Kategori:DENEMELER

Biz Cumhuriyeti Çok Sevmiştik ya da Kim Bu Cumhuriyet Elitleri?

Ben 1928 doğumlu bir babanın ve 1930 doğumlu bir annenin kızıyım. Yaşıtlarım 68 kuşağı ebeveynlerle büyürken, ben Cumhuriyet’in öncü kuşaklarını temsil eden ve yeni kurulmuş Cumhuriyet’in coşkusuyla büyümüş olan bir kuşağın temsilcisi ebeveynlerin çocuğu olarak dünyaya geldim. Büyüdüğüm yıllarda ve sonrasında hep aile tarihçesiyle de iç içe geçmiş olan Cumhuriyet tarihinin öyküleriyle yetiştim.

Ailem, bugünkü baskın söylemin “Cumhuriyet elitleri” olarak “adlandırmaya” çalıştığı bir zümrenin üyesi değildi. Dedemin memuriyeti dolayısıyla bütün Türkiye’yi karış karış gezmiş olan annemin hayatı bugünün çağdaş gözlüğünün “elitist” olarak yaftalamaya çalıştığı bir hayata hiçte benzemiyordu.

Dinlediğim, fotoğraflarına baktığım tarihçe bugünün “aydınlarının” Cumhuriyet projesine karşı anlayamadığım “mesafeleri” ve “şüpheciliklerin” izlerini taşıyan eleştirilerini hak etmeyecek kadar halkla iç içe ve son derece idealistti. Aile tarihçesinde dinlediğim öyküler bugünün “aydınlarının” kurgusal gözlüklerinin sunduğu gibi “fildişi kulelerde” geçen öyküler değillerdi…Cumhuriyet’in öncü kuşakları –yani annem, babam, onların aileleri ve şimdi çoğu bu dünyadan göçüp gitmiş olan ebeveynlerim arkadaşları- hiçte “elitist” bir ayrımcılıkla kitlelere tepeden bakan, klasik müzik, baloları ve şapkalarıyla “çarıklı erkani harbi” aşağılayan kişiler değillerdi…Bütün bu insanları ve böylesine aydınlık, idealist ve coşku dolu bir projeyi yakından tanıyan, soluyan, yaşayan birisi olarak bugünün “değişen zamanlarını” anlamakta ve içime sindirmekte inanılmaz zorlanıyorum. Zamanın böylesine hoyratça ve kendini bilmez bir fütursuzlukla değişen ruhu Cumhuriyet geleneğine gönülden bağlı bir aileden gelen birisi olarak beni inanılmaz rahatsız ediyor, hayrete düşürüyor, öfkelendiriyor ve üzüyor.

Benim için Cumhuriyet projesi, Atatürk inkılapları, Halk evleri, Köy Enstitüleri, kıyafet devrimi sararmış kitaplarda okuduğum, hayalini bile kuramadığım bir tarihte gerçekleşmiş ve tarihin tozlu sayfalarında kalmış, “geçmiş zaman olur ki” hissiyatıyla hatırladığım şeyler değil.

Kazım Karabekir’in Sınıf Arkadaşı, önce bir Osmanlı Subayı olan daha sonra
Kurtuluş Savaşı’na katılan dedem Ali Fehmi Doğrusöz

 

Bu topraklar için savaşmış bir dedenin, Devlet memurluğu döneminde Anadolu’nun bir çok ücra köşesinde sahne dekorları ve kıyafet tasarımlarıyla “halk” için tiyatro yapmış başka bir dedenin, Adana’da kısacık saçları, diz üstündeki eteği ve kolsuz elbisesiyle vakur bir biçimde yaşamış ve okuma yazma bilmeyenlere canla başla okuma yazma öğretmiş bir anneannenin torunu olarak beni yetiştiren nesillere ödenemeyecek bir borcumun olduğunu düşünüyorum.

Bu öylesine bir borç ki, bugün eğer ben bir kadın olarak özgürsem, eğitim alabildiysem, istediğim mesleği yapabiliyorsam, seyahat edebiliyorsam, istemediğim bir adamın dört karısından birisi değilsem, oy kullanabiliyorsam, meclise girmeye yetkim varsa, miras edinebiliyorsam ve bedenimi “örtmek/gizlemek/saklamak” zorunda değilsem ve istemediğim bir kisvenin altında yaşamıyorsam,  bütün bunların hepsini ama hepsini ailemin de bir parçası olduğu Cumhuriyet geleneğine borçluyum.

Bu geleneğin temsilcisi olan ilk kuşaklar ve onların çocukları maalesef aramızda değiller…O nesillerin fotoğraflarına “yüzyıllar” öncesinden gelme “nostaljik” birer anı ya da “Cumhuriyet elitlerinin tatlı hayatı” gözüyle bakan “aydınlar”la dolu çevrem. Cumhuriyet’in öncü nesillerinin bizler için kurmayı hayal ettiği dünyanın “nostaljik” olarak algılandığı bir dönemde yaşıyoruz. Tuhaf zamanlar gerçekten…Oysa, ben Cumhuriyet projesini ve onun ideallerini çok ciddiye alıyorum.

Evet, ben kadınla erkeği bedensel, düşünsel ve yaşamsal anlamda “eşit” algılayan Cumhuriyet projesinin kadınlar açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer bu topraklarda kadınlar erkeklerle eşit şartlarda eğitim hakkına sahip oldularsa, eğer seçme ve seçilme hakkını elde edebildilerse, eğer Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gibi eşit işe eşit ücret hakkını elde edebilmek için uzun yıllara yayılan bir mücadele vermedilerse, eğer “yüzlerini cihana” gösterme cesaretini elde edebilecekleri bir kıyafet devrimine sahip oldularsa bunu Atatürk İnkılaplarına ve Cumhuriyet’e borçlular…

 

 

Anneannemin Kandilli Kız Lisesi’ndeki “hocaları”

 

Kandilli Kız Lisesinin bahçesinde
Anneannem Nebahat Vina (siyah bereli) kız arkadaşlarıyla

 

Elimde ailemin Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalma fotoğrafları. Anneannemin Kandilli Kız Lisesi’nin bahçesinde modern üniforması içinde arkadaşlarıyla bana bakan fotoğrafı…Lisenin bahçesinde modern kıyafetleri, şapkalarıyla vakur bir biçimde poz veren anneannemin öğretmenlerinin fotoğrafı…

 

Anneannemin Adana Kız Muallim Mektebi’ndeki “Hocaları”

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında elinde bavuluyla Adana Kız Muhallim Mektebi’ne tek başına gitme cesaretini ve olanağını bulabilmiş anneannem…sonra da öğrendiği okuma-yazmayı çevresindekilere öğretmiş…Anneannemin sırça bir fanusu yoktu…Aydın bir kadındı…çalışma odası ve dev bir kütüphanesi vardı…yaşlılık yıllarında bile “kız arkadaşlarıyla” seyahate çıkan bağımsız ruhlu bir kadındı…

Dedem Suat Bey, 1945 yılında dekor ve kostümleriyle sahneye
konmasına destek olduğu Moliere’nin Cimri oyununun ekibiyle
Mersin Halk Evi’nde (dedem ön sırada soldan ikinci kişi)

 

Dedemin Anadolu’da tiyatro dekorları ve kostümleriyle sahneye koyduğu Moliere’in cimrisinin oyun sahnesindeki fotoğrafları…Dedem bir Cumhuriyet eliti değildi…Cumhuriyetin öncü kuşaklarının temsilcilerinden birisiydi…Anadolu’nun her gittiği yerinde Halk Evlerinde aktif rol oynayan, sahneye konulacak oyunların dekorlarını ve kostümlerini tasarlayan bir Cumhuriyet aydınıydı…Fransızcadan Türkçeye çeviriler yapan, Türk Musikisine son derece hakim bir sanatçı, devlet memuru, Cumhuriyet aydını…Dedem bir sırça fanusta yaşamadı…Halka tepeden bakmıyordu…Halk için tiyatro üretmekten keyif alıyordu, keyifle çeviriler yapıyordu, kitaplar resmediyordu…

 

Annem Güner Doğrusöz Adana Kız Enstitüsü’nün önünde
bir arkadaşıyla (annem sağda) -1951

 

Annem 1950’lerle kızlı erkekli arkadaşlarıyla Pavli Adası/Pendik’te
(annem arka sırada sağdan ikinci)

 

1930 doğumlu annem yaşıtım bir çok kadından daha “özgür” bir yaşam sürdü çünkü Cumhuriyet geleneğiyle yoğrulmuş ebeveynleri vardı. Kendi elbiselerini tasarladı, dikti, eğitim aldı, atölyesini kurdu, Türkiye’nin her köşesini gördü. Elinde Devlet Demir Yollarının pasosu bütün Türkiye’yi karış karış gezdi. Seyahat ederken zaman zaman tek başınaydı, zaman zaman kız arkadaşlarıyla…Bütün kız arkadaşları –bugün çoğunu ebediyete uğurladığımız kişiler- eğitimli, çalışan kadınlardı. Bir kısmı hiç evlenmedi…Tanıdığım kadınların hiçbiri Cumhuriyet eliti değildi…Çoğu aldıkları eğitimden sonra çalışma hayatına atılmış, hayatlarını yoktan var etmiş kadınlardı. Aralarında öğretmenler, bankacılar vardı…

Annemin teyzesi çok güçlü bir kadındı. Dans etmeyi çok seviyordu. Cumhuriyet balosunda “dans etmek isteyen” milletvekillerine ders verdi. Evet o zamanlar kadınlar ve erkekler salonlarda dans ediyordu…Dans etmek bir keyifti…kültürel yaşamın bir parçasıydı…insanların “özendikleri” ve “öğrenmek” için çaba harcadıkları bir şeydi…

Ressam ve Müzisyen Sırrı Eldem

 

Annemin yakın akrabalarından Nezih amcanın (Nezih Eldem) babası bir ressam ve müzisyendi…yıllar önce, dönemin imamlarına şan dersi verdiği bir günün anısına çekilmiş bir fotoğraf gördüm. Evet, annemin Sırrı Enişte dediği Sırrı Eldem imamlara şan dersi veriyordu. Sırrı bey bir Cumhuriyet eliti değildi…bilgisini kitlelerle paylaşmak isteyen bir Cumhuriyet aydınıydı.

 

Nezih Eldem 1945 yılında

 

Mimar Nezih amca ise vefat ettiği 2005 yılına kadar aktif olarak çalışmış ve Anıtkabir’in mozaik bezemelerine ve tunç parmaklıklarına imza atmış bir Cumhuriyet aydınıydı. Ölümüne kadar köklerinin geldiği Eyüp Sultan’ın restorasyonu konusunda gönüllü desteğini eksik etmemiş, İstanbul şehrinin en tarihi mahallelerinden birinin: Eyüp Sultan’ın vandalca yok oluşu sürecine karşı durmuştu. Ölümünden kısa bir süre önce şu anda Eyüp Belediye’sinin Nezih Eldem Kültür Merkezi adını verdiği merkezde açtığı sergide onunla beraberdim. Yıllara rağmen parlak dimağı ve bir çınar kadar dimdik duruşuyla “yepyeni” çağdaş zihniyetin yok etmekte olduğu İstanbul’un son kalan izlerini kurtarmanın peşindeydi…Eyüp Sultan’da vandal ve ticari zihniyetin kendine alan açmak için kesmek istediği bir ağacın “koruyucusu” olduğunu anlatmıştı. 80’li yaşlarına rağmen bir tabureye oturup, ağacın kesilmesine engel olmak için tuttuğu gönüllü nöbetin öyküsünü anlattı bana. Oysa, “mesaisini” tamamlayıp ağacın gölgesinden ayrılıp, sabah geri geldiğinde “Istanbul’u acımasızca yok eden zihniyet” ağacı kökünden yok etmiş, geriye “hazin bir anıdan” başka hiçbir şey bırakmamıştı. Nezih amca bir Cumhuriyet eliti değildi…Mimarlık Fakültesi’nde Profesörlük makamına yükselmesine rağmen asla kitlelere tepeden bakmadı. O bu toprakları, insanlarını ve Cumhuriyet projesini günümüzün “duyarlılıklarıyla” anlayamayacağımız kadar çok sevdi.  Yaptığı bütün projelerde her zaman Cumhuriyet’in “halkçı” coşkusunu ve idealizmini taşımaya devam etti.

Bütün bu insanlar Cumhuriyet’in ilk yıllarının yoksulluk dönemlerinde yaşadılar. Annem ikinci dünya savaşının izlerini taşıyan Türkiye’de ekmeğin karneyle alındığı günlerin öyküsünü anlattı bana. Elbiselerini ters yüz edip giydiler…şeker yoktu…çay içerken şeker yerine kuru üzüm kullandılar…Bütün yokluğa rağmen Cumhuriyet projesini ve Atatürk İnkilaplarını sahiplendiler…Bugünkü imgelemin hayal ettiği gibi, sırça fanuslarında klasik müzikleri, modern elbiseleri ve balolarıyla elit ve tatlı bir hayat sürmediler. Cumhuriyet’in öncü kuşakları aslında bizlerin bugünkü bakışla anlayamayacağımız bir halkçılığa, idealizme ve aydınlanmacı iyimserliğe sahipti…Sahip oldukları bilgi, görgü ve vizyonu kitlelere yaymak gibi bir kaygıları ve çabaları vardı…Bugünün Türkiye’sinin deneyimlediği gibi büyük duvarlar arkasında, ulaşılmaz malikanelerinde yaşayan, mesafeli, tepeden bakan “elitler” değillerdi…

Vapurda şaşkınlık ve öfkeyle karışık bir hüzünle çarşaflı bir kadına bakan bir dedeyle göz göze geliyorum, sohbete başlıyoruz. Cumhuriyet’in ilk yıllarının pırıl pırıl saçları, kocaman gülümsemesi ve zarif elbiseleriyle Kadiköy vapurunda karşısına çıkan ve kalbini çalan kadınların öykülerini anlatmaya başlıyor. Değişen kadın yüzlerini, görünüşlerini, “hoyratça değişen zamanın” kadınlar üzerindeki bu yansımasını, gittikçe daha “örtük”, daha “kisveli”, daha “kapalı” kadınların “kutsanmasının” kendisini nasıl şaşırttığını anlatıyor. Vapurda tanıdığım dedeyi şaşırtan bu topraklarda örtülü kadınların olması gerçeği değil, ama değişen zamanlarının rüzgarlarının onların “tarafında” olması, onları “kutsaması”…Cumhuriyetin öncü kuşaklarından olan yaşlı dede uğrunda mücadele verdiği Cumhuriyet’in ruhunun, seslerinin, renklerinin, sembollerinin, giysilerinin ve söylemlerinin yaşadığı dönüşüm karşısında bir yas yaşıyor…Uğruna mücadele verilen Cumhuriyet’in değerlerinin yitiminin yası…

Yası doğuran kayıplardır…Aynı yası ben de yaşıyorum…ve Cumhuriyet’i çok özlüyorum!

Ekim 2011 ©  Mahan Doğrusöz

     
Vulnerability Scanner