.

Freud, bu makalede özellikle “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”(1905)de ortaya attığı libidonun etken ve bu doğrultuda da eril olduğu tezini sorgular ama “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”(1905)de tanımladığı libidonun eril olduğu tezine sadık kalır.

Freud, “Dişilik”(1932) makalesinin yeni hiçbir olguyla karşımıza çıkmadığını, sadece gözlemlenen gerçeklerden bahsettiğini belirtir. Freud, tarih boyunca en büyük muamma olduğunu iddia ettiği cinsler arasındaki farkın  anatomik kökenlerine değinir. Her iki cinste de sadece cinsel işlevleri yerine getirmek için varolan cinsel organların büyük bir olasılıkla aynı yapıdan / kökenden geliştiğini savunan Freud, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme”(1905)den beri dile getirdiği her iki cinsin biseksüel olduğu tezini yineler. Freud’a göre “sanki bir birey kadın ya da erkek değildir fakat her zaman ikisidir-sadece birinden diğerine oranla bir nebze daha fazladır.”[89]

Freud, bu çerçevede dişiliği ve erilliği belirleyenin ne olduğunu incelemeye başlar. Dişiliğin ve erilliğin zihinsel olarak neyi temsil ettiği üzerinde dururken, biseksüellik olgusunun zihinsel yaşama aktarılabileceğini savunur. Dişilik ve edilgenliğin; erkeklik ve etkenliğin özdeş tutulmasını sorgular ve eleştirir. Bu denkliğin en sık görüldüğü anatomik alanda dahi dişi cinsin daha etken ve saldırgan olduğu türlerden örnekler verir.

Freud, kadının gelişim modelini incelerken bazı temel beklentiler içinde olduğumuzu savunur. Bunlardan birincisi kadının yapısının (constitution) kendisini dişil işlevlere uyarlamakta zorlanacağıdır. İkincisi ise ergenlik döneminden çok önce, belirleyici dönüm noktalarının yaşanıyor olmasıdır. Dahası, erkeklerin gelişimsel süreci ile karşılaştırıldığında, kız çocuğunun kadınlığa evriminin daha zor ve karmaşık olduğunu savunan Freud, bunun sebebini kız çocuğunun başa çıkması gereken iki ek olguya bağlar. Kız ve erkek çocuklarının genital farklarına paralel olarak varolan güdüsel yapısal farklardan bahseden Freud; kız çocuklarının kural olarak daha az saldırgan ve kendine yeterli olduğunu savunur. Daha fazla şefkate ihtiyaç duyan kız çocuğu bu çerçevede daha bağımlıdır. Dışkılama işlevlerini daha çabuk öğrenen kız çocuğunun dış dünya ile etkileşime daha açık olduğunu savunarak, bu çerçevede kız çocuklarının daha fazla nesne yatırımı oluşturduklarını savunur.

Freud, bahsedilen bu cinsel farklılıkların bireysel farklılıklar gösterdiğini belirterek, bunlara çok büyük bir önem atfetmez ve gelişimsel modeli incelemeye yönelir. “İnsan cinsel hayatı alanında dahi, erkeksi davranışı etkenlik, dişiliği edingenlikle eş tutmanın ne kadar yetersiz olduğu kısa sürede görülür”[90] diyen Freud, örneğin anneliğin etken bir eylem olduğunun altını çizer. Dişiliğin edilgen amaçları olduğunu dile getirir, ama edilgen amaçlar ile edilgenliği özdeşleştirmez. Sosyal geleneklerin etkisini de gözardı etmez, dişilik ve dürtüsel hayat arasında varolan mutlak ilişkiden; yani biriktirilen saldırganlığın yol açtığı mazoşizmden bahseder.

Freud, psikanalizin bir kadının kim olduğunu değil, ama biseksüel bir yapıdan yola çıkarak nasıl oluştuğunu incelediğini savunur. Bu çerçevede Freud’un modeli gelişimseldir.

Freud, her iki cinsin de libidoya ait gelişim dönemlerinin ilk aşamalarını benzer bir biçimde yaşadıklarını savunur. Örneğin, kız çocuklar sadistik-anal dönemde, erkek çocuklarınınkine denk bir saldırganlık içindedir. Freud “kabul etmek zorundayız ki, küçük kız çocuğu küçük bir adamdır”[91] der ve bu görüşü çerçevesinde kız ve erkek çocuğun fallik dönemi nasıl yaşadığını incelemeye başlar. Fallik aşamada erkek çocuklarının penislerinden haz almayı öğrendiklerini ve bunu da cinsel ilişki ile ilişkilendirdiklerini, kız çocuklarının ise penisten daha küçük olan ve penise denk klitorislerinden haz aldıklarını dile getirir. Freud, bu dönemde kız çocuklarının “tamamen kadınsı olan vajinanın”[92] farkında olmadıklarını savunur.

Freud, fallik dönemde kız çocukları için öncü olan organın klitoris olduğunu ama kadınlığa geçişle beraber, klitorisin duyarlılığını tamamen ya da kısmen vajinaya aktardığını savunur. Bu dönüşüm kız çocuklarının gerçekleştirmesi gereken zorlu dönüşümlerden sadece birisidir.

Erkek çocuğu ilk sevgi nesnesi olan annesini bütün hayatı boyunca koruduğu halde, kız çocuğu Oedipusa ait dönemde ilk sevgi nesnesi olan annesinden uzaklaşıp, babasına yönelmek zorundadır. Bu çerçevede,  kız çocuğu hem cinsel organını, hem de cinsel nesnesini değiştirmek zorundadır. Bu noktada, önemli bir soru gündeme gelir. Kız çocuğu neden ilk sevgi nesnesi olan anneden uzaklaşarak babaya yönelmektedir? “Diğer bir deyişle, erkeksi bir aşamadan, biyolojik olarak yazgılı olduğu kadınsı bir aşamaya”[93] nasıl geçmektedir? Freud, cinslerarasında varolduğuna inanılan cinsel çekim tezini analitik perspektiften kabul edilemez olarak tanımlar ve geç yaşlara dek babalarına bağımlı olan kız çocuklarının geçmişlerinde annelerine karşı yoğun bir bağımlılık dönemi yaşadıklarını ve bu dönemin zengin içerikli ve uzun olduğunu savunur. Bu dönemde, kız çocuğunun babayı bir rakip olarak gördüğünü, anneye olan bağımlılığın yaşamın dördüncü yılını bile aşabileceğini iddia eder. “Kısaca, anneye Oedipus öncesi bağımlılığı içeren bu dönemi anlamadan kadınları anlamamızın mümkün olmayacağı izlenimine kapılırız.”[94] diyen Freud, bu aşamada, kız çocuğunun anneyle kurduğu libidoya ait ilişkinin doğasını inceler.

Freud, etken olduğu kadar edilgen itkileri de içeren her üç çocuksu cinsel evrenin -oral, sadistik-anal, fallik- niteliklerinin kız çocuğunun anneyle ilişkisine damgasını vurduğunu iddia eder.  Çelişkili duyguları içeren bu itkiler, eril ya da dişil, etken ya da edilgen bir nitelik kazanır. Örneğin, kız çocuğu anneyi hamile bırakmayı arzular. Freud, kız çocuklarının babaya yönelik olarak yaşadıkları Oedipusa ait fantezilerin kökenini  de annede bulur. “Ve şimdi, taciz düşlerini kızların Oedipus öncesi tarihinde buluyoruz; ama tacizci devamlı olarak annedir.”[95] Freud, kız çocuğunun ilgisini neden anneden babaya yönelttiğinin tarihçesini araştırmaya yönelir. Freud,  “alışılmış yazgı”[96] olarak nitelendirdiği bu dönüşüm sürecinin sadece “basit bir nesne”[97] değişimi olmadığını dile getirir. Freud, anneye yüz çevirme sürecini düşmanlık ve nefretle sonlanan bir süreç olarak tanımlayarak bu dönüşümün kız çocuğunun bütün hayatına damgasını vuran bir olgu olduğunu belirtir. Anneye karşı duyulan kızgınlığın kökenlerini, annenin ona yeterince süt vermemesine, “kendisini tahttan indirilmiş, yağmalanmış, hakları gaspedilmiş”[98] olarak duyumsatan çocuğun anneyle yaşadığı hazzın yine anne tarafından engellenmesine bağlar.

Freud’a göre “tüm bu etmenler -suçlamalar, sevgide düş kırıkları, kıskançlık, yasaklamanın izlediği baştan çıkarma- herşey bir yana bir oğlanın annesiyle ilişkisinde de işlemektedir. Ama onu annesel nesneye yabancılaştırmaz”[99]

Freud, bu görüşü çerçevesinde erkeklerden farklı olarak kız çocuklarının annelerine bağlılıklarının sonlanışındaki belirleyici olguyu tanımlamayı hedefler. “Cinsler arasındaki anatomik ayrımın kendini ruhsal sonuçlarda anlatması gerekir”[100] diyerek bu belirleyici olgunun iğdiş edilme karmaşası olduğunu iddia eder. Freud’a göre, kız çocukları penis eksikliklerinden dolayı annelerini sorumlu tutmakta ve “böylece, kendilerini dezavantajlı kıldıkları için onları”[101] bağışlamamaktadırlar.

Freud’a göre, kız çocuklarındaki iğdiş edilme kompleksi de, aynen erkeklerdekine benzer bir süreçle, karşı cinsin cinsel organlarının gözlenmesi ile başlar. Kız çocukları erkekleri görür görmez, aralarındaki ayrımın farkına varırlar, gelişimlerine ve karakterlerinin oluşmasına etki edecek biçimde bir kıskançlık geliştirirler. Freud’a göre kız çocuğunun bir penise sahip olmadığını kabullenmesi kolay bir süreç değildir, uzun yıllar sürer ve böyle bir arzuyu gerçekleştiremeyeceği anlaşılsa bile, bilindışında bir arzu olarak yer almaya devam eder. Freud, olgun bir kadını analize getiren motivasyonlardan birinin arzulanan penisin herşeye rağmen elde edilememesi olduğunu savunur. Bu perspektiften bakıldığında, entelektüel arayışlar, kadının bastırılmış bu arzusunun yüceltilmiş  şeklidir.

Freud kız çocuğunun iğdiş edilmiş olduğunu keşfetmesini gelişimsel bir dönüm noktası olarak tanımlar. Bu dönüm noktası üç değişik gelişimsel süreç tarafından takip edilebilir. Bunlardan birincisi  cinsel engellenme ya da nevrozlardır; ikincisi erkeklik kompleksidir; üçüncüsü ise normal dişiliktir.

Freud, bu olasılıklardan ilkini şöyle tanımlar:  O ana kadar erkeksi bir biçimde, klitorisinden haz alarak yaşamış kız çocuğu fallik dönemde annesiyle ilişkilendirdiği fallik ve etken cinsel hazdan vazgeçmek zorunda kalır. Erkeğin cinsel organıyla karşılaştığında “aşağı” gördüğü cinsel organı ile mastürbasyon yapmaktan vazgeçer ve anneden uzaklaşır. Bu sırada cinselliğinin büyük bir kısmını da bastırır. Kız çocuğunun anneden kopuşu aniden gerçekleşmez, kız çocuğu sahip olmadığı penisi ilk önce sadece kendisine, daha sonra bütün dişi cinsine ve zamanla da annesine atfeder. Fallik dönemde, fallik annesine yöneltilen sevgiden, annenin iğdiş edilmiş oluşunun keşfiyle vazgeçer. Bu çerçevede kız çocuğunun anneye karşı içinde birikmekte olan kızgınlık doruk noktasına ulaşır.

Freud, eril ve klitoral mastürbasyonun bastırılması dönemini, babaya yönelik pasif itkileri içeren bir dönemin izlediğini söyler. Kız çocuğunun babaya dönüş arzusunun kökeninde anne tarafından kendisine verilmemiş ve babanın vermesini dilediği bir penis arzusunun yattığını, dişiliğin oluşmasındaki tek koşulun kız çocuğunun penis arzusunun bebeğe duyulan bir arzu ile takas edilmesi olduğunu savunur. Freud, fallik aşamada bebek sahibi olmak isteyen ve bu yüzden bebeklerle oynayan kız çocuğunun arzusunu dişil olarak tanımlamaz. Kız çocuğun bebeklerle oynayışını sadece anneyle kurulan özdeşleşmenin bir sonucu olarak görür. Penise duyulan arzu ile beraber, kız çocuğunun bebek sahibi olma arzusu, babadan bir bebek sahibi olma arzusuna dönüşür. Bu arzu Freud’a göre, “en güçlü kadınsı arzunun amacıdır.” [102] Kız çocuğu erişkin hayatında bir bebeğe sahip olursa ve özellikle bu bebek  arzulanan penisle dünyaya gelirse- annenin arzusu tatmin olur. Freud’a göre “penis-bebek arzusunu babaya aktararak, kız çocuğu  Oedipus kompleksi durumuna girer.”[103]

Bu dönemde, kız çocuğun anneye karşı duyduğu düşmanlık pekişir ve annenin rakibi haline gelir. Freud,  Oedipus döneminde  kız ve erkek çocukları arasındaki temel bir farkı şöyle dile getirir: Oedipus döneminde, babayı rakip olarak gören ve anneye karşı arzu duyan erkek çocuğunun iğdiş edilme tehdidiyle beraber bu arzunun bastırıldığını ve bunun yerine katı bir üst-ben geliştirdiğini savunur. Kız çocuğunun yaşadığı süreç ise tam tersidir. “İğdiş edilme kompleksi Oedipus kompleksini yoketmek yerine, onu hazırlar.”[104] Kız çocukları, penise olan kıskançlıkları yüzünden, anneden uzaklaşarak Oedipus kompleksine girerler. Oysa kız çocuğu, Oedipus kompleksinin yokolması için gerekli olan temel güdüden yoksundur. Bu yüzden, kız çocukları uzun bir dönem Oedipus kompleksini yaşarlar, bu dönemi geç terkederler. Kız çocukları Oedipus dönemini terkettiklerinde dahi bu kısmi olarak gerçekleşir. Bu durum ise üst-benin oluşumunu etkiler. Bu yüzden kız çocuğunun üst-beni gerekli sağlamlığı ve özerkliği edinemez.

Freud, bu noktada Oedipus kompleksinin çözülmesindeki ikinci olasılığı, erkeklik kompleksini betimler. Bu olasılıkta, kız çocuğu istenmeyen bu durumu gözardı eder ve erkeksiliğini abartarak klitoral masturbasyondan vazgeçmez. Freud bu durumun en aşırı sonuçlarından birinin homoseksüel nesne seçimi olduğunu dile getirir. Analitik deneyimin homoseksüalitenin çocuksu eril cinselliğin dolaysız bir sonucu olmadığını gösterdiğini savunur. Oedipus dönemine girerek babasını nesne olarak seçen bir kızın daha sonra yaşadığı hayal kırıklığı ile erken çocukluk döneminin erilliğine geri döndüğünü savunur.

Freud, bu aşamada cinsel yaşamı belirleyen eril-dişil karşıtlığı ve libido arasındaki ilişkiyi irdeler. Dişil libidonun olmadığını, libidonun edilgen amaçları da içeren eril bir libido olduğunu savunur. Freud, makalesinin son bölümünde yetişkin dişiliği tasvir eder. Freud, kadınların nesne seçimleri incelendiğinde, kadınların eril nesne seçimlerinin, kız çocuğu iken olmak istedikleri narsisistik erkek ideali olduğunu savunur. Kız çocuğu babasına bağlı kalmışsa, seçimi babaya benzeyen bir erkek doğrultusunda olacaktır. Freud, anneye karşı duyulan düşmanlığın bu yeni nesne ile kurulan ilişkiyi de etkilediğini savunur. Anne olan bir kadının annesiyle yaşadığı özdeşleşmeyi tekrar canlandırabileceğini savunur. Freud, kadının yaşayabileceği en tatminli ilişkinin oğlu ile yaşadığı ilişki olduğunu savunur. İnsan ilişkilerinin en mükemmeli ve ikirciklilikten (ambivalence) uzak olan anne-oğul ilişkisidir. Bu ilişki aracılığıyla kadın bütün erkeksi hırslarını gerçekleştirebilir. Freud, makalesinin sonlarına doğru kadının, ne Oedipus öncesi dönemdeki annesiyle olan ilişkisini ne de Oedipusa ait dönemde babasıyla olan ilişkisini tam anlamıyla tamamlayabildiğini savunur. İleriki yaşlardaki ilişkilerine damgasını vuran en belirleyici ilişki ise, Oedipus öncesi anne ile kurulan ilişkidir. Freud, kadınların sahip olmadıkları adalet duygusunu da psikolojilerinde baskın olan kıskançlığa bağlar. Kadınlar aynı zamanda dürtülerini  yüceltme yeteneğine de daha az sahiptirler. Makalesinin sonunda kadınları doğalarının cinsel işlev tarafından belirlendiği biçimiyle betimlediğini belirtir.

Özetle, Freud’un “Dişilik”(1932) makalesi, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları”(1925) ve “Kadın Cinselliği”(1931) makalelerinin bir sentezini içerir. Bu makalede, bütün sorgulamalarına rağmen libido’nun eril olduğu tezinden vazgeçmez. Kız çocuğunun Oedipus öncesi dönemde küçük bir erkek çocuğu olduğu ve vajinanın farkında olmadığı tezini tekrarlar.Kız çocuğunun anneye yüz çevirişinin tarihçesini ve dişiliğe geçişteki olasılıkları daha önceki makalelerindeki şekilde tanımladıktan sonra, kız çocuğu için penise sahip olma ve babadan bir bebek isteme  arasındaki ilişkinin önemini yineler.

 

 

 

 

©  Mahan Doğrusöz

[1] Nancy Chodorow, Femininities, Masculinities, Sexualities, Freud and Beyond, Kentucky: The University Press of Kentucky, 1994, s. 5.

[2] Daniel Stern, Interpersonal World of the Infant, A View from Psychoanalysis and Developmental Psychology, New York: Basic Books Inc. Publishers, 1985, s.19.

[3] S.Freud, Civilized Sexual Morality and Modern Nervousness (1920), The Standart Edition of the Complete Works of Sigmund Freud (SE),  James Strachey (ed.), Vol. 9, London: Hogarth Press, 1953-1974, ss.177-204.

[4] S.Freud, “On the Universal Tendency of Debasement in the Sphere of Love” (1912), SE, Vol. 11:1, ss.77-90 ve S.Freud, “A Special Type of Object Choice Made by Men”(1910), SE, Vol. 11:1, ss. 63-75.

[5] S.Freud, “Fetişizm” (1927), Cinsellik Üzerine, çev. Selçuk Budak, Ankara: Öteki Yayıncılık, 1997, ss.338-339.

[6] S.Freud, “The Infantile Genital Organization and the Medusa’s Head” (1923),  Elizabeth Young-Bruehl, Freud on Women, New York: W.W.Norton and Company Inc., 1990, s.272.

[7] S.Freud, Project for a Scientific Psychology (1895), SE, Vol.1, ss. 281-382.

[8] J. R. Greenberg and S. A. Mitchell, Objects Relations in Psychoanalytic Theory, U.S.A: Harvard University Press, 1983, s. 22.

[9] S.Freud, “Unconcious” (1915), SE, Vol. 14, s.177.

[10] S.Freud, “Beyond The Pleasure Principle” (1920), SE, Vol: 18, ss.3-64.

[11] J. R. Greenberg and S. A. Mitchell, a.g.e., s. 25.

[12] J. Breur and S. Freud , Studies on Hysteria (1893-1895), SE, Vol: 2.

[13] S.Freud, The Interpretation of Dreams (1900), SE, Vol: 4-6.

[14] Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, 2. Baskı, İstanbul:Ayrıntı Yayınları, 1996, s.40.

[15] J. R. Greenberg and S. A. Mitchell, a.g.e., s.30.

[16] A.g.e., s.30.

[17] S.Freud, “My Views on the Part Played by Sexuality in the Aetiology of Neuroses” (1906), SE, Vol. 7, s.278.

* Fliess, Freud’un Viyanada’ki derslerini izlemiş olan bir kulak, burun, boğaz uzmanıdır. Freud, Berlin’de yaşayan Fliess ile 1887’yi izleyen dönemde yazışmıştır. Bu mektuplar, Freudçu kuramın gelişiminin izlenmesi açısından birer belge niteliğindedir.

[18] J. R. Greenberg and S. A. Mitchell,a.g.e., s. 35.

[19] S.Freud, “On The History of The Psychoanalytic Movement, Papers on Metapsychology and Other Works” (1914-1916), SE, Vol. 14, s. 148.

[20] S.Freud, “Formulations on the Two Principles of Mental Functioning” (1911), SE, Vol.12.

[21] S. M. Tura, a.g.e., s.43.

[22] Raymond A.Fancher, Psychoanalytic Psychology, The Development of Freud’s Thought, New York: W.W.Norton and Company Inc., 1973, s.190.

[23] S. M. Tura, a.g.e., s.43.

[24] S.Freud, “The Ego and The Id” (1923), SE, Vol.19.

[25] S.Freud, “Group Psychology and The Analysis of the Ego” (1921), SE, Vol.18.

[26] S.M. Tura, a.g.e., s.45.

[27] S.M.Tura, a.g.e.,s.46.

[28] S.Freud,  “Inhibitions, Symptoms and Anxiety” (1926), SE, Vol. 20.

[29] E. Young-Bruehl, a.g.e., ss. 3-46.

[30] S.Freud, “ Fragment of an Analysis of a Case of Hysteria” (1905), SE, Vol.7.

[31] S.Freud, Psychopathology of Everyday Life (1901), SE, Vol. 6.

[32] S.Freud, Jokes and Their Relation to the Unconcious (1905), SE, Vol.8.

[33] S.Freud, “Three Essays on the Theory of  Sexuality” (1905), E. Young-Bruehl (ed.), a.g.e,  s.122.

[34] S.Freud, “Three Essays on the Theory of  Sexuality” (1905), E. Young-Bruehl (ed.), a.g.e,  s.122.

[35] A.g.m., s.135.

[36] S.Freud, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” (1905), Cinsellik  Üzerine, ss.134-135.

[37] S.Freud, “Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme” (1905), Cinsellik Üzerine, s.139.

[38] S.Freud, “Analysis of a  Phobia in a Five Year Old Boy” (1909), SE. Vol.10.

[39] S.Freud, “On the Sexual Theories of Children” (1908), E. Young-Bruehl (ed), a.g.e, s.158.

[40] S.Freud, “Transformations of Instinct as Exemplified in Anal Eroticism” (1917), E. Young-Bruehl (ed.), a.g.e., s.198.

[41] S.Freud, “Transformations of Instinct as Exemplified in Anal Eroticism” (1917), E. Young-Bruehl (ed.), a.g.e.,

s. 199.

[42] S.Freud, Totem and Taboo (1912), SE, Vol.13.

[43]S.Freud, “The Taboo of Virginity” (1917), E. Young-Bruehl (ed.), a.g.e, s.205.

[44] A.g.m, s.211.

[45] S.Freud, “The Infantile Genital Organization” (1923), Elizabeth Young-Bruehl (ed.)., a.g.e, s. 269.

[46] A.g.m., s. 269

[47] S.Freud, “The Infantile Genital Organization” (1923), Elizabeth Young-Bruehl (ed.)., a.g.e, s. 269.

[48] A.g.m., s. 271.

[49] A.g.m., s. 271.

[50] A.g.m., s. 271.

* “Ben ve İd” (1923): Freud, 1890’larda histerinin kökenleri üzerine yaptığı araştırmalar sırasında zihni iki ayrı bölümden oluşan basit bir modelle  açıklar. O dönemde Freud’a göre zihin bastırılmış materyallerden oluşan bilinçdışının alanı ile bu alanı bastırma işlevi ile yükümlü olan ego’dan oluşuyordu.1890’ları izleyen yirmi yıl boyunca, zihinsel işleyişin bu görece basit modeli radikal değişikliklere uğradı. Freud 1923’te yayımlanan “Ben ve İd”de topografik modeli terk ederek yapısal modeli kuramlaştırdı. “Ben ve İd” makalesi yapısal modelin kavramları id, ben ve üst-benin kuramlaştırıldığı makaledir. “Ben ve İd” makalesinin üçüncü bölümü özdeşleşme aracılığıyla üst-benin oluşum sürecini kuramlaştırır. Özdeşleşme sürecinin kuramlaştırılması Freud’un Oedipus  kompleksi konusundaki  açıklamasını daha da zenginleştirmiştir. Freud, her iki cins için de Oedipus  kompleksinin olumlu ve olumsuz yönünü inceledi. Oedipus kompleksinin olumlu yönü karşı cins ebeveyne duyulan aşkı ve aynı cins ebeveynle özdeşleşmeyi; olumsuz yönü ise aynı cinsten ebeveyne aşkı ve karşı cins ebeveynle özdeşleşmeyi temsil eder. Bu görüş, Freud’un 1924’te yayımlanan “Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” makalesinde daha da geliştirildi. Oedipus kompleksinin olumsuz ve olumlu yönünün geliştirilmesi Freud için çocuksu biseksüalitenin zaman içinde nasıl kısıtlanarak şekillendiğini göstermesi açısından önemlidir. Freud’un 1925 yılını izleyen makaleleri, kadının ve erkeğin üst-ben gelişimlerini farklı olarak kuramlaştırır. “Ben ve İd” makalesi Freud’un 1925’ten sonra geliştirdiği bu bakışı anlamamız açısından önemlidir. Ayrıca, Freud yapısal kuram sayesinde çocuksu arzu ve eylemlerin yetişkin karakterini  nasıl şekillendirdiğini daha kapsamlı bir biçimde incelemeye ve bu çerçevede kadınsı karakterden genel hatlarıyla söz etmeye başlamıştır.

Freud, “Ben ve İd” makalesinin üçüncü bülümü olan Ben ve Üst-ben’de Oedipus kompleksinin alacağı biçimi

  1. 1.  Oedipusla ilişkili durumun üçlü yapısının
  2. 2.  Her bireyin yapısal biseksüalitesinin

türevi olarak görür. Bkz: S.Freud, “The Ego and The Id” (1923), SE, Vol.19.

[52] S.Freud, “Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” (1924), Cinsellik Üzerine, s.306.

[53] A.g.m., s.306.

[54] A.g.m., s.307.

[55] S.Freud, “Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” (1924),Cinsellik Üzerine, s.308.

[56] A.g.m., s.309.

[57] S.Freud, “Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” (1924),Cinsellik Üzerine, s.309.

[58] S.Freud, “A Case of Paranoia Running Counter to the Psychoanalytic Theory of Disease” (1915), SE, Vol.14.

[59] S.Freud, “The Psychogenesis of a Case of Homosexuality in a Woman” (1920), SE, Vol. 18.

[60] S.Freud, “Oedipus Kompleksinin Çözülmesi” (1924), Cinsellik Üzerine, s.317. Burada gönderme yapılan makale S.Freud, “A Child is Being Beaten, A Contribution to the Study of Sexual Perversions” (1919), SE, Vol.17.’dir.

[61]S.Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” (1925), Cinsellik Üzerine, s. 320.

[62]A.g.m., s. 322.

[63]A.g.m., s.323.

[64]S.Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” (1925), Cinsellik Üzerine, s.323

[65]A.g.m., s.324.

[66]A.g.m.,s. 324.

[67]A.g.m.,s.324.

[68]S.Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” (1925), Cinsellik Üzerine, s.325.

[69]A.g.m.,s. 326.

[70]A.g.m.,s.326.

[71]A.g.m.,s.327.

[72]S.Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” (1925), Cinsellik Üzerine, s.328.

[73]A.g.m.,s.328.

[74]A.g.m.,s.328.

[75]A.g.m., s. 329.

[76] S.Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” (1925), Cinsellik Üzerine, s.330.

[77] S.Freud, “Kadın Cinselliği” (1931), Cinsellik Üzerine, s. 358.

[78] A.g.m., s. 358.

[79] A.g.m., s. 360.

[80] S.Freud, “Kadın Cinselliği” (1931), Cinsellik Üzerine, s.360.

[81] A.g.m., s.361.

[82]A.g.m., s.362.

[83]A.g.m., s.362.

[84] S.Freud, “Kadın Cinselliği” (1931), Cinsellik Üzerine, ss.362-363.

[85]A.g.m., s.364.

[86]A.g.m., s.364.

[87]A.g.m., s.366.

[88]A.g.m., s.367.

[89]S.Freud, “Femininity” (1932), Elizabeth Young Bruehl (ed.), a.g.e., s. 343.

[90] A.g.m., s.344.

[91] S.Freud, “Femininity” (1932), Elizabeth Young Bruehl (ed.), a.g.e., s.347.

[92] A.g.m., s.347.

[93] A.g.m., s.348.

[94]S.Freud, “Femininity” (1932), Elizabeth Young-Bruehl (ed.), a.g.e., s.348.

[95] S.Freud, “Dişilik” (1932),  Ruh Çözümlemesine Yeni Giriş Konferansları, çev. Dr. Emre Kapkın, İstanbul: Payel Yayınları, 1998, s. 137.

[96] A.g.m., s.138.

[97] A.g.m., s.138.

[98] A.g.m.,s.139.

[99]S.Freud, “Dişilik” (1932),  Ruh Çözümlemesine Yeni Giriş Konferansları, s. 140.

[100]A.g.m., s.140

[101] A.g.m.,s.140.

[102] S.Freud, “Femininity” (1932), Elizabeth Young-Bruehl (ed.), a.g.e., s. 356.

[103] A.g.m.,  s.356.

[104] S.Freud, “Femininity” (1932), Elizabeth Young-Bruehl (ed.), a.g.e., s. 357.

 

     
Vulnerability Scanner